Çığlıkları duyduğunda çorbayı karıştırıyordu, şaşırdı önce, bu sesler nasıl bu kadar yakından gelebiliyordu ki? Sekizinci kattaydılar ama bahçe çok aşağılarda değil de sanki hemen pencerenin önündeydi.

Çorbanın altını kıstı ve ürpererek pencereden başını uzatıp aşağı baktı, kaynayan bir kalabalık gördü, sesler bu kalabalıktan yükseliyordu. Ne olduğunu anlamaya çalıştı, korkarak boynunu biraz daha uzattı, yerde yatan biri mi vardı? Ayaklarının altından yer çekildi sanki, yerde yatan biri vardı. İçeride televizyon izleyen oğluna; Sen burada kal, sakın pencereye yaklaşma! Aşağı nasıl indiğini hatırlayamadı sonradan, asansörü mü kullanmıştı yoksa sekiz katı koşarak mı inmişti hatırlamıyordu. Ocağı bile kapatmıştı, bu ayrıntı onu çok şaşırtacaktı.

Nefes nefese kalabalığın yanına vardığında çığlıklar daha da yoğunlaşmıştı, yere yayılmış bukleli saçları gördü önce, sonra da küçük bedeni, üzerinde kırmızılı mavili eşofman. Algılamaya çalıştı, uğraştı, baktı baktı ve sonra gördü, komşusunun küçük oğlu.

Allah Allah, az önce uğurlamıştı onu, oğluyla bilgisayar oyunları oynamışlardı, içeriden gelen çocuk kahkahalarına keyifle kulak vermiş, onlara portakal suyu ve kek ikram etmişti. “Ayşe teyze!” demişti çocuk, “Bana bir gün kıymalı börek de yapar mısın?”, “Tabii” demişti o da “Seve seve yaparım çocuğum.” Bütün bunlar az önce olmuştu, en fazla bir saat önce. Sonra bakıcısı zili çalıp çağırmıştı çocuğu, ödevlerini bitirmesi gerekiyormuş, annesi işten gelene kadar o ilgilenecekmiş. Ama şimdi ne yapıyor ki yerde? Ne yapıyor ki yerde?

Havada “Düşmüş, hayır atlamış” sözcükleri uçuşuyor, kim düşmüş, nereden atlamış, ne oluyor?

Çekilin, diye bağırdı kalabalığa, Kenara çekilin! Çömeldi küçük oğlanın yanına, sarılacak, kucaklayacak, “Tamam, geçti” diyecek, çocuk göğsüne sokulacak onun, biraz ağlayacak, sonra sakinleşip susacak, canı yanan çocuklar hep böyle yapar, yapmaz mı?

Kalabalık gittikçe artıyor bir yandan, çığlıklar da artıyor. Susun diye bağırmak istiyor, ama sesi çıkmıyor, sesi boğazında kalıyor, boğazı düğüm düğüm. Çocuğun gözleri aralık, arkasında bir yere bakıyor. Tamam, diyor, tamam yavrum, annen şimdi gelecek.

Ellerini avuçlarının arasına alıyor, buz gibi eller, tabii, diyor kendi kendine, üşümüş yavrum, bu saatte hava soğumaya başlıyor.

Çocuğun nefesi belli belirsiz, seviniyor neye sevindiğini bilmeden. Birden fark ediyor, kan yok, hiç kan yok, olması mı gerekir onu da bilmiyor ama kan olmamasına da seviniyor, küçücük elleri daha sıkı tutuyor, hiç bırakmak istemiyor…

Parmaklarının ucunda, ince bileklerde atan kalbi fark ediyor sonra, daha çok seviniyor, tabii ya diyor kendi kendine, çocuklar çok güçlüdür aslında, kalbini sevdiğim çocuk, dayan diyor, annen şimdi gelecek.

Annen seni tam acıyan yerinden öper, tam acıyan yerinden… Anneler öpünce geçer, hep öyle olur, anneler acılarını alırlar çocuklarının, kendi yüreklerine koyarlar, hep öyle olur.

Ambulans, diyor birileri, çabuk ambulans çağırın!

İnce bileklerde kalp atıyor. Avuçlarında atan kalbi seviyor, çocukların kalbi kuvvetlidir.

Çok önceleri kendi vücudunda fokurdayarak atan ikinci kalbi hatırlıyor birden. Nasıl da istekliydi atmaya, nasıl da heyecanlıydı, tam iki ay bedeninde iki kalp atmıştı, tam iki ay.
Ama sonra susmuştu o ses, fokurdamaktan vazgeçmişti, bebeği vazgeçip geri dönmüştü. Olabilir demişti doktoru, özellikle ilk gebeliklerde rastlanan bir durumdur. Ama o kalbin neden sustuğunu hiç anlayamadı, çok ağladı, canı çok yandı, sonra kabul etti, ne yapsın.

Ama şu an avuçlarında atan bu kalp hiç susmayacaktı, susmamalıydı, yoksa annesine ne derdi? Annelere ne denirdi?

Atlamış, dedi birisi, çok bilgisayar oyunu oynuyormuş, etkilenmiş!

Susun, diye bağırmak istedi yine, susun, konuşmayın, biz annesine ne diyeceğiz, onu düşünün! Ama yine sesi çıkmadı.

Keşke hiç yollamasaydı çocuğu eve, ödevlerini sonra da yapar, deseydi bakıcıya, keşke o kıymalı böreği hemen yapsaydı, çocuk pişmesini bekleseydi, sonra hep beraber yeselerdi. Bu arada annesi de gelirdi zaten, çocuk annesine kaç dilim börek yediğini anlatırdı, şişmiş göbeğini gösterirdi, anne oğul birlikte çok gülerlerdi, annenin tüm yorgunluğu uçuverirdi, havaya kahkaha kokusu sinerdi.
Niye sormadım ki ben? Sessiz bir çığlık attı içinden, bilgisayarda hangi oyunu oynadıklarını niye sormadım ki, göz ucuyla da olsa niye bakmadım ki ne oynadıklarına, niye mutfağa geçip akşam yemeğini hazırlamaya koyuldum ki, ne işim vardı mutfakta, ah ne işim vardı benim mutfakta?

Başını kaldırıp yukarı baktı, nefesi kesildi.

Ne işin vardı pencerede çocuğum? Hiç korkmadın mı? Çok mu korktun? Artık korkma, annen gelir şimdi, annen korkunu da alıverir bir çırpıda, alır kendi yüreğine koyar, anneler hep öyle yapar…

Kalbin sesini sayıyordu avuçlarında, bir iki üç dört… Dakikada kaç kez olması gerekiyordu? Çabuk biri söylesin, bir kalp dakikada kaç kez atar? Çocuklarınki daha mı hızlı atar? Çocuk onlar, daha hızlı atmalı, mutlaka daha hızlı atmalı. Biri söylesin, çabuk…

On, dokuz, sekiz, yedi…
Buklelerinde hiç kan yok ama boynu neden o kadar eğri duruyor, ağrıyacak. Hava çok soğuk, bu eşofman ince, karnı tok ama üşüyecek, hava soğuk, boynu da ağrıyacak…

Altı, beş, dört…
Bilekleri ne kadar da ince, balık yağı vermeli bu çocuğa, evet, annesine söyleyeyim.
Daha sıkı tuttu incecik bilekleri, avuçlarındaki o bir nefeslik hayatı.

Üç, iki…
Susma, sakın susma, sen vazgeçme, sen geri dönme…

Ben şimdi annene ne diyeceğim çocuğum?
Ben şimdi annene ne diyeceğim?
Annelere ne denir?