“Burada dikilip durmasana!”
Suratı bunu söylerken buruştu, bir eli havada avucu açıktı ve yürümesinde tek bir ritim bile kaçırmamıştı. Kafasını kendisi gibi kırmızı, vizörü geniş bir fötr şapka takan, üstünde ise grinin tonlarında takım elbise bulanan kişiye geri çevirdi ve söylendi; sesini hiç alçaltmadan, “Ne diye sürekli Merkez’e geliyorlar anlamıyorum. Burada değil işte!”

Merkez… Buraya verilen isim buydu. Burada olup, az önce terslenmeye maruz kalan için de verilen isim: Kişi. Bu insan hakkında daha fazla ipucu veren bir isme ihtiyaç yoktu. Herhangi bir kişi, yalnızca bu bahsedilen; Kişi…

Terslenmenin verdiği idrak bozukluğundan kısa bir süre sonra sıyrıldığında, çevresinin ve İnsancığın çarpmasından dolayı bacağında oluşan sızıyı hissetti. Bacağını hafifçe sıvazladı: İnsancıklar çok kısa boyludur ve hepsi birbirlerine benzer. Hepsinin de boyları Kişi’nin yalnızca beline kadar gelebiliyordu. Bir bakıma birbirlerinden ayırt edilemezler. Sadece bazıları kırmızı şapka takarken, diğerleri mavi ve onlardan geriye kalanlar da yeşil şapka takarlar. Bu renkler, grinin açıklı koyulu tonlarındaki takım elbiseleriyle zıtlık içindeydi. Ve Merkez… Merkez, her şeyi daha da ilginçleştiriyordu. Bembeyazdı. Pürüzsüz, lekesiz, saf… Zemin beyazdı, ne kadar sert basarsanız basın kirlenmiyordu. Duvarlar beyazdı, elinizi ne kadar sürerseniz de tek bir parmak izi kalmazdı. Tavan; uçsuz ve bucaksızdı. Beyaz sonsuzluğa kadar uzanıyordu.

Kişi başını kaldırıp bunu fark ettiğinde, ince saydam tüpler içinde bu beyaza doğru yükselen birbirinden farklı renklerdeki asansörleri de gördü. Her renk asansör vardı; hardal sarısı, narçiçeği, mint yeşili, fuşya, haki, kavuniçi, magenta, cyan, saks mavisi ve daha nicesi. Zeminden tavana yükseliyor ve tavanın sonsuzluğundan gözden kaybolana kadar dört bir yana dağılıyorlardı.

Bu asansörler Kişi’nin belki bildiği belki de bilmediği yerlere doğru gidiyordu ama asansörlere binenleri görebiliyordu. Uzun ince koridorlar halinde tasarlanmış bu Merkez’de sağlı sollu duran asansör kapılarının önünde, insancıklar belirli sıralara giriyordu.

Kişi hala asansörlere doğru akmakta olan İnsacıklar nehrinin içinde dikiliyordu. Biliyordu ki onu buraya bir şey getirmişti; bir anda burada var olmamıştı. Neler döndüğünü, bu İnsancıkların ne olduğu ve asansörlerin nereye gittiğini anlarsa, kendi cevaplarını da bulabilirdi belki. Yanından hızlı adımlarla geçmekte olan İnsancıklara sormaya başladı.
“Affedersiniz, burası neresi acaba?” bir mavi şapkalıya bunu sordu.
“Pardon, asansörler nereye gidiyor?” bir yeşil şapkalıya bunu sordu.
“Rahatsız ediyorum ama burada ne yapıyorsunuz?” bir kırmızı şapkalıya bunu sordu. İnsancıklar o kadar acele içindelerdi ki hiçbiri durup Kişi’ye bakmadı bile.

Kişi bel seviyesinde akıp gitmekte olan İnsancıklar arasından umutsuzca sıyrılıp kendini kısmen karmaşadan uzak bir yere atmayı başardı ve sırtını beyaz duvara yaslayarak durdu. Kimse durup onunla ilgilenmiyordu. Ona çarpan kırmızılının haricinde varlığının fark edildiğine dair başka kanıt yoktu.

Dağılmış kafasındaki parçaları bir araya getirmeye çalıştı. Bir yandan bunların hepsi ona tanıdık gözüküyordu ama bu mümkün olamazdı. Derken bir İnsancığın, kalabalığın tam ters istikametinde çekingen adımlarla yürüdüğünün farkına vardı. Ardından onu izlemeye koyuldu. İnsancık, başını öne eğmiş, ayaklarının ucunu izliyor ama onları görmüyordu. Şapkası başında değildi, onu elinde tutuyor ve tırnaklarıyla ittirerek hafif hafif döndürüyordu. Onu izleyen Kişi’nin yanından geçerken son anda tuhaflığın farkına varmış olacak ki birkaç adım önünde durup Kişi’ye baktı.

“Ah siz burada olmamalısınız” diye belirtti kısık bir sesle. “Gerçi artık ben de burada olmamalıyım. Şapkamı düşürdüm ve diğerleri fark etmeden üzerine basıp geçti.” İnsancık başını eğip şapkasıyla oynamaya devam etti. Yeşil renkli şapka aldığı darbelerden ötürü ters-yüz olmuş, bazı yerlerden de ezilmişti.

“Belki yardımcı olabilirim…” diyerek elini gösterdi Kişi. Bu İnsancığı biraz ürkütmüş olmalı ki şapkayı geriye doğru çekti hemen. “Çok kötü gözükmüyor, bakmama izin verir misin?”

İnsancık utana sıkıla yavaşça ezilmiş şapkasını uzattı. Kişi biraz tersten vurdu biraz düzden vurdu. Şapkayı şöyle havada sertçe salladı.

“İşte bu kadar! Sana çok da kötü durumda olmadığını söylemiştim” dedi Kişi ve ardından şapkayı İnsancığın başına yerleştirdi. Sağından ve solundan çekiştirerek iyice oturttu.

“Güneş doğmak üzere, hemen asansöre yetişmeliyim!” dedi, sevinçle dolu bir heyecanla İnsancık. Ardından da diğerinin arasına doğru koşmaya başladı. Kişi o anın bir şeyler anlamak adına tek şansı olduğunu anladı ve zaman kaybetmeden hemen yardım ettiği İnsancığın peşinden koşmaya başladı.

Merkez’de asansörlerine giden, diğer İnsancıklar böylesine iri birinin aralarında koşmalarından çok rahatsız oluyorlardı. Kişi geçtiği her yerde arkasında bağırış, şikayet ve çığırış bırakıyordu. En sonunda onu buldu. Yeşil şapkasında ezilmelerden ve düzeltmelerden ötürü bazı izler oluşmuştu. Bir asansöre binmek üzeriydi ve asansöre binerken o da Kişi’yi fark etti. Hemen asansörün içine atladı. Kişi yetişmeye çalıştı fakat asansörün kapıları suratına kapandı. İçeriden renk renk şapkalara sahip İnsancıklar ona şaşkınlıkla baktılar.

Kapısına savurduğu tekmeden -ki bu tekme İnsancıkları deliye döndürmüştü- sonra asansör yavaşça yükseldi. Daha, çok az hareket etmişti ki hemen saydam yapısına bir renk hakim olmaya başladı. Yavaşça tüm asansörü kapladı. Kişi için bu renk bir yerlerden oldukça tanıdıktı. Eğrelti yeşili! Mobilya satıcısı Kişi’ye odası için tek kişilik koltuk satarken kaplama kılıfının rengini böyle tarif etmişti. Tüm renkler burada yapılıyordu. Asansörlerle olması gereken yerlere taşınıyordu. Az önce kaçırdığı, içinde yardım ettiği İnsancık olan asansör belki de onun odasındaki koltuğa gidecekti.

O anda hızlı düşündü Kişi. Hemen önünde durduğu asansörün yanındaki bir başkasının kapıları açılır açılmaz içeri atladı. Bunu yaparken İnsancıkları sağa sola itmek zorunda kaldı. Geriye doğru savrulanlar asansöre yetişemedi ve asansörün kapıları kapandı. Böylece kişi asansöre tek başına bindi. Kalbi o kadar şiddetli atıyordu ki kulaklarında duyabiliyordu. Gözleri, saydam asansörün tavanına oradan da sonsuz beyaza kilitlendi. Asansörün zemini yer seviyesinden yükselmeye başladı. İnsancıklar panik içinde olanları izliyordu.

Asansör yükseldikçe saydam duvarlarda renkler hakim olmaya başladı. Bir sarmal halinde asansörün çevresini sarıyordu. Tüm renkler bu sarmalda mordan kırmızıya doğru sıraya girdi. Kırmızıdan sonra tekrar mor geliyor ve bir döngü oluşuyordu. İlk kez bir asansör tek bir renk ile beyazın içinde yol almıyordu. Asansör, Kişi’yi içinde emiyor, tüm renkleri dışarı, önceden saydam ve renksiz olan yapısına sentezliyordu.

Yükseldikçe asansörün hızı artmaya başladı. Kör eden bir beyazda yolculuk alıyordu artık Kişi. Sesler kulaklarında uğuldarken gözlerini yumdu. Merkez’den fırlatıldığını hissetti, saniyeden de kısa bir zamanda, arkası dönük bir şekilde bir koltuğa püskürtüldü. Koltuk iki bacağının üzerinde geriye doğru gittikten sonra tekrar öne düşerek dört bacağında dengelendi. Kişi kolçakları sıkı sıkıya tutuyordu.

Kendine geldiğinde küçük apartman dairesinde eğrelti yeşili koltuğunda parmaklarına sıkıştırdığı fırçasıyla oturuyordu Kişi. Önünde tüm boyaları diziliydi. Tuval bomboştu. Fırçanın ucunda boyadan zerre yoktu.

Pek çok gece böyle geçiyordu onun için. Tüm renkler önündeydi; fakat bu, bir resme başlamak için ona yeterli isteği vermiyordu. Yeni bir renk arıyordu. Daha önce hiçbir ressamın kullanmadığı bir rengin sadece hayaline bile olsa imza atmak tek derdi olmuştu.