Ben N’apıcam | Zeynep V.

Ali gece boyunca elli sekiz kez sıkı sıkıya kapamaya çalıştığı gözlerini tekrar açtı. Bir geceyi daha nasıl olup da atlatabildiğine şaşırdı. Yanındaki komodinin üstünden kol saatini aldı, yatakta dirseğinin üstünde hafifçe doğruldu, saati yastığın üstüne koydu, sağ elinin işaret ve orta parmaklarını sol el bileğine yerleştirerek nabzını kontrol etti. Dakikada yetmiş beş vuruş. İyi. Ölmemiş. Gözlerini açar açmaz boğazından çıkıp patlayacakmış gibi hissetmese kalbini, hayatı daha kolay olurdu herhalde. Ya da midesinin yerinde hiç durmadan dönen bir atlıkarınca varmış gibi hissetmese. Veya kafasının bazen sağ arka köşesinde dizlerini karnına çekip sinmiş duran o korkunç düşüncenin saniyeler içinde göz yuvalarından akıverecek kadar kafatasını dolduracağını hissetmese. Yanaklarının yanması geçsin diye kafasını buzluğa sokmayı planlamasa, birbirine kenetlenmiş dişlerini bir kez daha birbirinden ayırıp ayıramayacağını hesaplamasa, geriye doğru kasılmaktan tipi değişmiş ayak parmaklarını kesip atma isteği duymasa… O korkunç hatanın hayaleti bir anlığına aklını, ruhunu, kalbini, bedenini terk etse…

Oysa olmuyor, gitmiyor, çıkmıyordu. Ali uykusuz gecesini tamamlayıp midesinde çıkabilecek bir şey varmış da ona engel olmalıymış gibi ağzını eliyle kapata kapata banyoya gitti. Aynada kendiyle göz göze gelmemeye çalıştı. Kafasını kaldıracak isteği zaten yoktu ama tesadüfen bakışları aynaya odaklansa göreceğine emin olduğu adamdan ürktü. Midesi az buçuk yatıştı. Tüm yüzünü ıslatmasına gerek yoktu. Hem zaten ürpertiyordu. Sadece gözlerini yıkadı. Dişini fırçaladı. Çişini yaptı. Odasına dönüp dolapta en üstte duran, iki gün önce de giydiği kot ve kazağı üstüne geçirdi. Yarın da dün giydiği kapüşonluyu ve pantolonu giyecekti. Ne giydiği, nasıl göründüğü zerre umurunda değildi. Zaten görünmek değil görünmez olmak istiyordu. Sırtında, içinde sadece cüzdanı ve anahtarı olan koca çantasıyla kafası yerde, kimseyle göz teması kurmadan evden çıkıp metroya doğru ilerledi. İlerdeki yürüyen merdivenlere gidecek gücü bugün de kendinde bulamadı, asansörle aşağı indi. Turnikeden geçti, çantasının içini güvenliğe gösterdi, peron katına indi. Adımlarının birini yerden kaldırıp diğerini koyduğu milisaniyeler ona yerçekimsiz ortamda atılan adımlar gibi geliyordu. Yürümüyor da kendini sürüklüyordu. Kendini yerden kendi kendine kazıyordu. Kendini ileri doğru ittiriyordu. Bir anlığına ayağı takılsa düşse bir daha ömür boyu ayağa kalkmaya çalışmayacak, kendinde o gücü hiç bulamayacak gibi hissediyordu. Peronda her gün metro beklediği yere gitti. Gözlerinden yuvarlanan yaşları durdurmaya çalışmadı. Günlük rutinine direnmiyordu artık. Gelen metroya bindi. Neyse ki metro ağzına kadar doluydu da sadece burnuna 4 santim mesafedeki kapıya bakarak yolculuk ediyordu. Sekiz durak sonra yolculuk bitti. İnsan sürüsü içinde kendini kitlenin çıkış kapısı yönündeki iradesine bıraktı. Gün yüzüne çıktığında yine şiddetini artıran mide bulantısına karın burkulması eklenmişti. Uzaktan gördüğü vapur onu esarete götüren tren, çileye çeken mağara, karabasana sokan enkazdı. Vapura doğru yürürken kafasını denize doğru çevirdi. Birkaç kuş uçuyor, bir kayık bağlı duruyor, güneş etraftaki tarihi yapıların duvarlarına çarpıyordu. Gözünden üç beş damla yaş daha yuvarlandı. Elinin sırtıyla biraz yanaklarını, biraz burnunu sildi. Turnikeden geçip vapura bindi. Her gün gördüğü, çay ikram etmek için ısrar eden, arada bitsin bu yakarış diye teklifini kabul ettiği ama yolculuk boyunca bir kelime konuşmadığı ofis komşusu her günkü yerinde oturuyordu. İyi kötü bir aile terbiyesi almış insan evladı olarak yapabileceğinin asgarisi o olduğu için bir günaydın dedi, geçti yerine oturdu. Yine ağzından burnundan gelecekmiş gibi zorla içtiği bir bardak çay, bakışlarla yol inşa edilebiliyormuş da bizimki bu sayede deniz tabanına inip kendini oraya gömebilecekmiş gibi doğrudan denize atılan dik, keskin, sabit bakışlar…

Vapur iskeleye yaklaşırken göz kapaklarını açık tutamıyordu. Her zamanki gibi. İki kaşının üstünde tüm alnını aşağı ittirip alın derisini göz kapağında kümelemeye çalışan hırslı ve çalışkan cüceler vardı yine. Dünyanın derdi tasası kaşlarının üstünde birikmişti bugün de. Ayık durmaya, ayakta kalmaya ve tabii adım atmaya uğraşarak indi vapurdan. Vapur insanları bir koridor halinde yol alırken kendini hemen sol tarafındaki dev beton saksılara dikmek istedi. Denizden havalanıp yüzüne çarpan tuzlu suyla ömrünü tamamlayabilirdi. Ayakları toprağa gömülü, her rüzgârda sağa, sola, öne, arkaya yatarak, savrularak, dönerek ama tek bir noktada sabit kalarak sıkıcı ve dingin bir hayat yaşayabilirdi. Olmadı. Kendini o saksıya dikemedi. Kalabalığın sağa sola dağılmayan üçte biriyle fünikülere giden altgeçide indi. Geçidin iki tarafında sıralanmış dükkânlar yeni açılıyordu. Çalışanlar köpüklü sularla yerleri siliyordu. Ali her gün tam oradan geçerken aynı hayali kuruyordu. Dükkanı olsun da köpüklü sularla yerleri şırıl şırıl silsin. Ya da halısı olsun da bir elinde arapsabunu bir elinde fırça foşur foşur yıkasın. Veya balkonu olsun da kova kova suyu döküp hem ayaklarını hem balkonunu serinletsin. Köpüklü kovalar mekânını geride bırakırken ferah hayallerini de bırakıyordu mecburen.

Hep soğuk füniküler istasyonunda bu sefer tam kalkma saatine denk geldi de fazla beklemedi. Bisikletiyle binip de etrafa rahatsızlık vermemeye çalışan adam,  işe kadar kocasıyla gidip de kocasının yüzüne hiç bakmayan kadın, müdür dedikodusundan bıkmayan grup… Herkes tamam. Hepsi yerinde. Yeniden hızlanan nabzı, zonk zonk zonklayan başı, alev alev yanan yanakları, döne döne böbreğinin arkasına kaçacakmış gibi hissettiği midesi ve Ali yukarı ulaşınca fünikülerden indiler. İşte tam karşıda… O kitapçı. Her gün önünden geçtiği, yollar yarılsa da önünden geçmesem dediği kitapçı. Sadece o mu? Kepenkleri açılmasa, rafları yıkılsa, çatısı çökse ama içinde çalışan kimseye zarar gelmese diye dualar ettiği diğer kitapçılar da az ileride. Hepsinde hangi rafta durduğunu biliyor. İlkinde kapıdan girince hemen sağ tarafta, en üst sırada, ikinci sütunda. Az ilerdeki, daha büyük olanda kapıdan girip aşağı inince tam karşıda kalan rafta en alt sırada. Onun karşısındaki kitapçıda ise girip sağa dönünce görülen iki küçük raftan soldakinde, üstten ikinci sırada.

Kitapçıya girersin, kitabın durduğu rafın önüne gidersin, sırtı görülen kitabı raftan alırsın, otuz sekizinci sayfayı açarsın, üstten beşinci satırda soldan yedinci kelimeyi görürsün. Hatalı yazılan kelimeyi. Anlamını kaybetmiş, kökünü unutmuş, yolunu şaşırmış, ezilip büzülmüş o kelimeyi… Hayır, bunu tekrar yapmayacaktı Ali. Dün ya da önceki gün ya da daha önceki gün yaptığı şeyi bugün yeniden yapmayacaktı. Kafasını önüne eğip o dükkânlar, o raflar, o kitaplar, o satırlar, o kelime yokmuş gibi davranmaya çalışmayacaktı. Bu sefer hatasıyla yüzleşecek ve o defteri kapatacaktı. O kitap o güne kadar iki bin kişiye satılmıştı ve biri bile o kelimenin hatalı olduğunu söylememişti. Zaten hatasız kitap olmazdı. Ali bir insandı ve tabii ki hata yapabilirdi. Hatayı görmezden gelmeye çalışmak sadece topun içinde sıkıştırılan barut gibi sorunu içine içine bastırmak demekti. Ali bugün öyle yapmayacaktı. Hemen füniküler çıkışındaki o dükkâna girip o hatalı kelimeyi bulup o hatayı kabul edip yoluna devam edecekti.

Kolaydı zaten. Kitapçıya girersin, kitabın durduğu rafın önüne gidersin… Yok. Olmadı. Ali içinden fışkırmasından korktuğu endişesiyle hop diye duruvereceğini düşündüğü nefesini zar zor sakinleştirerek kitapçıya arkasını döndü. Ben n’apıcam, ben n’apıcam, ben n’apıcam, her günkü gibi ben n’apıcam diyerek işyerinin yolunu tuttu.

Ali gün boyunca açık tutmak için altmış kez parmaklarıyla desteklemek zorunda kaldığı göz kapaklarını bir saniyeliğine kapattı. Ben n’apıcam. Ben insanım. Ben n’apıcam dedi.

By | 2017-09-12T23:53:50+00:00 Eylül 12th, 2017|Categories: Öykü|Tags: , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bir öykünün okuru, yazarı hakkında ne bilmek ister ki en çok? Kaç yaşında? Nereli? Hangi okullarda okudu? O kelimeleri nasıl bir araya getirdi? O öyküyü neden yazdı ki şimdi? Benim yazdıklarımı okuduysanız aklınıza takmayın bu soruları ve cevaplarını. Bilinmesi gereken belki yalnızca gördüğünüz o öykülerin sizdeki karşılığıdır. Bu satırların okuru kaç yaşındasın? Nerelisin? Hangi okullarda okudun? O kelimeler bir araya geldiğinde ne hissettin? O öyküyü neden okudun ki şimdi?

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: