Primum Non Nocere | Fulya Engin

Fransızca’yı severim. Onunla söylenen şarkıları da… Oldum olası Fransızca şarkıların yalnızca kendilerine has bir melodileri var gibi gelmiştir bana. Filmlerini düşünün. Jenerikte akan görüntüleri… Martılar uçar yalnızca mesela. Çizilmiş, animasyon, en az gerçeği kadar güzel martılar. Ruhunu aydınlatır insanın her şeyiyle. Renkleri aydınlıktır, kendileri dokunaklı, melodisi içine işler insanın. Hikayeyle aranıza bir teyel de bu jenerikle atılır olur, jenerik bu güzellikteyse şayet. O hikaye ki hayatın zorluklarını da yadsımadan, “etkili olacağım” diye acıtasyona hiç uğramadan anlatacağını anlatmış, sonunda da insan olmanın tatlı bir bilgisini daha bırakmıştır size. İnsan böyle böyle kabul eder insanlığını. Göre göre anlar anlayacağını.Martılar deseniz zaten başlı başına aşk, başlı başına yuvadır benim için. Genç bir kızken Kadıköy’e gider, mendirekte kayalıklarda oturur, bacaklarımı denize doğru sarkıtır, her şeyin mümkünlüğünü düşünürdüm. O günlerde taşıdığım gençlik ışıltısının, şimdi, bu yaşımda beni bir bilgi olarak bulacağından henüz habersizdim. Farkında olduğum tek şey içimdeki sonsuz cesaretti. Ve aydınlık. Her şeyin mümkün, ölümün henüz bize uzak olduğu o günler hani. Bana kalırsa gençler böyle duyuyor kendilerini. Her şey yeni, her şey sonsuz bir heyecan nedeni… Hayat sanki sonsuz bir süreçtir önlerinde. Hiç bitmeyecek gibi. Hastalıklar, ölümler, ayrılıklar hep başkalarının hikayelerine aitmiş de gençler hep genç kalacakmış gibi. Ben de işte öyle bir ayrıklık duygusu ve ölümsüzlük hissiyle, ayaklarımda postallarım, sırtımda çantam, içinde her daim altını çizdiğim kitaplar, en çok da yazıp yazıp çok az kimseye okuttuğum şiirlerle, Kadıköy’ün sokaklarını arşınlardım. Kilise çanları, vapur düdükleri, çingenelerin resme düşen beyaz, turuncu çiçekleri ve tüm göğü kaplayan martıları ile bir semtin, kendime dolar, oradan hayata taşardım.

Zaman bir anda geçti. Nasıl oldu anlamadım. Bugüne vardım. On beş kişinin biyografisine yetecek kadar hikaye koydum öyküme. Bazen ben bilerek içeri aldım onları, bazen onlar kendiliğinden geldiler, çocuksu bir masumiyetle. Birçok başlangıç, birçok bitiş yaşadım ben de. Türlü versiyonumla karşılaştım kendimin. Şaşırttım, yıktım, kurdum, mutlu oldum, ağladım… Ne olduysa oldu da ben hiç ama hiç durmadım. Yapamadım.

Geçtiğimiz günlerde bir ayrılık daha yaşadım. Bir kayıp daha… Ne ki kırgınlıkların en büyüğüydü benim için. Çünkü kendimce kendimi epey bir temize çekmiştim. İçimdeki korkan küçük kızı gün ışığına çıkartıp, tüm korkularına rağmen, dile gelmeye cesaretlendirmiştim. Yüreğimi açmıştım. Anlaya anlaya, varlığını saya saya sevmiştim bu defa. Üstelik bir denklik de vardı aramızda. Kimsenin hayatında karşısına çıkmayacak türden bir şanstı bizimkisi. Çocukluk yaralarımız benziyordu. İlgi alanlarımız. Sevgimiz karşılıklıydı. İnancım oydu ki onun korkularının, inançsızlıklarının da üstesinden gelecekti sevgimiz. En az benim kadar o da anlayacak, inanacak, kıymet verecekti. İşin bu kısmında yanılmıştım işte. Zamanla anladım. Bu yanılma hali her şeyden daha çok incitti beni. İnsan şöyle düşünüyor çünkü, bugüne kadar hep zor oldum, hep kırdım döktüm, edepsizliğin sınırlarına arandım ve olmadı. Sorumluluk benim. Ama bugün ben başka bir benim. Başka bir hikayedeyim. Demek ki olacak… Sevgi, iyi niyet, güven her şeyin üstesinden gelecek, gelmeli. İki insan bir arada yürüyebilir bir yolu elbette. Gerçek bir ilişki kurabilir, gerçek bir anlam yaratabilir, bir sevgiyi var ettiği gibi koruya da bilir… Böyle düşünürken bir türlü aşılamayan duvarların hep orada olduklarını fark ettim. Sonra duvarları düşündüm. Ne anlama geldiklerini. Duvarlar yeterince istemediklerimize dur demek içindi. Ben benimkileri yerle bir etmiştim onun için. Onunkiler ise oradaydı. Hiçbir yere gitmemişti. Yuvaya kabulüm bir türlü gerçekleşmemişti. Saklı ve gizliydim. Elim tam tutulmamıştı. Şimdi düşünüyorum da ellerim bile acımış olmalı. Bitti. Benim fark ettiklerimi o fark edemedi. Gördüklerimi göremedi. Hissettiklerimi hissedemedi. Kendi fanusunun karanlığını bana, bize tercih etti. Kaybetmemeye değer bir şey göremedi. Bir çocuk dünyaya getirdik birlikte ama o büyümesini istemedi. Belki de, en başından beri onunla ilgili söylendiği gibi o daima, bir kadın yerine birçok kadını seçenlerden biriydi. Takıldığı adamlar gibiydi yani sadece.

Netlik bozuldu gözlerimde, gördüklerini göremez, inandıklarına inanamaz oldu içim. Ve kendimi neden sevilemediğimi, neden görülemediğimi düşünürken buldum. Derin bir iç çekiş, derin bir acı kaldı geriye. Kimselere açmadığım o yokluk hissi çöreklendi bir kez daha üzerime. Güç bela dışarı çıkarttığım o korkulu kızı en derin yarasından vurdu o. Yuvaya kabulsüzlüğünden yani. En çok da bu inanılmaz olandı. İnandıklarından başka şeye inanmaya mecbur kalmaktır ayrılık. Bu nedenle keser bizi.

Sonra…
Sonra… Bir şey daha oldu. Tohumu çok önceden ekilmiş bir çiçek gibi toprak filiz verdi.
Hikayenin neresinde o belirdi bilemiyorum. Öyle ki bir süre algılayamadım bile. Hatta o kim, nasıl biri onu şu an dahi bildiğim söylenemez. Tek bildiğim: beni gördüğü. Beni olduğum halimle kalabalığın içinde seçtiği, fark ettiği ve beğendiği. Garip bir his bu… Garip bir yenilik… Ortalıkta öylece çırılçıplaktım. Tüm yaralarımla bir… Ve tüm savunmalarımla… Şakalarımdan kendime ilaçlar yapıyordum ki… Beni izledi. İzlemiş olmalı yani. Yürüdü bana. Böyle bir yoldan koyuldu yoluna.
Sonra garip bir şey daha oldu. Fark ettim ki o kimsenin yürümediği bir yolu yürüyordu içimde. O kadar ki öyle bir yolun varlığından ben de habersizmişim. Dilimden konuşuyor. Zekamdan… Henüz açmadığım içimden görüyor beni. Psikolojimden sesleniyor. Bunu nasıl yapıyor bilmiyorum. Ben ne zaman kırılsam kendime şakalardan pansuman yaparım. Görünmez olurum. Hüznümü neşenin ardına saklarım. Yazdığım dille konuşmam mesela kimseyle. Çok azdır dökülme anlarım. Onunla da konuşmadım, konuşmamıştım. Ama o sanki tüm bunlar oracıkta, açıktalarmış gibi gördü ve öyle konuştu benimle. Sokuldu hayatıma. Konuşmaya da devam ediyor. Büyük bir incelikle…

İtiraf ediyorum. İlk fark ettiğimde “olacak şey değil” dedim. Hala da “olacak” demiyorum. Yine de giderek daha fazla düşünürken yakalıyorum kendimi. “Aynı kitapları seviyorsak, neden birbirimizi de sevmeyelim ki” cümlesinde duruyorum birkaç saniye. Kapıma gelen paketlerini açarken tebessüm eder buluyorum kendimi. Hızlıca geçerken onun hikayelerinde duruyor parmaklarım. Şaşırıyorum gördüklerime.

“Primum non nocere” tıbbın ilk ilkesi, “Öncelikle zarar verme”. Bana yaklaşırken ki felsefesiymiş, öyle dedi. İkincisi de “iyileştir” mi ki acaba? Her geçen gün ne kadar güzelleştiğimin farkında mıymışım? Işığımın?… Evet farkındayım. Daha bugün meditasyon yaparken yere uzandım ve kendimi neden daha güzel hissettiğimi düşündüm son günlerde. Aynadaki aksimi, yüzümü, gözlerimi ışıldarken bulduğumu… Tıpkı Mendirek’te kayalıklarda oturup denize baktığım o günlerde bende var olan bir ışıltı gibi bir ışıltı duyuyorum içimde. Soruyla cevap peş peşe geldiler, bekletmediler. Bu O’nunla ilgiliydi. Beni görmesi, ilgilenmesi, olduğum halimle hem de, yaralarımla bir bana dikkat etmesi, üstelik gördüklerini de beğenmesi ile ilgiliydi. Etimi, bedenimi, söylediklerimi değil, göstermediklerimi, söylemediklerimi, gizlediklerimi.

“Korkma” diyor son okuduğum kitap, “Bir dairede son yoktur”. Yani her şey bir çemberin içinde döner durur. Birbirine dönüşür. Bir bulut bir dondurmadır aynı zamanda. Olabilir mi? Oluyor işte. Biri alıyor, çok güvendiğin biri hem de, seni çocukluğundaki yaralara bırakıyor. Sen “bittim, bu defa gerçekten öldüm” derken, bir tur daha yol alıyor zaman ve gençliğinin hissinde buluveriyorsun kendini yeniden. Cesaret yok. Cüret yok bu defa. Atılganlık yok üzerimde. Kimsenin limanında dinlenmek istemiyorum artık. Kendi limanıma demirlemem şart çünkü. Onu kurmam, gelen ilk rüzgarla devrilmemek için bir ağaç gibi kök salmam şart, biliyorum. Anladım. Bununla birlikte, olanı olduğu gibi kabul etmek ve olmakta olana da müsaade etmek arzusu var daha çok artık içimde. Hızla değil yani, adım adım. Ve yüceltmeden kimseyi… İncitmeden kendimi de diğerini de…

Biliyor musunuz ne anladım? Ölümden en çok korktuğumu sandığım zamanlarda bile ben aslında hiç ölmekten korkmamışım. Beni her zaman korkutan yaşamadan ölmek olmuş meğer. Ve yaşama anlamını katan en değerli şeyin de sevgi olduğunu düşünmüşüm. Yuva yani. El ele verdiğin bir insanla kurulan bir hikayedir. Öz veri ve sağduyu ile yapılan iradi bir seçimdir sevmek. Kendi benliğini başkasının benliğinde genişletme hali yani. Ve ben bu yazıyı bitirirken anlıyorum ki benim hikayem de o filmlerdeki hikayeler gibi olsun istiyorum. Acıların yadsınmadığı, kayıplara rağmen erdemlerin ve sevginin kazandığı… Hani jeneriklerinde, masmavi gökyüzünde bembeyaz martıların ruhumuza teyel attığı, Fransızca şarkıların eşlik ettiği türden.

Acele yok. Daire sonsuz. Adım adım ilerleyebiliriz. Kim bilir belki onun da dediği gibi “Kadıköy’de bir vapurda martılara bakarken o şarkıları birlikte dinleriz”. Acı da umut da cebimizde olur, ceplerimizde.

Muhalif olayım diyorum. Direnemiyor aklım buna.

By | 2018-02-18T18:20:32+00:00 Şubat 18th, 2018|Categories: Atipik Yazılar|Tags: , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: