Boş bir fanusun içinde havada asılı kalmış toz zerreciği gibiyim, olduğum yerde duruyorum öyle amaçsızca… Etrafımı saran kasvetli havanın yerine, dupduru suyun içinde boğulmayı tercih ederdim. Artık güneşi görebilmek için kilolarca ağırlıktaki kefen beyazı tülleri aralamak, ardından da insanı buhrana sokan gri binaları aşmak gerekiyor. Tereddüt bile etmeden tezgahtaki mavi leğeni ağzına kadar çamaşır suyuyla doldurup zihnimde derin çukurlar açıyorum. Güneşi görmek için o kadar zahmete katlanmaktansa karanlıkta düşüncelere gömülmek kolayıma geliyor. Düşüneceğim ne çok şey varmış meğer bu boşlukta. Hatırlar mısın, bazı günler zihnimin sesini kısıp soluğu deniz kıyısında alırdım. Karaya vurmuş bir balık gibi nefessiz kalır, sessizliğin boşluğunda çırpınıp dururdum suyu görene dek. Kıyıya varıp da maviliğe kavuştuğum an rahatlardım, gözlerimi ufuk çizgisine dikip izlerdim saatlerce. Zira su temizlermiş her şeyi… Orada tanıştığım yaşlı bir teyze demişti. Uzun zaman oldu… Gidemiyorum, göremiyorum artık denizi. Şimdilerde musluktan akan suyla yetinmeye çalışıyorum. Ellerimi defalarca yıkasam da olmuyor, su da yetmez oldu bugünlerde. Her şey öyle kirlendi ki…

Önümde duran leğenin içinde kim bilir kaç dakikadır çitileyip duruyorum şu rengi solmuş bezi! Sahi neden leğenler hep mavi olur? Peki o pis sarı bezler neden hep mutfak lavabosunun önüne ölü balık gibi serilir muntazam bir şekilde? Hayır, düşünmek istediklerim bunlar değildi. Mutfak dolaplarını silmeye başlamadan önce sana sormak istediğim birkaç soru vardı aslında. Bana doğruyu anlat ne olur! Onu sen mi yerleştirdin yatağın altına? Sendin değil mi? Söylesene neden yaptın bunu? Gerçekten anlam veremiyorum! Elimdeki yorgun bezi daha kuvvetli çitilersem içimdeki öfke yatışacak gibi oluyor lakin parmaklarımın dermanı kalmadı artık. Kolumdaki saate gözüm takılıyor. Üçü yirmi geçiyor, tam on beş dakikadır suyun içinde boğup duruyorum zavallıyı. Onun bir suçu yok ki! Senin suçundu kabul et! Giderken onu da yanında götürmeliydin. Bezi değil tabii, büyüyü… Yatağımın altına bıraktığın o aptal büyüyü… Ardından defalarca denedim. Çok kez denedim… Demek ki büyü durdurdu beni bunca zaman! Aylarca uğraştım durdum ama harflerimin anahtarlarını açmaya gücüm yetmedi bir türlü. Olmadı, olmuyor da… Sanki binlerce asma kilidin anahtarı var avucumda ve her adımımda birini yere düşürüyorum. Yazamıyorum… Neden eskisi kadar içten gülemediğimi yazamıyorum. Sadece sesi var kahkahamın, içi boş balon gibi arada bir patlatıyorum işte. Ya da nasıl desem; fitili bitmiş mum gibi sönen yaşam enerjimi yazmaya yetmiyor işte avucumda kalanlar… Sadece suyu izleyip susmak istiyorum günlerce. Gözlerimi kapayıp senin kaç kişi olduğunu düşünmek istemiyorum kesinlikle! Sahi söylesene sen kaç kişisin? Kaç elin, kaç ayağın, kaç kalbin, kaç ruhun var? Kaç bedenden oluşuyorsun? Sen hayatım boyunca tanıdığım o insanlardan biri misin ya da kaçısın? Düşündükçe iyice derinleşiyor zihnimdeki çukurlar, belime kadar karanlığa batıyorum. O insanları uzaktan görüyorum, hepsinin yüzü mavi leğenin içindeki beze işlenmiş, seçemiyorum hiçbirini. Bu kez daha da kuvvetli çitilemeye başlıyorum, suyun rengi kırmızıya çalıyor gittikçe. Köpürdükçe köpürüyor su. Sol elimi suyun içinden çıkarınca kan damlacıkları düşüyor mutfak tezgahına, aldırış bile etmiyorum. Avucumdaki kırmızı baloncukları tek tek üflüyorum, uçuşmaya başlıyorlar etrafta. Her birinde birinin yüzünü görüp yüzleşiyorum yere düşüp patlayana dek. Neden diye soruyorum o kadına, “Neden yalan söyledin defalarca gözümün içine baka baka”… Ardından avcumdaki başka bir baloncuğu üflüyorum. Neden diye soruyorum o adama, “Neden yalan söyledin defalarca gözümün içine baka baka”… Yüzler değişiyor her seferinde ama konular hep aynı… Arada kendi yüzümü de görüp yüzleşiyorum, neden diye soruyorum kendime, “Neden sana böyle davranılmasına izin verdin? Neden kendini de, evini de bu kadar sınırsız açtın herkese? Hayatta sınırsız sevgi de, kahkaha da yoktur. Restoranlardaki sınırsız çay bile sınırlı çoğu zaman. Peki neden şimdi bu öfke?” dememe kalmadan yere değip patlıyor baloncuk… Artık sınırlı bir hayatım var. Temas yok… Kendimi karantinaya aldım bütün insanlara karşı. Beni bir virüs değil daha çok insanlar hasta ediyor.

Elimi bir kez daha suya batırıp avucumda kalan son baloncuğu üflüyorum. Hiç insan yüzü kalmamış, bomboş bir daire şeklinde patlamadan havada asılı kalıyor bir süre, öylece amaçsızca duruyor. Kendimi hatırlayıp düştüğüm derin çukurdan atlıyorum en yakın fanusa. Artık yorgun bezle vedalaşma vakti… Savaştan çıkmış gibi her yanı delik deşik zavallının, tıpkı ellerim gibi kan damlıyor sağından solundan. Saate bakıyorum dördü geçiyor. Tam bir saat on dakikadır mücadele veriyorum suyla. Ellerimi kurulayıp odama geçiyorum. Mutfak dolapları bugün de kaldı, yine silemedim. Duvardaki ecza dolabından beş tane yara bandı çıkarıp yapıştırıyorum elimin parçalanan yerlerine ve bir karar daha alıyorum. Yara bandı olmaktan vazgeçiyorum. Kalemimi, kağıdımı alıp iki satır karalamak için cam kenarındaki berjere oturuyorum. Güneşi görmek istemiyorum. O kefen beyazı tüllerin ağırlığı çöküyor üstüme. Yine de zorlayıp yazmaya başlıyorum çok da inandırıcı olmayan cümlelerimi:

“Uzun zamandır yazamıyorum sana. Sanki parmaklarımın dokunduğu her harfi uçlarından birleştirip asma kilitle kilitlemişler. Anahtarı ucunda takılı pırıl pırıl binlerce kilit, bir peçetenin içinde saklanmış bekliyor gece olsun diye… El ayak çekildikten sonra tekrar deniyorum yazmayı, kelimelerim kurşun gibi eriyip anlamsız şekiller oluşturuyor yastığımın altında. Bilmiyorum ne zamandır böyleyim, bir ay mı, bin ay mı? Nihayetinde dün bir karar verip uzun zamandır yerinden kımıldamayan şilteyi kaldırdım. Altında saklanan tüm büyüleri çıkarıp attım denizin orta yerine. Hayır, kötülük ettiğimi düşünmüyorum balıklara! Su temizlermiş büyüyü, geçen gün öyle söyledi yaşlı bir teyze. Sadece büyüyü de değil aslında her şeyi temizlermiş su; bedeni, yüreği, düşünceyi, sesi, hatta nefesi…”

Yine de bilmeni isterim. Aslında o şilteyi hiç kaldırmadım. Üç gündür sular kesik. Otuz dört gündür bu berjerden hiç kalkmadan oturuyor ve sadece hayal ediyorum. Şayet deniz kıyısına gidecek olursan benim için de temiz bir nefes ver dünyaya…