Bir Fincan Ihlamur | Özge Ç.

Yağmur ha yağdı ha yağacak, hava iyice kapandı. Böyle günlerde fena olurum, kasvet basar içimi. Hayırlara vesile olsun derdi babaannem, olsun da böyle havalardan kime hayır gelmiş? Evin içi bile karanlık, mecburen ışığı açtım. Melahat Hanım görseydi kesin laf ederdi gündüz vakti lamba mı yakılırmış, idareli yaşamayı öğrenmeliymişim…Oğlan yağmura yakalanmaz inşallah! Bırakmalı bu uğursuz yağmurla, Nemrut Melahat’ı da mutfağa girmeli. Ahmet şimdi okuldan gelir, yemeğini hazırlamalı, acıkmıştır. Bir an önce yedirmeli yemeğini, sonra tekrar okula gidecek. Ayşenur da kayınvalidesine. Her zamanki gibi! Melahat Hanım, sabah erkenden arar, o günün talimatlarını bildirir. Bu sabah da bet sesiyle ahizenin diğer ucundaydı:

-Konu komşu Beyhan Hanımlara nişan mübareğine gidilecek. Sen de gel.
-Oğlanı okula göndereyim, giyinir gelirim.
-Günler kısa, kış şimdi, erken gidilir erken gelinir. Yanında iş getirme çok oturulmayacak. Geç kalma.

Ona da tamam. Yoğurdu dolaptan çıkarmalı, oğlan gelene kadar ısınsın, pilavla yer. Kuru fasulye de var hem de etli. Pilav üstü kuru, Kemal de çok sever.

Buzdolabının önüne ne zaman gelse; üstündeki tek resme bakar, hidayete eren dervişler gibi yüzü aydınlanır, gülümser. “Oğlum, Ahmetim’’ diye mırıldanır. “Daha dün gibi o bebek halleri, ne zaman büyüdü? Hatta bu resme kızıyor. Artık büyüdüm, bunu kaldır diyor.’’ Ama bilmiyor ki annesi nasıl mesut oluyor bu resme bakınca, o kokuyu hatırlayınca. Ana oğul baş başa kalırlar, kimseler giremezdi aralarına. Minik Ahmet, anasının memesine gömülür, orada uyurdu. Yavrusunun kokusunu içine çeker, oğlum kuzum Ahmetim diye bağrına basardı, kimse bir şey diyemezdi. Bu fotoğrafa da ondan bakar, burada biraz daha kalsın, varsın, kızsın Ahmet.

Oğlan,  akşama kakaolu kek istemişti. Bugün Cuma, geç yatar, yarın tatil nasıl olsa uyur, anasının kuzusu. Akşam için kek yapsaydı annesi, televizyon seyrederken çayla içselerdi. Sanki diğer günler farklıydı. Kemal her gece kanepeye uzanır, televizyonun dibine düşerdi. Biraz kapatsa, oğlan ders çalışsa, sobalı evleri, diğer oda soğuk, üçü aynı odadalar madem, televizyon seyretmeselerdi. En fazla bir saatliğine kapatırdı. O zaman da kanepede uyur kalırdı. Sanki tüm gün taş taşıdı. Onun kıçı sabahtan akşama kadar yer görmez, akşam da oturmaz mısır patlatır, meyve soyar, çay demlerdi. Otursa da oturamaz öyle boş boş. Örgü örer, dantel yapardı. Sonra televizyon gene açılır, sesini kısar. Kemal niye açtın demesine kalmaz, oğlan: “anne dersim bitti derdi.” Anında baba oğul ittifak kurarlardı: “Daha 4. sınıf, benim oğlum için bunlar çocuk oyuncağı.”

Zil çaldı,  hah işte oğlan geldi.
—Anne çok acıktım.
—Oğlum yemek hazır, sana kuru fasulye yaptım. Etli, tam istediğin gibi.
—Kek?
—Fırında oğlum. Akşam yersin. Anasının kuzusu.
—Öf anne ya, ben bebek miyim öyle öpme.
—Peki kızma.
—Anne boğazım ağrıyor.
—Ihlamur yapayım sana iyi gelir, hem ısınırsın annem.
—Ama içine limon da koy. Annee! Telefon çalıyor
—Tamam, bakarım sen yemeğini ye.

Kaynanası irmik helvası yapmış, Ahmet severmiş, gelsin okula gitmeden önce yesinmiş… Şu daracık vakit ancak yemeğini yemesine yetiyor. Yürüyerek gidiyor, ucu ucuna yetişiyor anne desem, diyemem ki. Diyemem. Manifatura dükkânı artık pek kazandırmıyor. Zaten dükkân da onun. Oturduğumuz ev de onun. Bunu daima hatırlatır, yabancı insanların yanında söylemekten hiç çekinmez. Sanki oğlu değil, sürekli ezer Kemal’i. Nerden çıktı şimdi irmik helvası. Yesin yemeğini, ısınsın sobanın yanında, biraz dinlensin. Yağmur da yağıyor. Babaannesinden kalma büyük siyah şemsiyeyi alır oğlunu okula götürür. Islanmasın sonra yesin helvasını.

—Anne, yağmur çok yağıyor, oğlanı okula ben götüreceğim, sonra gelsin. Olur mu bu soğukta yolu uzatmayalım.
—İyi.

Buz gibi bir sesle kapadı telefonu. Buz gibi. On gün lafını eder bunun. Etsin. Gıybet etme der babaannem. Allahım sen büyüksün.
Masayı toplamalı bir an önce. Bulaşıkları yıkamalı. Hah ıhlamur da oldu. Sıcacık. Şifa niyetine içsin kuzum. Zil çaldı. Bu saatte hayırdır. Balkondan bakayım. Aaa Kemal gelmiş. Allah Allah o öğlenleri gelmez. Şimdi niye geldi ki. Yukarı çıktı. Yüzü asık:

-Niye anneme karşı geliyorsun, torununu çok seviyor. Yaşlı haliyle irmik tatlısı yapmış. Aşağı mahalleye gidecek ne var bunda?

Söylendi de söylendi. Okula arabayla götürecekmiş. Öylece baktım. Ağzımdan tek kelime çıkmadı. Benzin pahalı olduğundan arabayı pek kullanmaz, evin önünde durur. Zaten iyice eskidi bazen yürümüyor. Frenleri de pek sağlam değil. Anası arabayla getir bize, sonra da okula bırak hem ıslanmaz, böyle yağmurlu havalarda oğlanı yayan göndermeyin şeklinde talimat vermiş. Ben götürecektim oğlumu kabanımın altına sarıp siyah büyük şemsiyeyi de aldım mı, diyecektim ki sus emrini aldım.  Kuzum gel seni bir kere öpeyim. Beni bu odun azarlasın, anası laf etsin diye mi doğurdu anam. Boğazımda bir yumruk, dokunsalar ağlayacağım. İçimde bir sıkıntı var, daralıyorum. Yağmurlu havalarda kalbim sıkışır.

—Oğlum gel bir kez öpeyim.
—Öf anne ya!
—Ne olur, kuzum benim.
—Tamam, anne ya üzülme bu kadar, okula gidiyorum iki saat sonra geleceğim.

Ah anasının kuzusu limonlu ıhlamur istemişti, az şekerli irmik helvası değil. İçemeden gitti. İnşallah oğlan hasta olmaz, yüzü biraz solgundu.  Tavuk sulu, ekşili çorba yapmalı akşama, canına can gelir garibin.  Sobanın yanında oturacaktı, ısınacaktı… Ziyan olmasın ıhlamur, dökülmez, günah. Hem dinlenirim biraz, hem de sinirim yatışır. Bu gürültü de ne? Hay aksi, fincan elimden nasıl düştü anlamadım, mutfak da battı, Ahmet’in en sevdiği kupaydı bu. Kaşla göz arasında, tuz buz oldu. Lanet olsun.

Dışarıda kızılca kıyamet kopuyor. Kavga falan mı çıktı acaba? Kesin astsubay pazarcılara fırça çekiyordur. Onun yerine araba bırakamaz kimse, belediyenin yolu değil kendi tapulu malı sanki. Zil çalıyor. Kim bu? Böyle alacaklı gibi hiç aralıksız zile basıyor.

Sokağın sonuna yaklaşınca, köşeyi dönmeden, “babaaaa kedi’’ diye bağırdı çocuk. Dalgın babası farkında olmadan frene bastı. Emektar araba, bu fevrilikten hoşlanmadı ve kaydı. Direksiyon sert, ne kadar çabalasa da zamanında döndüremedi. Tekerleklerin hızına yetişmek mümkün değil. Korkunç bir ses duyuldu, ardından gök gürledi. Kıvılcımlar çıktı, beyaz torosu parlak ışıklar sardı, camlar, tuz buz olup yağmur suyuna karıştı. Her şey bir anda oldu. Yağmur yağarken, göz açıp kapamadan.

Komşum Zehra’nın sesi bu,  bağırıyor;

-Ayşenurrrrrrrrrrrr !!!!!!. Acı bir feryat inletti bütün sokağı.  İçimden bir şey koptu. Nefes alamıyorum. Zehra bir şeyler söylüyor anlamıyorum. Kulaklarım uğulduyor. Bir çırpıda merdivenlerden iniyorum, yalınayak sokağa fırlıyorum.  Sanki tüm sokak bana bakıyor. Köşede kalabalık toplanmış. Biri beni tutuyor. Bir şeyler söylüyor anlamıyorum. Yürüyor muyum koşuyor muyum bilmiyorum. Gözlerim kararıyor.  Bizim araba değil mi o? Ahmet sana arkaya otur demem mi? Başı düşmüş öne. Yüzü sıcacık, bembeyaz. Ihlamur yaparım sana geçer annem. Hele sen bir bak bana. Hele bir bak…

 

By | 2017-11-12T21:55:11+00:00 Ağustos 10th, 2017|Categories: Öykü|Tags: , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
İçimde büyüyorlar albayım. Hepsi aynı anda konuşuyor, albayım. Delilerden sen anlarsın, konuş onlarla. Hikmet tane tane anlatıyor, “Kelimeler albayım diyorum, kelimeler bazı anlamlara gelmiyor işte.” Ardından sahneye Tolkien giriyor ve büyük bir ihtirasla Khalessi, ejderhasına komut veriyor: “Dracaryus” Dizlerini göğsüne çekerek oturan Küçük Prens’in çok derinlerden gelen sesini duyuyorum. Biraz sitem, biraz yakarışla dolu: “Tüm yetişkinler bir zamanlar çocuktu ama sadece çok azı bunu hatırlar.” diyor, ağlamak istiyorum. Sabaha kadar Sait Faik okuduğunu söyleyen John Berger; “Görmek ideolojik bir gerçektir” diye lafa karışıyor. Gözün gördüğünü çekemiyoruz diye saçmalıyorum. Tıpkı sizin gibi perşembeleri sevmiyorum ve Maria Pauder’i unutamıyorum. Birden amirimle Neşet Baba’ya kadeh kaldırıyorum. Hep berber meyhanedeyiz. Dedektiflerin piri Dupin: “Rue Morgue cinayetlerini çözebildiniz mi?” diyor. Çok yorgunum bekleme kaptan… İçimde şarkılar, sesler çoğalıyor. Beni yavaş yavaş ele geçiriyorlar albayım.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: