Hiçbir Çocuk Yalnız Değildir | Fulya Engin

İnsanın ruhunun hastalanmasının, özünü koruma çabası olduğunu anlamalıyız.

Her ruh hastalanıp, zedelenmiyor. Derinlik gerek bunun için. Zeka gerek.

Ve hikayede farklılık…

İlk ders önemli! Çocuk yaşlara denk geliyor hepsi. Bir çocuğa ne derseniz o doğrudur. Haliyle karşısına çıkanı o ilk hali ile hiç irdelemeden, akıl süzgecinden geçirmeden kabul eder. Dayak yer, nedeni kendi olur. Tacize uğrar, sözle ya da fiziksel, suçlusu yine kendisi. Öyle sanır. Hırsızlık yaptırılır, doğrusu o olur. İlk ders… O ilk deneyimler… İncelik veya deneyim yoksunluğunda, çeşitli acılarda, korumak için kendini bazı savunmalar geliştirir. Hastalık dediğimiz şey bu ikisinin toplamı bana kalırsa. Adlandırma ve savunma.

Zamanla öğretilerimizden koptuktan sonra da karşımıza başka bir dünya çıkar. Başka insanlar, başka durumlar, her biri kendi içinde yüzlerce çocukluk adlandırmalarını taşıyan, durumların kendine has binlerce oluş nedenleri olan.

Karşımıza çıkan bu dünyayı, o dünyanın içerisindeki çeşitli durumları, kişileri, sonsuz varlık nedenlerini göz ardı ederek, yine o ilk tanık olduğumuz, bizde derin izler bırakan durumlara benzetip, gerçekleri bildiğimizi sanıyoruz. Olanı biteni olduğu hali ile anladığımızı varsayıyoruz. Oysa dönüp dolaşıp çoğu kez anladığımız kendimiziz. Dünyaya bakıp bakıp kendi tanımlarımızı görüyoruz. Ve bizi korkutan her benzerlik karşısında, çocuksu savunmalarımızı çağırıyoruz. Başkaları ve dünya ile aramızdaki makas burada açılmaya başlıyor işte. Senin gerçeğinle, onunki örtüşmüyor misal. Varsayımın tutmuyor, yerini bulmuyor, yanlış anlamalar, anlaşılmalar doğuyor böylece. Tepkiler de haddi aşıyor ya da kısa kalıyor diyelim. Kavgalar, kopuşlar, yalnızlıklar, kayıplar yaşıyor, yaşatıyoruz böylece…

Gel gör ki bu kötü bir şey değil. İyi ki de böyle oluyor. Çünkü bu anlamaya giden yolun ta kendisi. Daha derine bakma ihtiyacı doğuyor her tekrarla… Yani kendine… Aksi halde insan, sonsuza kadar kendi içine baktığını bilmeden, dünyaya sayardı. Haliyle çözümü de dışarıda arardı. Arardı da bulamazdı.

Ben ruhu hastalanabilen çirkin insan görmedim. Benim de ruhum hastadır. Benim de gördüğüm dünya değil, kendi korkularımdır. Benzettiklerimdir. Yanlış anlamalarımdır. Ve her öğretim deneyimimdir.

Fark etmeden anneme benzetirim, fark etmeden babama… Kızdığımda, öfkelendiğimde, yargıladığımda zanlarımdır geride duran.

Benzetince çocuk olur korkarım, çocuk olur küserim, çocuk olur ağlarım, çocuk olur yanar canım da çocuk, çocuk kaçarım. Sizler de böylesiniz aslında. Fark edin. Fark etmek kıymetlidir.

Bu adına dünya denen büyülü bahçenin, tüm çiçek çocukları böyledir. Büyümüş bedenlerimiz ardında her birimizin, birer çocuk gizlidir. Ne kadar derinse ruhu insanın, yarası da o kadar derine gider, şifası da, öğretisi de o denli görkemlidir.

Bazı gerçekleri görmeden, kör kalmak seçilirse eğer… Duvarları ile konuşur insan. İnsan kör kaldığını nereden mi anlar? Hayatındaki durumları başkaları ile açıklıyorsa, kendini değil, karşısındaki sorumlu tutuyorsa, o bana bunu yaptı, bu şöyle, diğeri böyle deyip durmadan başkalarını suçluyorsa o kör noktadır işte. Tüm gördüğünün kendi içi olduğunu anlayamamıştır henüz o kimse.

O duvarları dönüştürmek gerek. Çünkü anlamak eylem sorumluluğunu da beraberinde getirir. Ama bir balta alıp vurarak yıkmak değil, sevgiyle, anlayarak, görerek, dokunarak her bir tuğlasına ve kavrayarak gerçeği… Kabul etmek gerek tüm hikayeyi. Bendeki iyiyi, bendeki kötüyü, bendeki egoyu, bendeki özü, bendeki benzersizliği, yeteneği, biricikliği olduğu gibi kabul etmek ve sevmek gerek.

Konu biz değildik. Konu onlardı… Olanlar bizim yüzümüzden olmadı. Kim olduğumla ilgisi yoktu olanın bitenin. Konu onların kim olabildiğiydi ve koşullardı. Ve onlar da en az benim kadar saftı. En başında onlar da bendi. Bebekti, çocuktu, ergendi, insandı. Bilemedi. Ya da yapamadı ya ellerinden gelenin en iyisi buydu kimbilir.

Ne yalnızdım, ne suçlu. Şimdi görüyorum bunu. Zaman aslında yoktu. Bugün bana ulaştıysam eğer, zamandan ve mekandan muaf bir özüm hep vardı demektir bu, an be an gelişmekteydi. Gelişim bedellidir. Ve her zaman çok da güzeldir. Değil gibi görünse de dengelidir. Adildir.

O ufak kızı kucağıma alıp anlatıyorum bazen. Gözlerine bakıyorum, ipeksi saçlarını kulaklarının arkasına yerleştiriyorum ve ona “İyi ol, rahat ol, mutlu ol…” diyorum, “Ben hep yanındayım…”.

Velhasıl ruhsal sancı güzel şeydir. Herkese de nasip olmaz. Onu izleyip, anlayıp, sevebilirseniz eğer görecekleriniz benzersizdir. Çünkü dönüşür sevildiğinde. Açık denizlerin ferahlığına, tevazuya, sadakate, türlü erdeme ve en çok da sevgiye… Yaşama armağanına…

O zaman yürekleri konuşur işte insanların birbiriyle… Herkes kendini fark ettikten sonra ve artık korkmadığında yani. Sevgi sarar tüm yaraları ve yanları. Sevgi iyileştirir. Sarmaşıkları sarmış, taşı delip de tomurcuklanmış çiçekli, kızıl tuğlaları resim gibi duvarları olur birden insanın kara duvarlar yerine. Öyle bir duvar olur ki tablo kadar güzel… Işık kadar aydınlık… Kale kadar yerinde, yürek kadar güçlü…

Çünkü hiçbir çocuk yalnız değildir. Ruhu vardır içinde.

By | 2018-02-01T14:15:58+00:00 Şubat 1st, 2018|Categories: Atipik Yazılar|Tags: , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: