Ben | Zeynep V.

Ben kendi halinde yaşayan mazbut orta yaşlı teyze de değilim, gençlere heves edip kendini yirmilik sanan hafif çatlak abla da. Komşularla tüm alış-verişim biraz güler yüz, birkaç günaydın ve sağ olun iyiyim olduğu için beni sahiplenip öyle isimler takamadılar. Yani takamamışlar. Mesafemle gözlerini korkutuyor ama nezaketimle kalplerini yumuşatıyormuşum. Alt kattaki evde kalmış kız söylüyordu bunları. Neden bilmiyorum ama bende kahve içmeyi çok seviyordu ve ben de ona karşı çıkamıyordum. Yarım saatlik kahve merasimimizde tek konuşan o oluyor ve yine de ayrılırken bu kahvenin tadı bi senle çıkıyor abla, diyordu. Mahallenin kadınlarının dedikodusundan şikayet edip, o dedikodu alemlerinden çıkmayan bir kız işte.

İsmi Gülen. Liseden sonra okumamış. Okutmadıklarından değil, kendi istememiş. Bir nişanlısı olmuş ama belki de hayatının tek doğru kararını vererek ayrılmış. Yaşı 35’i geçince de evde kalmış kızlar cemaatine kabul edilmiş. Bu ismi ona mahallenin kadınları takmış olsa da kendisi de böyle anılmaktan hoşlanıyor. Hayatta ilk kez bir sıfatı hak ederek aldığını düşünüyor galiba.

Gülen’in babası o küçükken ölmüş ve annesi ile yalnız kalmışlar. Arada sırada hallerini soran annesinin teyze oğlundan başka da kimseleri yokmuş.  Böylesi daha iyi aslında, diyordu Gülen. Karışan yok, bulaşan yok. Annesi güç bela emekli olmuş, geçimlerine yetecek kadar aylığa kavuşmuşlar. Kadının uzun zamandır tek derdi gözlerini kapatmadan önce kızını hayırlı bir yere gelin vermekti. Gülen de yolunun bu olduğunu kabullenmişti. Okumakta ve çalışmakta gözü olmamış bir kızın aslında sadece babasından kalan aylıkla yaşayabileceği fikri yerine kamunun uygun gördüğü gibi hayırlı bir evlilik yapmak fikrine sıcak bakmaya başlamıştı.

Kahve seanslarının baş konusu da çoğunlukla Gülen’in muhtemel kısmetleri üzerine kuruluyordu zaten. Babasının eski bir arkadaşının yeğeni görüşmek istemiş, annesi ondan hayır gelmez demiş; annesi bir arkadaşının kayınbiraderine vermek istemiş de müstakbel damadın annesi beğenmemiş. Her kahve seansında tamamen farklı bir ailenin oğlundan konuşup hepsi de kocası olabilirmiş gibi düşünen ama aslında hiçbirinin karısı olmak için hevesli olmayan bir Gülen.

Hep böyle umursamaz değilmiş aslında. Lisedeyken sağlam aşık olmuş ama oğlan yüz vermemiş. Ulaşamadıkça içinde büyüyen dev, ruhunu tırmalaya tırmalaya Gülen’i hissizleştirmiş. Annesinin nişanladığı oğlanla birlikte herkese tek bir defa bahşedilen aşık olma hakkını yanlış adamla harcadığına inandığı için konuya müdahil olmamaya karar vermiş.

Nişanlısından ayrılması da bu nedenle ondan beklenmeyen bir hareket gibi gelmişti bana. Madem artık umursamıyor niye evlenmemiş ki o adamla? Ben sormadan kendi anlattı o konuyu da hayatıyla ilgili her ayrıntı gibi. Ayrılmasının tek nedeni varmış: korku! Adam o kadar kıskançmış ki kendi kuzenleri ile sokakta karşılaştığında Gülen’i arkasına saklar, sokakta gülümsemesini yasaklar, insanların okula ve işe gidiş-dönüş saatlerinde sokağa çıkmasına kızarmış. Gülen de tüm kurallara riayet eder ve ses çıkarmazken televizyonda bir cinayet haberi görmüş. Kocası, kadını büfeden tost alırken büfeciye gülümsedi diye oracıkta bıçaklamış. Gülen kadının vesikalık fotoğrafını gördüğü ekrana bakarken nişanlısından kurtulmaya karar vermiş. Gün be gün değersizleşen ruhu adi bir ekmek bıçağıyla bedeninden çıkartılmasın diye. Bu ayrılıkta en büyük desteği annesinin teyzeoğlundan görmüş. Gülen’e sahip çıkmış, oğlanın gözünü korkutmuş ve kızdan uzak durmasını sağlamış.

Geçen haftaki kahve gününde yarından ne beklediğiyle ilgili aynen şöyle söyledi Gülen, bana kalırsa bilgelik dolu ama kendisine göre oldukça masumane şekilde: Ben o çağlamalardan, coşmalardan, taşmalardan, dolu bardaklardan, kalkan kupalardan, altın madalyalardan istemiyorum abla. Tek dileğim i’si uzun bir dinginlik. Dingiiinlik. Ovanın genişliğinde, mavinin taa en içinde, yaprağın kılcal damarlarında olur ya, işte ondan. Zaten biliyorum ben o coşmaların, koşmaların sonunu. Sonu morluk. Düğün telaşında gelinlik provasındaki genç kızın dizinin morluğundan, babasının arabasını kaçırmış da parmağı kapıya sıkışmış çocuğun elinin morluğundan, tüm unlarını, umutlarını elemiş unsuz, umutsuz ve eleksiz kalmış kadının gözünün morluğundan. Beni kendi halime bıraksalar aslında mutluyum ben. Televizyonda gördüğüm aşkların gerçek olmadığını biliyorum. Şu sokakta oturan kadınların hiçbirinin kocasıyla mutlu olmadığını da biliyorum. Kendi kendime hayat boyu yeteceğimi de biliyorum ama insanlara bunu anlatmak, evlilik fikrini kabul etmekten de zor. Onun için artık çabalamıyorum. Ne derlerse yapıyorum. Nasıl olsa kendim de aşık olsam, başkaları da bana ‘hayatımın erkeği’ni layık görse sonuç aynı.

Gülen gelip konuşup konuşup gidiyordu dedim ya. Aslında Gülen beni konuşuyordu. Sanırım onunla arama set çekmememin sebebi buydu. Gülen kendi derdini dökerken beni rehabilite ediyordu. Bazen de çok güldürüyordu. Mahallelinin dedikodularını ve işin aslını aktrist edasıyla canlandırıyor, benim gülümseyişim gözlerini ışıldatıyordu.

Zaman zaman oturup düşünüyordum Gülen gibi bir kız için hayatın nasıl şekillenebileceğini. Herhangi bir hevesi ve umudu olmayanları hayat nereye süpürür acaba diye kendi kendime sorarken kendimi, kendime bakar buluyordum. Çok hevesli, eğitimli, azimli, umutlu ben nereye sürülmüştüm ki Gülen’in akıbetini merak ediyorum? Hayat hep şaşırtarak hiç şaşırtmıyor artık beni.  Doğru bildiğim ne varsa çöpe attım, acıdığım insanlardan alemin sırrını aldım. Gülen de bu sırrı paylaşanların en saf, en temiz hali. Tek derdi nefes alıp vermek. Düşünüyorum da biz ne için didindik bunca zaman. Daha sağlıklı, daha zengin, daha mutlu nefes alıp vermek için değil mi? Gülen alabiliyor işte nefesini okumadan, çalışmadan, evlenmeden.

Gülen kendi hayatını yaşamayı hepimizden iyi biliyordu ama hayatı masal kadar çabuk bitti. Neden mi? Minibüste yanına oturan adam ona dokunabilecek hakkı kendinde gördüğünde Gülen şikayet etmeden,  çabucak minibüsten indiği için peşine takılıp ara sokakta sonu cinayetle biten bir masal yazdığı için.

By | 2017-08-29T12:03:48+00:00 Ağustos 10th, 2017|Categories: Öykü|Tags: , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bir öykünün okuru, yazarı hakkında ne bilmek ister ki en çok? Kaç yaşında? Nereli? Hangi okullarda okudu? O kelimeleri nasıl bir araya getirdi? O öyküyü neden yazdı ki şimdi? Benim yazdıklarımı okuduysanız aklınıza takmayın bu soruları ve cevaplarını. Bilinmesi gereken belki yalnızca gördüğünüz o öykülerin sizdeki karşılığıdır. Bu satırların okuru kaç yaşındasın? Nerelisin? Hangi okullarda okudun? O kelimeler bir araya geldiğinde ne hissettin? O öyküyü neden okudun ki şimdi?

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: