Yatağımda gözlerim kapalıyken içimde o melodi yankılanıyordu. Ağır tempolu vals. Nefis bir dalgalanma. İpek mendil gibi savruluş. Hayatımın özü, o melodiyle uyanıp onunla uykuya dalmak.

Perdenin aralık kalan yerinden incecik bir ışık süzülürken gözleri açık tutabilmek daha kolay. Zifiri karanlık daha fazla karanlığı istiyor. Göz kapakları, kafanın içindeki zindan hep kapalı kalsın kimse içinden çıkamasın diye sımsıkı kapalı kalmaya uğraşıyor. Oysa o ışık süzülünce içeri, zindana bir umut sızıyor. Yıldızlı ya da güneşli gökyüzü umudu. Rüzgâr umudu. Yaprakların hışırtılı hafifliği umudu. Işık süzülüyordu ve gözlerimi açık tutabiliyordum. Zorunlu telaşın başladığı zamanın sınırı, sokak lambasının ışığıydı ve onu yarım saat daha görebilecektim. İçimde rüzgâr umudunu hissettiğim son yarım saatin tadını çıkardım.

Benim için günün tek öğünü yarım ekmek sandviç. Beyaz peynir, domates, az kekik, az zeytinyağı, bol tuz. Çocukken yazları denizde saatleri geçirip de kıyıya çıkınca yediğim sandviçin aynısı. Hızlı hızlı solurken buruşmuş parmaklarımla kavradığım ekmeğin kenarından bacağıma düşen domates çekirdeği. Nefret ederim domates çekirdeğinden. Çok severim peynirli, domatesli sandviçi.

Aynada kendime son bakışım. Bugün için son. Gözaltlarımdaki şişlikler, belirginleşen çizgilerim, şakaklarımdaki kırlar. Hepsi benim. Hepsi emekle oldu. Hepsi için minnettarım. Ama öyle zafer nişanesi gibi milletin gözüne sokup da ben ne günlerden geçtim tatavası yapacak değilim. Neyse ne. Herkes istediğini yaşıyor. Kimse seçtiği hayat için alkış beklemesin.

Evden çıkmadan önce anahtarı çantama atmayı, tadilata gidecek ayakkabımı yanıma almayı unutmadım. Aferin bana. Kendime kızacağım konuları epey azalttım. Sırasıyla ayakkabıcı, market ve ofis. Her birinde sırasıyla 4, 12 ve 480 dakika kaldım. Evin karşısındaki ayakkabıcıya kalıba koyulacak ayakkabılarımı bıraktım. Alışveriş yapacakmış gibi reyonları ağır ağır dolaşıp hiçbir şey almadan çıktım. Günlük rutinim olan e-posta yanıtlama, birkaç telefon görüşmesi ve neden yapıldığı bilinmeyen ama kısa da kesilmeyen iki toplantıyla mesaiyi tükettim. Mekânların her birinden çıkarken tıpkı girdiğim insan gibiydim ama hepsi bana ufak yükler kattı. Değişmeden değişmek bu mu? Peki, insan ne kadar yük kaldırabilir? Ya tek başınaysa?

Evin kapısında apartman görevlisiyle selamlaştım. Aidatı ödemek ister misiniz dedi, hatırlatma işinin kibarca olanını bulduğunu düşünerek. Bunun ne hatırlatma ne de kibarlık olduğunu düşündüm. Hatırlatma olması için unutmuş olmalıydım ki unutmadım. Kibarlık olması içinse hiçbir neden göremedim. Neyse. Bu yaşıma kadar en iyi öğrendiğim şey tahammül. Yoluma tahammülle devam ettim. Evin kapısında durup evde yokken doğalgaz vanasını kapalı tutmak mı gerekir acaba diye düşündüm. Kafamın içinde bir karara varamadım ama vanaya dokunmadım. Bazen mevcudu korumak tüm değişikliklerden faydalıdır. Mevcudu koruma fikrini kendine kabul ettirmekse tam bir olgunlaşma belirtisi. Bu yaşıma kadar öğrendiklerimden biri daha.

Perdeler sonuna kadar açık olmaz hiçbir zaman benim evimde. Her şeyin azı. Işığın da karanlığın da. İnsanın da insansızlığın da. Düşüncenin de düşüncesizliğin de. Yatakta aklımda bir gün önceki düşüncesizliklerim. Sevgili kafa içi zindanımın başgardiyanları. Onu yapmasaydın, bunu demeseydinciler. Pijamaları üstlerinde tepemde dikilmişler.

Hayatımın tüm günleri. Her bir evresi. Birbirinin aynı, birbirinden oldukça farklı. İşte tüm bunlar her gün bunun tam tersi sırayla oluyor. Baş aşağı duruyoruz hep birlikte.