Ballı Baba | Sezgin Özaytekin

Dünyaca meşhur e-ticaret ve bulut şirketi Amazon’un New Jersey Paramus’ta kitapçı dükkanı açacağını duyunca, o cumartesi orada olabilmek için her işimi iptal ettim. Sabah erkenden yollara düştüm. Kapıda, hava soğuk da olsa saatlerce beklemeyi göze almıştım. Yanılmamışım. Uzun bir kuyruk vardı. Beklemeye koyuldum. Kulaklığımdaki Rihanna’nın Hurricane’ni ruhuma süzülüyor, beni zamanın dışına atıyordu. Karşı taraftan iyi giyinmiş kadın ve erkeklerden oluşan bir kalabalığın geldiğini gördüm. Hanımların bazıları Benazir Butto sitili başlarını örtmüştü. Kafile halinde Amazonun açılış saatini bekleyen kapalı kapısına yöneldiler. Kapıda bir hareketlilik oldu ve mağazanın üst yöneticisi olduğunu sandığım bir kişi kapıyı açarak, kalabalığı karşıladı. Özel, hatta (ÇÖK) çok önemli kişilerdi sanırım. Tam o sırada kalabalığın ortasındaki, çevresindekilerin ve mağaza yetkilisinin fazlasıyla saygı gösterdiği birine takıldı gözüm. Hiç de yabancı gelmemişti. Uzun boylu, gayet sportmen, saçları kır ama Clark Gable’ınki gibi gür, muntazam, arkaya yatık. Başı hafif bana doğru dönünce istemsizce seslendim;
– Hulki ağabey, Hulki ağabey…
Kalabalık dükkandan içeri girerken, aralarından şık giyimli , fakat body guard tipli biri ayrılıp yanıma geldi. Kulağıma eğilerek ;
– Efendi hazretlerine ulu orta bağırılmaz, lütfen kendinize gelin!
“Ama Hulki ağabey” diyecek oldum, adamın sert bakışları beni anında caydırdı.

Hulki ağabey, Cerrahpaşa’daki evimizin karşısındaki iki katli ahşap evde oturan, benden dört beş yaş büyük Hafize teyzenin oğlu Hulki ağabey. Doğrusu biraz şaşkındım. On, on beş senedir görüşmüyorduk. Bazı ayrıksı kitaplar yazdığını , Zehra abladan boşanıp zengin bir ailenin Amerika’da yaşayan, üç kocadan boşanmış kızıyla evlendiğini duymuştum da, böylesi bir konumda olduğunu hiç aklıma getirmemiştim. Deli dolu bir çocuktu. Yaramaz mı yaramaz. Annesini bezdirirdi. Rahmetli babası sert mizaçlı bir adamdı. Ananesi şımartırdı onu. Üç aylıklarından verir, “Bu benim kefen param, ölürsem kefenimi sen alacaksın” derdi.

Bir saat kadar sonra biz de dükkandan içeri girdik. Bir kitap mabediydi. Hayranlıkla raflara bakıyor, kitapları gözden geçiriyordum. Bir köşeyi dönerken Hulki ağabeyle burun buruna geldik.
– Hulki ağabey..
Ciddi ve davudi bir sesle,
– Enes, demek buralardasın.
Benim yanıt vermeme fırsat bırakmadan yürüdü. Ben yürüsem mi, dursam mı diye düşünürken, çok şık giyinmiş, Benazir örtülü, başımı döndüren Issey Miyake’nin bahar kokan parfümüyle insanı, Nirvana’nın bulutları arasında dolaştıran bir hanım kulağıma eğildi;
– Siz de dostlardansınız sanırım. Akşam Peninsula Oteli’nin konferans salonunda efendi hazretlerinin bir konferansı var. Lütfen oraya geliniz. İsmim Emine Naz Whitestone, beni bulun.
Ben Nirvana’da sörf yaparken, o da kalabalığın arkasından yürüdü gitti.
Ne oluyordu Tanrım. Cerrahpaşa’daki Hulki ağabey, bir guru olmuştu.

Neydi o günler, ülke Askeri müdahalelerle haşır neşir. Gençlik sol, sağ, İslamcı, ülkücü, Milliyetçi gibi isimlerle bölünmüş, Mukavemet ders kitabı olan mimarlık öğrencileri falakaya yatırılıyordu. Hulki ağabeyi annesi biraz uslansın diye Cerrahpaşa camiindeki Kura’an kursuna gönderiyor, Hulki ağabey orada da haşarı muzipliğini gösteriyordu. İmam efendinin altına raptiye koyup, sarığının içine yapışkan sürmüştü bir keresinde. Ara sıra uzaydan, uzaylılardan bahseder, uzayda nasıl abdest alınır, nasıl oruç tutulur, nasıl namaz kılınır gibi sorular sorar, imam tarafından cetvelle kovalanırdı.

Hulki ağabeyin bana böyle soğuk davranması, beni çok rahatsız etse de bu gizemli yaşantıyı görmek için Peninsula Otelin konferans salonuna gittim. Kapıda kitapçıda karşılaştığım hanımla, frak benzeri takım elbise ve kravatsız dik yaka gömlek giymiş iki yakışıklı genç adam vardı. Davetiyemi görmek istediler. Naz hanım ileri atılarak kırık Türkçesi ile karışık İngilizceyle kendisinin davetlisi olduğumu söyleyince, elime verdikleri simültane çeviri aracı ve bir kitapçıkla içeri kabul edildim. Muhteşem bir salon ve solonun sahne kısmında altın varak boyalı, üst kısmı gül motif oymalı iki çok güzel tek kişilik 14. Lui koltuk duruyordu. Ön tarafta bulduğum tek kişilik yere iliştim. Olacakları heyecanla bekliyorum. Bu görkemli salonda konuşmacı Hulki ağabey mi? Beklerken kitapçığın sayfalarını çevirdim. Hulki ağabey, Mehmet Hulki Pakten. Ballı Baba türbedarı, İslam kozmik tasavvufçusu, üçüncü bin yıl mütefekkiri olarak tanıtılıyor, konferans konusu da “İslam kültüründe kozmik bilim ve kuantum parçacıkları raksının yüce yaratıcıyı zikri” yazıyordu. Hafif sakallı resminin yanında da yine Benazir sitili örtünmüş orta yaşlı ama güzel bir hanımın resmi vardı. Leyla Karakaş Pakten, Hanım anne.
Hulki ağabeyin gözleri hala afacan bakıyordu.

O sabah birden karşı evden feryatlar yükselmeye başladı. Sabaha kadar öksürük sesleri bizim eve kadar gelmişti. Ve o sabah babası rahmetli olmuş Hulki ağabeyin. Çok sarsılmış gözüküyordu cenazede. Ağlamıyordu ama ruh gibi duruyordu. Alışılmış bir baskının kalkması, evin direği olan adamın göçmesi, belki aileyi haşarılıklarıyla çok üzmesinin vicdanını sızlatması kaskatı olmasına neden olmuştu. Rahmetli toprağa verilirken, o da deli gibi çırpındı. Bütün toprağı o attı mezara adeta. Talkım verilip cemaat ayrılırken, gelmeyip dua edeceğini söyledi. O günden sonra her gün babasının mezarına gitmiş, çiçekler ekmiş, klasik Osmanlı üslubunda mermer mezar yaptırmış. Her sabah gider, beyaz, uzun, etrafı destarla çevrili bir takke giyer mezar başında saygı duruşunda durur gibi durur, bir şeyler mırıldanır, sonra mezarı sular, mermerleri temizler, çiçeklere bakım yapar, öğlene doğru ayrılırmış. Görenler aniden babasız kalmanın geçici bir sarsıntısı diyorlardı. Nasıl yaptı bilinmez, müsaadesini alıp, babasının kabrinin etrafına üzeri kubbe şeklinde bir şebeke ve baş ucuna da altında Arapça dualar olan “Ballı Baba” yazılı bir taş diktirtmiş. Sonra da karadan otostopla umreye gittiğini duymuştuk.
Bir gün baktık ki, dönmüş umreden, güneş yanığıyla adeta zenci olmuştu. Görüştük konuştuk. Epey meşakkat çektiği yolculuğunu anlattı. Bir kaç gün sonra babasının kabrini ziyarete gitmiş. Kabri, şebekesine rengarenk çaputlar bağlanmış, dilek kağıtları asılmış halde bulmuş. Etrafında kadınlar ellerinde Yasin kitapları okuyorlarmış. Kafasında uzun takke, beline kadar destarla Hulki ağabeyi görünce yanına gelen kadınlar sormuş kimsin sen evladım diye. Ben yatanın oğluyum der demez,
– Efendi hazretlerinin oğlu, Efendi hazretlerinin oğlu…
Nidaları yankılanmış etrafta. Elini öpmek isteyenler mi, şişesindeki suyu okutmak isteyenler mi.. Bir şenlik, bir curcuna ..
O günden sonra Hulki ağabey, her gün gitmeye başladı kabrin başına “Türbedar-ı Ballı Baba” olarak. Kitaplar da yazmaya başladı. Adı “Yaratılmış görünen ve görülmeyenlerin ruhu” olan bir tanesini de bana göstermişti, bu beni nerelere taşıyacak bak gör diyerekten. Sonra oradan taşındık, okul falan derken…

Yine aynı giysilerle bir başka yakışıklı genç erkek çıktı sahneye. Akıcı bir İngilizceyle;
– Üçüncü bin yılın mütefekkiri muhterem Hoca efendi es seyyid ve eş şerif Mehmet Hulki Pakten Allah sırrını takdis etsin Hoca efendi ve Zevcei tahireleri seyyide ül şerife Leyla hanım anne hazretleri …
Sahnenin arkasından çıkıp, el ele öne doğru geldiler. Birlikte topluluğa karşı eğildiler. Yerlerine oturmadan önce hoca efendi hazretleri kalabalığın önünde durarak;
– Ben, yaşamın ve ölümün ne olduğunu ruhuma nakşeden Ballı Baba türbesinin türbedarı olarak, Tanrı’nın varlıklarınızdaki yansıması karşısında hürmetle ve tazimle eğiliyorum dedikten sonra hafifçe eğildi. Salon alkışlarla yıkılırken zarifçe dönüp koltuklarına oturdular.
– Esirgeyen, bağışlayan, yin yang’ın, aydınlığın karanlığın, varlığın, yokluğun, zamanın, madde ve anti maddenin, kara deliğin sahibi Rabbin adıyla başlarım… Tasavvur edilmesi olası olmayan bu büyük kainatın sırrı, yine tasavvur edilmesi olası olamayacak küçücük şeylerde saklıdır.

Kulaklarım çınlıyor, hiç bir şey duymuyordum. Hafize teyze, Şakir amca, koca nine, Zehra abla, liseyi bile bitirmemiş Hulki ağabey, Cerrah Paşa, cübbesi, sarığı elinde cetvel ile haşarı talebelerini kovalayan caminin hocası zihnimde akıyor, gözlerimden çıkıp etrafa yayılıyordu. Oturanlardan rahatsızlığım bahanesiyle, müsaade alıp çıktım. Kapıda sorgulayan gözlerle bana bakan Naz’a selam bile vermeden dışarı attım kendimi. Yakındaki bir parkta kanepeye oturup, derin derin nefes aldım.
Gökteki ay ve yıldızlar, etrafımdaki ağaçlar, hatta dallar arasından parlayan gözlerini gördüğüm ürkek sincaplar, hep bildiğim gibiydi.

“Hayat uydurulmuş öykülere inanan insanların beraberce oluşturdukları karmaşık düzenin bir kurgusuymuş meğer.”
Gecenin ayazından üşüyen ellerimi pantolon cebime sokarak, en yakın metro durağı girişine doğru yürümeye başladım.

By | 2017-11-12T21:21:22+00:00 Kasım 12th, 2017|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: