Bir Çocuğa Sığmış Meğer Dünya | Fulya Engin

Uzun zaman oldu yazmayalı. Ne anlatmalı, neresinden başlamalı. İyisi mi anlatılacak her şeyi bir kenara bırakıp, içimde değişen çocuk algısını anlatmalı. Kırık bir aşka, insan nasıl yanılır, ne olur da umut kanayan bir yaraya dönüşür ve her şeye rağmen hayat nasıl olumlanır, tüm bunlara daha sonra da gelebilirim çünkü. Şimdilik manalısına değinmeli, hak etmezler için dili de, nefesi de bundan böyle eskitmemeli.

Neden bilmem, kendimi bildim bileli çocuk sahibi olmak istememişimdir. Yanlış. Aslında neden biliyorum. Evvela psikoloji nedir bildiğimden istemedim. Bir çocuk büyütecek kadar olgun duyamadım kendimi. 20’lerimdeydim, arkadaşlarım hızla doğuruyordu, bense Irvın Yalom okuyor, şiir yazıyor, otostop çekip kıyıları geziyordum. İsyan bayraklarının altında dünyayı, insanı, hikayemi en çok da var ettiği beni tanımaya gayret ediyordum.

30′larıma geldiğimde çocuğa yeniden baktım ve bu kez de sorumluluğundan caydım. Tercihlerim, korkularım, biraz da toplumumuzda ebeveynin kadınına yüklediği roller beni çocuk yapmaktan uzak tuttu. Çocuk anneden kadınlığını, özellikle de bireyselliğini ve özgürlüğünü götüren, uzunca bir süre durmadan çiş ve kaka yapan, beş dakikalığına bırakıp tuvalete dahi gidemediğin bir çeşit kısıttı gözümde. Öyle söyleniyordu. “Çok zor ama çok seviyorsun”, “insan artık kendisi için yaşamıyor, varsa yoksa çocuğu oluyor”. Demek ki sevgisi paketle bir veriliyordu ki bakarken delirip, “istifa ediyorum annelikten” diyeme, isteniyordu. Üstelik bu öyle bir solukluk bir yolculuk da değildi söylendiğine göre. Yaşı kaç olursa olsun çocuk senin olmaya devam ediyordu. İnsan ömür boyu anne kalıyor, kendini değil çocuğu düşünüyor, kendininkini değil başkasının hayatını yaşıyordu. Eh, bu durumda hormonel dönüşümden ve ömür boyu adanmadan korunmanın yolu bana göre açıktı; 1: hamile kalma 2: kaldın diyelim, doğurma. Daima kendinle kal. Daima kendini yaşa. Bu kadar basitti. Özgür ol. Kendin ol. Kendinin ol. Anne değil, kadın ol. Kadından da önce, Fulya ol. Prensibim buydu öykümü kurarken.

Kardeşim doğduğunda yedi yaşındaydım. İlk görüşte aşktı benimkisi. Hatta ilk duyuşta aşk… Daha doğmadan onun için hazırlanan yatağa uzanır, neye benzeyeceğini, ne kadar güzel olacağını düşünür, gerektiğinde onu nasıl koruyacağımın, seveceğimin hayalini kurardım. Tek koşul vardı: kız olması. Yanılmadım. Dünyanın en güzel kardeşiydi benimkisi. Hem kız olmuştu hem de dualarımdaki gibi kara göz ve uzun kirpikler koyulmuştu. Hastanede getirip kucağıma verdiler, bir süre sonra yatırmak için geri almak istediler. O anı bile bugün gibi anımsarım. Beş dakikalığına bile ayrılmak istememiştim ondan. Konuyu dramatize edip ağlamıştım hatta elimden aldıklarında. Kafasında fırfırlı şapkası, minicik bedeni, pembe, yokluğa aranan dudakları, o kirpikli gözleri, süt kokan elleri ile bir aşktı tam bizimkisi. Hemen anlamıştım, bizim bebeğimiz başkaydı. Diğer çocuklardaki anlamsızlık, saçmalık durumu onda yoktu. Büyüdükçe de hiç yanıltmadı üstelik. Hep güzel huylu oldu. Ne edepsizlik etti, ne kıskançlık, ne ispiyonculuk… Ufak ufak büyüdü üstelik. Her bedeni ayrı bir güzellikte birden çok çocuk oldu. Hepsini ayrı sevdim, ayrı izledim. Başka insanların kardeşlerinde olan kardeşe kızmaya yarayan ne varsa benim kardeşimde hiçbiri yoktu, anlaşılan kirpik koyarken, huy güzelliği koyarken kötüler unutulmuştu. Bana göre Çiğdem başkaydı. O diğer çocuklar gibi değildi. Tam bir istisnaydı ve bu çok netti. Böylece başka çocuğa hiç gerek kalmıyordu. Şimdi anlıyorum. Ben var sayıyordum ki benim kızımı annem doğurmuştu ve o çok güzel olmuştu.

39 yaşında teyze oldum. Kardeşim doğurdu. Hiçbir şey anlamadım. İçimi yokladım yokladım, bir his bulamadım. Kundakta, ağlayan, çok seveceğimiz söylenen bir adet çiş ve kaka makinesi olmuştu kendisi. Annem deli divane olurken, ben başına gidip gidip “yani evet işte bebek” diyor ama eve gelince unutuyordum. Üstelik kardeşimi de çok yormuştu bu yeni konuk. Görmüyor, bakmıyor, konuşmuyor, parmağımızı bile tutmuyordu henüz. Bu anlamsızlık hissi ta ki Buse belirene kadar devam etti. Sonra o küçücük bedenin içinden bir insan, bir dünya çıkageldi. Arzuları, tercihleri, karakteri, zekası, huyu ve o inanılmaz masumiyeti ile bir!

İlk defa aşık olduğumu hissettiğim an, onda o masumiyet ile eşsiz zekanın, öğrenme kapasitesinin ve aynı zamanda kırılganlığın varlığına tanıklık ettiğim andı. Duştan çıktım. Saçlarımı tarayıp kurutmaya başladım. Yanıma geldi. Yüzünde tarifsiz bir heyecanla saçlarımı ellerine alıp sevdi. Tarağı elimden aldı ve taramaya başladı. Yürümeye yeni başlamıştı. Arada saçlarımı ağzına götürüp öptü. Saçımdaki nem dudağına değdiğinde heyecandan titredi. Aynı anda yoldan geçen arabaların havalı kornasından ürküyordu. Onun için dünya yepyeni, her eylem kendi içinde mucizevi, bir o kadar büyüleyiciydi. Neleri yitirdiğimizi gördüm yüzünde. Budizmde tariflenen anın neşesini kucaklamayı, normal ve gerçek diye addettiğimiz en basit eylemlerin dahi aslında nasıl birer mucize gizlediğini… Yardım almadan yürüyemeyen bebeklerin nasıl olup da büyüyüp, kısacık öykülerinde uzaya roket fırlatır hale gelebildiğini yani insanın merakını, zekasını ve hünerini… Ve tüm bunlar aynı anda vücut bulurken bir korna sesinden irkilen bedenini. Zıtlıkların aynı potada eriyişini… İnsanın mucizesini… Bir çocuğun saflığını ve öğrenme kapasitesini ve kırılganlığını gördüm.

Anladım ki bir çocuk büyürken ona rehberlik etmek, bizi bize ulaştıran bu büyülü yolculukta aniden geriye gitmeye yarıyordu. İnsan bir çocukla kendine tanık oluyordu. Oluşumuna. Var oluşun pembe deliğinden geçmekti iğne iplik gibi.

Bu tanıklık bana gösterdi ki, o özellikler sandığım gibi tek bir çocukta değil, tüm çocuklarda var aslında. Çocuk denen varlık insanın prototipi. Ham maddesi, hamuru, özü, sevgisi… Buse çıkageldiğinden beri diğer çocuklardaki güzelliği, aynılığı fark ettim ben. Büyürken biz onların elinden tutuyoruz ya hani, büyümesine yardımcı oluyoruz sayıyoruz kendimizi hani… Oysa anlıyorum onun sayesinde asıl büyüyen, önyargılarını aşan, göremediği güzellikleri gören, çocuk nedir anlayan benim şimdi. Büyüyorum yani.

Meğer onlardaki, yani özümüzdeki saflığın yüzü suyu hürmetine dönüyormuş bu koca dünya. Bir çocuk çok şeymiş. Kendini sevip anlamakla, sevememek anlayamamak arasındaki farkı doğuruyormuş bir çocuğa bakıp da görebildiklerin ya da bir türlü göremediklerin.

İyi ki varlar. Hep olsunlar da.

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: