Aynada son bir kez kendine baktı, iri bigudilerle sabahtan sardığı saçlarını az önce açmıştı, elleriyle şöyle bir dağıttı, ama efendim, olmaz ki böyle, diye yüksek sesle söylendi, kafasını sağa sola salladı, sarı bukleler iyice yerine oturdu, üç sene oldu, sesi azıcık daha yükseldi, saçını beğendi, eski bankacıyız diye bana çok yükleniyorlar, sesi gittikçe tizleşiyor muydu ne, kırmızı rujunu tazeledi, hep ben mi yöneticilik yapacağım, bir kat daha ruj sürdü, yeter artık ama, dudaklarını sıkıp bıraktı, biri de çıkıp demiyor ki biraz da biz yapalım bu işleri, kırmızı renk eşit dağılınca dudaklarını da beğendi, bugün kesin konuşacağım, havaya sıktığı parfüm bulutunun içinden geçti, aa ama, diyeceğim, lütfen sırayla yapılsın bu işler diyeceğim.

Parfümünü ve buklelerini savura savura mutfağa seğirtti, çay suyu kaynamıştı, demleyip ocağı kıstı, ben mecbur muyum aidat peşinde koşmaya, radyodan gelen müziği bastırmak için sesini iyice yükseltti, sabahtan beri fırında dinlenen, iyice içini çekmiş böreği çıkardı, dilimledi, ayağının dibinde dolanan kuyruğu havada Peluş burnunu sokmasın diye tekrar soğumuş fırına kaldırdı, bir de düzenli yatırmıyorlar, sesindeki öfkeyi hisseden Peluş salona koşturdu, servis tabaklarını çıkardı, dünden pişirdiği kurabiyelerin üzerine pudra şekeri serpti, bir de yok orası akar, yok burası kokar, çay bardaklarını hazırladı, işin yoksa ustayla, tamirciyle uğraş…

Zil çaldığında yerinden sıçradı, eyvah, dedi, bu sefer usulcacık, inşallah duymamışlardır. Kapının yanındaki boy aynasında kendine son kez bir göz attı, ellerinin tersiyle göğüslerini aşağıdan yukarı şöyle bir toparladı, yüzüne tatlı bir gülümseme yerleştirdi, dışarı fırlamasın diye Peluş’u kucağına alıp kapıyı açtı. Erken gelen altı numara Murat Bey, her zamanki gibi gözlerini kaçırarak belli belirsiz bir merhaba dedi, eşi gelememişti, bebeği uyutuyordu, onun adına özür diledi, salondaki koltuğun ucuna bacaklarını bitiştirip sessizce ilişti, ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturdu. Peluş, Murat Bey’in paçasını şöyle bir kokladı, ilgisizce arkasını dönüp halının üzerine kıvrıldı.

Doktor emeklisi beş numara Yaşar Bey, tam zamanında geldi, çapkın çapkın “Merhaba Neriman hanım” dedi, boynu o kadar uzun ve buruşuktu ki Neriman Hanım aklına geliveren kabuğundan kafasını çıkarmış kaplumbağa görüntüsünü eliyle kovaladı. İçeri aynı cilveyle buyur edilen Yaşar Bey, Murat Bey’i selamlayıp tek kişilik koltuğa dimdik oturdu. Kaymış boyun bağını düzeltince kaplumbağa neyse ki kabuğuna çekildi. Peluş, yeni misafiri kokladı, bir daha kokladı, kararsız bir şekilde yumuşak terlikli ayakların dibine kıvrıldı.

İki numara Perihan Hanım, geç kaldı. Neriman Hanım’ın müdahale etmesine fırsat vermeden ayakkabılarıyla içeri daldı, ayaklarını sürüye sürüye diğer misafirleri selamladı, ağır gövdesini diğer tek kişilik koltuğa pat diye bıraktı. Üzerine sinmiş köpek kokusunu alan Peluş, sıkı bir koşu tutturup yatak odasına sığındı. İsabet oldu, Perihan Hanım köpekleri ne kadar severse kedileri de o kadar sevmezdi. Giriş katındaki balkonunda hep su dolu bir kova dururdu. Gelip geçen kediler gafil avlanıp ıslana ıslana, balkonun etrafından yay çizip geçmeyi öğrenmişlerdi, hatta en iyisi hiç geçmemekti.

Üniversitede profesör dört numara Mustafa Bey, eşi Vildan Hanım kolunda geldi, geç kaldığı için hafifçe eğilerek özür diledi. Sigaradan sararmış bıyıklarını özenle taramıştı. Kürsüden öğrencilerine seslenir gibi, salondaki diğer misafirleri selamladı. Vildan Hanım başıyla sessiz bir selâm verdi, iki kişilik koltuğa oturdular. Peluş, turuncu gözleriyle Perihan Hanım’a yan yan bakarak geldi, koltuğa zıplayıp ikisinin arasına kıvrıldı. Vildan Hanım’ın yumuşak ellerinin altından guruldamaya başladı.

Bir numarada oturan genç kiracı çift, gelemeyeceğini bildirmişti. Yeni taşınmışlardı, komşuları henüz pek tanımıyorlardı. Alınacak kararlara uyacaklarını da özellikle belirtmişlerdi. Neriman Hanım, anlayışla başını sallamış, yeni evli bir çiftin nelerle meşgul olabileceğini aklından geçirip kıkırdamıştı.

Hoş geldin, beş gittin konuşmalarından sonra çay ve ikramlar da servis edilince Neriman Hanım, hemen konuya gireyim, dedi. Boğazını temizledi, buklelerini elleriyle ensesinin arkasında topladı, göğsünü dikleştirdi.

— Şimdi efendim…
— Yalnız Neriman Hanım, diye sözünü kesti Yaşar Bey, apartumanın dış cephe boyası nasıl da güzel oldu, ne de güzel bir renk seçmişsiniz.
— A, teşekkür ederim Yaşar Bey de boyanın rengine beraber karar verdik ya.
— Ama ah o tonlama nedir o tonlama?
— Nedir?
— İnsanın içi açılıyor Neriman Hanım.
— Çok haklısınız Yaşar Beycim, diye lafa karıştı Mustafa Bey. Sadece dış cephe değil efendim, iç duvar boyaması da şahane oldu. İşini çok iyi yapan bir boyacı seçmişsiniz, sizi tebrik ediyorum.
— Mustafa Bey, sizin üniversitenin boya işlerini yapan boyacıyı siz yönlendirdiniz ya.
— A evet, doğru, demek burada da işini iyi yapmış kerata. Ama bahçe peyzajı harika oldu, onu da söylemeden geçemeyeceğim.
— Peyzaj?
— Yani ne iyi ettiniz de sağ tarafa o çuha çiçeklerini, sol tarafa da sardunyaları ektiniz.
— Yalnız o ağacı kestirmediniz bir türlü, dökülen yapraklar balkonumu kirletiyor, diye şikayet etti Perihan Hanım.
— Jakaranda çok kıymetli bir ağaçtır Perihan Hanım, bir Brezilya’da yetişiyor, bir de bizim bahçede…
— Doğrudur Nerimancım da o zaman dönsün yani Brezilya’ya, ne işi var buralarda…
— Aman Perihan Hanım, üç beş kuru yaprağın lafı mı olur, Neriman Hanım merdivenleri silmeye gelen bayandan rica eder, sizin balkonu da süpürüverir, nedir yani.
— Mustafa Bey, güzel şeyler söylüyorsunuz da asıl meseleye bir gelsek, efendim şöyle…
— Size zahmet olacak ama ben bir çay daha rica etsem? Murat Bey oğlum, sen de içer misin?

Murat Bey sessizce başını salladı, boş çay bardağını uzatırken koltuğun iyice ucuna geldi. Neriman Hanım, aceleyle boşları toplayıp mutfağa seğirtti, çayları tazelerken başını sağa sola sallıyordu. Tepsi elinde salona dönerken çok ama çok kararlıydı.
Çayları dağıtıp tekrar lafa girişti.

— Şimdi efendim…
— O değil de bu börek nefis olmuş Neriman Hanım, tarifini rica etsek, değil mi Vildancığım?
Vildan Hanım’ın ses çıkarmadan başını sallamasını fırsat bilip tekrar konuşayım dedi Neriman Hanım.
— Afiyet olsun, efendim şimdi…
— Benim balkona yukarıdan sigara izmariti atılıyor, diye şikâyet etti Perihan Hanım.
— A, ne ayıp, kim atıyor acaba, apartman girişine hemen bir yazı asalım, “Aşağı izmarit atılmaz!” diyelim, sizin el yazınız da güzel Neriman Hanım, ne de güzel yazarsınız şimdi…

Vildan Hanım’ın Mustafa Bey’e ters ters bakmasıyla oluşan sessizliği fırsat bilip lafa girmeye bir kez daha uğraştı Neriman Hanım.
— Yazım güzeldir evet de şimdi Mustafa Bey, asıl mesele…
— Boğazınız da hafif bir pürüz var gibi Neriman Hanım, size hemen bir ilaç önereceğim, ses çatlamasına hatta asabiyete birebirdir, diye atladı Yaşar Bey.

Neriman Hanım, gözlerine üşüşen kaplumbağaları elleriyle kovaladı.
— Apartumanı ilaçlatarak şu sinek böcek meselesini ne de güzel hallettiniz, diye devam etti kaplumbağa.
— Yaşar Bey, doğrudur ama…
— Hele o çilek kokulu çöp torbaları fikriniz, sayenizde apartumanımız mis gibi kokmaya başladı, diye hızlıca devam etti Yaşar Bey, boyun bağı yine kaymıştı, Neriman Hanım gözlerini kaçırdı.
— Ne kadar da haklısınız Yaşar Beycim, yalnız biz artık kalksak, torunu getirecekler, hemen sizin şu börekten pişirelim, diye ayaklandı Mustafa Bey, Vildan Hanım’a sessizce el ediyordu.
— A evet, benim de banka işlerim vardı, elinize sağlık, çay da pek güzeldi, diye dimdik ayağa kalktı Yaşar Bey.
— Benim de Haydut’u dışarı çıkarmam gerekiyor, az daha geç kalırsam evin içine eder, diye ondan önce davrandı Perihan Hanım.

Murat Bey sessizce kapıya gitmişti bile.
Kapı arkalarından kapandığında, Peluş, bukleleri sönmüş öylece kalıveren Neriman Hanım’ın ayaklarına süründü, köpek kokusundan nihayet kurtulduğuna pek memnundu.