-Akşama ne yapalım?
-Bilmem sen söyle?
-Şimdi tam çinekop zamanı. Bir ay yedik yedik. Sonra istesek de yok. Böyle tazesi hiç yok.
– Ee o zaman yemeğimizin adı belli
-Leyla yine söylenecek.
-Evet söylenecek. Söylenir ama yine de bir şekilde yer.
-İyi o zaman balıkları alırım. Balkonda yaparım. Çocuklar seviyor bir porsiyon da kalamar alırım. Meze ister misin?
-Yok ben bir şeyler ayarlarım. Direkt eve gidiyorum o zaman, bu durumda rakı da senin hesabına düşüyor.
Ali, balık tutmak istiyor ama biz bir türlü beceremiyoruz. Semtin balıkçısı “ağabey şimdi çinekop zamanı” dediğinde de onun peşinden gidiyoruz mecburen. Oysa babam, denizde balık bırakmazdı. Bir dönem balık tutma sevdasına ciddi ciddi tutulmuştu. Her cumartesi balığa giderdi. Balığa çıkacağı sabahın akşamında oltalarını ayarlardı. Tabii o zaman şimdinin kendinden misineli, çevirmeli, modern oltaları yok. Belki de vardı ama pahalı olduğu için kendi oltasını kendisi yapıyordu ya da itibar etmiyordu. Bilmiyorum. Köpük kartonlardan küçük dikdörtgen bloklar keserdi. Sonra da ucuna olta uçları taktığı misineyi, karton bloklara yün yumağını sarar gibi usul usul dolardı. Elbette, boyu özel olarak hazırlanan mamun gibi balıkların iştahını kabartan yemleri de olta uçlarına büyük bir titizlikle yerleştirirdi.
Sabah ilk ışıkla uyanır ve piknik için gerekli olan malzemeleri hazırlardı. Domates, peynir, salatalık, yumurta ve termosta buzlu su. Murat 124 ve termos ayrılmaz ikili olarak babama uzun ya da kısa her yolculuğunda ona eşlik ederdi. Akçay Nehri kıyısında kallavi bir kahvaltı sofra için gereken ne varsa muntazam bir şekilde sepete yerleştirirdi. Büyük bir hevesle balık avına hazırlanan kardeşim ve niye sabahın köründe gidiyoruz diye söylenen ben, arabanın arkasına kurulurduk. Sarı renkteki Murat 124, kendinden emin ve alışkın manevralarla Büyük Menderes nehrinin çevresinde kıvrılan yollarda süzülürdü. Bozdoğan’ın dışına çıkınca babam bir eliyle direksiyonu tutar diğer elini yoldan gözünü ayırmadan arkaya uzatır hadi bakalım rastgele derdi. Sabahın derin dinginliğine inat babamın çocuksu heyecanına bir anda ortak olur, gülümserdik.
Kısa süren bir yolculuktan sonra babam arabayı sote bir yere park eder ve balık avı için en uygun noktaları belirlemek için küçük bir keşfe çıkardı. Biz de kardeşimle çocuk aklımızla oyuncaksız oyunlar oynardık. Babam kuma sapladığı çubuklara akşamdan hazırladığı köpük bloklara sarılı misineyi biraz boşa alarak bağlardı. Çubukların tepesine de küçük sarı metal zillerden takardı. Sonra da mütevazı piknik soframıza kurulur, gözümüzü kulağımızı kuma saplanan çubuklardan ayırmadan babamın hazırladığı nevaleyi define bulan hazine avcısı heyecanıyla yemeye başlardık. İlkel koşullarda bile olsa yemek yemeği bir ritüle dönüştürmeyi bilen babamı taklit ederek sofradakileri siler süpürürdük.
Balık yemi ağzına aldığı an zil çalar ve babam büyük bir keyifle usta balıkçıları kıskandıracak bir kıvraklıkla oltayı çekerdi. Nehrin etrafında konumlanan bahçelerde çalışan işçiler, onun uzun zamandır bu işi yaptığını sanır, işin ehlini öğrenmek için yanına sokulurlardı. Güneşin yakıcı etkisinden henüz kurtulmuşken babamla aynı okulda çalışan ve nehrin farklı yerlerinde avlanan öğretmen arkadaşları yanımıza gelir, babamın onlardan yine önde olduklarını öğrenince bozulduklarını belli etmemeye çalışarak sudaki akıntıdan şikâyet ederlerdi. Ne zaman gitsek orada olan, nehirde küçük balıkçı teknesiyle ekmeğinin peşinden giden olduğundan daha yaşlı gösteren bir amca babama her seferinde takılırdı. İzzet’i işaret ederek “getirme onu balık yakalamak, hastalık gibidir, bir kere tutuldu mu kurtulamaz” derdi, babam da bir kahkaha patlatır “çoktan tutuldu” diye gururlu bir şekilde söylerdi. İzzet’in yıllar sonra balık avlama uğruna saatlerce denizin dibinde kalması, o güzel günlerden olsa gerek.
Babam, her seferinde akşama ziyafet çekecek bollukta balık yakalamayı başarırdı. Eve gittiğimizde annem bazen söylenirdi:
– Kim temizleyecek bu kadar balığı, su buz gibi.
– Ben temizlerim. Balık çocuklar için çok faydalı. Hepimizin tüketmesi gerekiyor.
Bu bildik atışmanın sonunda lavabonun başında balıklarla cebelleşen her zaman annem olurdu. Babam da hiç telaşa mahal vermeyen bir sakinlikle salata malzemelerini yıkar, sanki onları severcesine doğrardı. Salatadan çok bir sanat eseri yaratmanın çabası içinde olurdu çoğu zaman. Annem yoruldum diye sızlansa da kurduğu sofranın sıradan olmasını istemez, balığın yanına arkadaşlık etmeleri için birkaç meze yapardı. Her şeyin adabına uygun olması için bir büyük açılırdı. Sofraya oturunca bildiğim halde gene de söylenmeden edemezdim.
-Yine mi balık?
-Balık yersen gözlerin güzelleşir.
-Babaaa ne alakası var?
Rokaları yıkarken, babamın “büyük doğrama güzel olmuyor” diyen sesi kulaklarımda çınlıyor. Dolaptan bir domates daha alıyorum, babamın “salata dediğin bol domatesli olur” lafını hatırlıyorum. Kalan limonun suyunu sıyırtmaya boca ediyorum. “Ekşisi yerinde olmazsa tüm özelliğini kaybediyor” diyen sesini duyar gibiyim. Boğazımda bir yumruk, yutkunamıyorum. İçim cız ediyor. Şems elinde balıklarla girince isyan bayrağını açan Leyla’nın sesiyle derin nefes alıyorum.
-Yine mi balık?
-Balık yersen gözlerin güzelleşir
-Anne yaa ne alakası var?