Ağaca Laflar Bunlar | zeynepalper

Dünyaya gelmiş saçları çelimsiz, minik ellerinde parmakları ince uzun bir çocuk, gözlerini kısıp baktı, uzak derinime, ciğerlerime yaslanıp; ağır aksak başını sol yanıma dokundurdu; sanki yaralarımın hiç farkında değilmiş gibi yapıp, hiç durmadan gülümsedi. Düş kırıklıklarım yokmuş gibi, kırgınlıklarım bitmiş gibi. Kapılarım sonsuza dek açıkmış gibi… Yapraklarından sonbahar diye kurtulmuş olan beni yeniden aydınlattı, perdeleri açtı, sahneye çıkıp; selamlamak kaldı geriye.
O kız çocuğu bana bakarken böyle oldu işte, adımın hecelerini birbirinden tanınmaz halde, o minik dişlerinin arasından dökerken, ben de yeniden doğmuş oldum. Sadece o an, aklımda tuttuğum her kötü hatıra daha da uzağa gitti, sadece o  an yatışmamış her duygum, dingin bir okyanus oldu…
Beyaz bir çizgi çekti, burnumdan çıkacakmış gibi duran, yerinde sıkışmış ruhuma bir anlık taze bir bahar soluyuverdi… Dalları göğe uzanmış, heybetli bir yeşilin kucağına yerleşmişken, dönüp bana bakarken içinde tuttuğu her neyse, konuşmadan, susmadan, dinlemeden, beklemeden, anlatmadan, bir çerçevenin içinden uzattığı geleceğini gördüm; büyüdüğünde kabına sığamayacağı anlarda O’na da bana dokunduğu  gibi dokunacak bir meleği olsun diledim…
Böylece tüm sahipsiz duyguları, atıklardan farksız laçka hisleri, gözle görünenden çok barındırdığımız görünmeyen kirleri, tavan arasında biriktirdiğimiz 2. el eşyalar gibi, kaldıkları zamandan günümüze uzanmaya çalışmış ama başaramamış, işte o köşede duran renksiz abajur gibi tam da, yaktı ve söndürdü beni…
Yani duygularım sahiplenildi, hislerim yay gibi gergin ve belirginleşti, tüm kirlerim berrak bir ada iklimine dönüştü. Abajur yandı, sıla, gurbet, evim, baba ocağım her şey silindi, yeni bir sayfa açıldı…
Şimdi o andan beri nasıl da uykumun gelmediği, yemek masasının başında oturup, kalabalıklarla, kahkahalarım eksilmeden yemekler yediğimi, çayı rakıya dost ettiğimi, yattığımı, kalktığımı. Bırakıp gittiğimi, sonra nasıl geri geldiğimi, aradıklarımı ve kaybettiğimi bile fark etmediğim ne çok şeyden yoksun nefes almaya çalıştığımı, ama kazandığım onca şeyle ne kadar da büyüdüğümü bildim…
İyi ki dokundu bana minik… Yoksa nerden bilecektim içimdeki göçebelerin göç yollarına çizdiğim yanlış çizgileri…
İşte böyle ağaç anlatır, yaslanırsın dinler, uzanırsın dokunur, köklerinden masallar uydurur, gövdesi boyuma denk, türkülerinden yalnızlık bağırır, o zaman dersin işte kahramanı oluyor küçük kızlar bazı hikâyelerin, anlatmaya uzun kelimeler, tükenmiş kalemler yetmiyor.
Yine de duruyorum her seferinde, o yol kenarında, sisin pusun içinde, derme çatma o kapının altından vücudumu kaydırıyorum, duruyorum ağacın yanında, kız çocuğuna bakıyorum gülümseyerek ve bir dalına uzanıp, yaprağına tutunarak, böylece selamlaşmış olup, tanıdık bir avuca dokunmanın rahatlığı ile anlatıveriyorum işte uzunca, iyi ki dokundu bana diyerek.
İyi ki göçebelerimin yollarına çıktı, iyi ki sesinde neden bulutlar gizli dedi, oysa gerçekten gizlediğimi sanmıştım bulutlarımı, düş kırıklıklarım yok sansın istemiştim ve tüm kapılarımın kapalı olduğunu görmesindi, kız çocuğundan yana bakıp; gül hadi demesini bekliyorum, başka türlü fotoğraflamıyor anları, hep gül diyor.
İyi ki dokundu bana, yoksa nereden bilecektim.
By | 2017-09-04T23:34:13+00:00 Eylül 4th, 2017|Categories: Atipik Yazılar|Tags: , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
İklimsiz bir ülkenin son kalan vatandaşına ait bir dünya, koyu karakterli bir çaydan hediye, hislerimi dünyaya anlatmaca, ben buyum derken kelimelerle oynaşma… Bu, sade bir heyecandan, uzak bir hayale kavuşma çabası gibi, derinlerime inerken ben; belki de sen beni gör ve boğulmaktan kurtar diye, aslında hem beni, bir yandan da kendini… Hoşgeldin….

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: