Telefonu kapattı, derin bir nefes aldı, elini göğsüne bastırıp deli deli atan kalbini sakinleştirmeye çalıştı. Annesini mi arasaydı, henüz değil, deyip vazgeçti, henüz değil. Kocasını aramayı düşündü sonra, ne diyecekti ki, çok merak ediyor olsa o arardı ama günün bu saati olmuş, bir arayıp sormamıştı işte.

Hemen gideyim, diye düşündü, hemen şimdi gideyim, hiç beklemeyeyim. Yatak odasına koşturup dolabı açtı, gözlerini hızlıca askıdaki giysilerde gezdirdi, özel bir günde giyerim diye aldığı yeni elbise nasıl da kırmızıydı, daha etiketi bile üzerinde duruyordu. Tamam, dedi, bundan daha özel bir gün mü olur.

Asansörde yanaklarının alev alev yandığını hissetti, iki elini bastırıp aynaya baktı, gözleri kocaman açılmış, kırmızı rujlu ağzı sanki çığlık atacakmış gibi yusyuvarlak olmuştu. Geri döner dönmez kocasının bir evlilik yıldönümünde alıp salonun baş köşesine astığı o iğrenç tabloyu indirmeye karar verdi, en başından beri hiç sevmemişti. Ellerini yanaklarından çekti ve gülümsedi, aynadaki çığlık yok oldu, işte bu kadar kolaydı.

Beyaz kısa saçlı, asık suratlı, zayıf mı zayıf kadın, tam de evin önünde yine köpeğini gezdiriyordu. Lütfen köpeğinizin tuvaletini başka yere yaptırın, demeyi daha önce defalarca düşünmüş, suratın kara asıklığından çekinmişti. Bu sefer söyledi ama kadın tatlı tatlı gülümsedi, gülümseyince de o surata renk geldi, güzelleşti. Üstelik, çok haklısınız, diye de nazik bir cevap verdi, sanırım sizin apartmanda bir dişi köpek var, bir türlü buradan ayıramıyorum ama poşetim yanımda, merak etmeyin.

Her zaman gittiği kuaförün önündeki beyaz sandalyelere, bedenleri mor havlularla örtülmüş, saçları folyolara sarılmış kadınlar yayılmışlardı, sigara içip güneşin tadını çıkarıyorlardı. Hiç o kadınlardan olmamıştı, bir an önce işini bitirip gitmenin peşinde olurdu hep. İçeri girdi, her zaman olduğu gibi gülümsemeyle karşılandı. Ben, dedi, yarın boyaya geleceğim, boyanın tutmasını beklerken de güneşe çıkacağım. Tabii bekleriz, dedi kuaför, şaşırınca göz altı torbaları iyice büyüyordu.

Yürürken aklına takıldı, saçını boyatabilir miydi acaba? Arayıp sorsa mıydı, randevu aldım da deseydi. Gidince sorarım, diye düşüncesini susturdu. Fırından dışarı taşan taze ekmek kokusunu içine çekti. Bir müşteriyle sohbet eden fırıncının sesi kulağına çarptı, ses çatallı ve pürüzlüydü, hep olduğu gibi, hep duyduğu gibi. Vitrinde simitler yine aynı tarafa istiflenmişlerdi, ekmekler de öyle, alttaki raflarda tepsiler içinde kurabiyeler sıra sıra dizilmişlerdi, bazılarının üzerine ceviz kondurulmuş, bazılarına hindistan cevizi serpilmiş. İçeri girdi, bana, dedi, tahinli çöreklerinizden, şu şu kurabiyelerden, beş tane de simit paket yapar mısınız? Dönüşte alacağım ama. Tabii, diyen fırıncının sesindeki çataldan yayılan hafifliğin tadını çıkardı.

Eczanenin önünden geçerken içeri bir göz attı. Kasanın arkasındaki gür saçlı fotoğrafına inat, saçları tepeden dökülmüş eczacı hafifçe eğilmiş, kamburu çıkmış yaşlı bir adamın tansiyonunu ölçüyordu. Onu görmedi, görse mutlaka selam verirdi, bütün vitaminlerini, pahalı besin takviyelerini bu eczaneden alıyordu. Demek pek de işe yaramamışlar diye düşündü. Göğsünde eline sert bir kitle takıldığında dehşete kapılmıştı. Doktora git, demişti kocası ilgisizce. Emin olmadan hiçbir şeye üzülmezdi o.

İskelenin önündeki çingene kadın, memelerini dizlerine yaymış, çiğ sesiyle çiçek satıyordu. Yer laleleri pembe bir leğenin içinde suya konmuşlardı. Nasıl da severdi bu laleleri, hep kendi alırdı ama, yine alayım, dedi, ama dönüşte. Su dolu cam bir kaba koyup pencere önüne yerleştirecek ve köklerindeki çamur suyu bulandırırken güneşe doğru büyümelerini izleyecekti, evet, bunu yapacaktı. Her zaman yapardı.

Tam vapura binecekken telefonu çaldı, kocası mı arıyordu acaba, hayır, annesiydi. Daha belli değil, diye cevapladı annesinin titreyen sesini. Şimdi çarşıda işlerim var, ben seni sonra arayayım mı?

Vapur motorlarını çalıştırdığı sırada tahta ızgaralı beyaz banka yerleşmişti bile. Kırmızı eteklerini topladı, bacak bacak üstüne attı. Burnunu güneşe kaldırıp gözlerini kapattı. Bu sefer güneşten şikâyet etmeyecek, tadını çıkaracaktı. Hatta çay bile içebilirdi. Tepsiyle sıralar arasında dolaşan çaycıya eliyle işaret etti. Bir yudum alıp gülümsedi, hiç de fena değilmiş, diye düşündü, çay taze, bardaklar da gayet temiz. Rüzgârın sesiyle karışan çay kaşığı şıkırtılarına kulak kabarttı, martıların bu kadar keskin çığlık attıklarını daha önce hiç fark etmemişti. Keşke simitleri yanıma alsaydım, diye hayıflandı. Parça parça koparıp martılarla yarenlik ederdi ne güzel. Neyse, dedi, bir dahaki sefere.

Hemen gelmeniz gerekmiyor, demişti doktoru. Ama çok da geciktirmeyin, geldiğinizde detayları konuşuruz. Sesi ifadesiz ve mesafeliydi, belki de o mesafe şarttı. O boşluğu kim bilir hangi hastalıklar, hangi sıkıntılar dolduruyordu, onların da işi zor, diye düşündü. Ama azıcık ipucu verseydi ya, tahliller şöyle çıktı böyle çıktı deseydi, anlamayacağı bir takım tıbbi terimler söylese, azıcık havalı olsaydı, hani hep yaptıkları gibi. Öyle yapmamıştı doktoru, müsait olduğunuzda gelin, demişti, ama çok da geciktirmeyin. Aniden pike yapıp kanadı neredeyse burnuna değecek kadar yakın geçen martının rüzgarıyla irkildi, nefesini tuttuğunu fark etti. Kalp atışları yine hızlanmıştı, ciğerlerini boşaltıp derin bir nefes aldı.

İskeleden doktorun muayenehanesine kadar olan alandaki çimler son yağmurlarla iyice yeşermişti. Kendine şaşırarak ayakkabılarını çıkarıp eline aldı, çıplak ayaklarında yeşili hissetti, çimleri hissetti, azıcık gıdıklanıp kendi kendine güldü. Başını kaldırıp etrafına bakındı, hayır, kimse ona bakmıyordu, çimlerde yürümesi kimseye garip gelmiyordu, kendi kendine gülmesi de. İyice hafifledi, gülümsemesini bırakmadı.

Muayenehanenin olduğu binanın önüne gelince ayakkabılarını istemeye isteyeme giydi. Bu sefer asansöre binmek istemedi, ikinci katın sahanlığında pencere önüne konmuş adını bilmediği bitkinin çiçek açıp açmadığını görmek istiyordu. Kocaman pembe çiçeği görünce gülümsemesi iyice büyüdü, neredeyse kahkaha atacaktı. Güneşin ışıkları çiçeğin zar inceliğindeki pembesini geçip gelene geçene bulaşıyordu. Zili çaldığında azıcık nefes nefese kalmıştı ama kapıyı açan asistanın şaşkınlığını görünce kahkahasını koyuverdi. Şaşkınlık katlandı. Tahlil sonuçlarını almaya kahkaha atarak gelen bir hastayla ilk karşılaşması olabilirdi. Şaşkın asistan, ben haber vereyim, deyip eliyle bekleme koltuklarını işaret etti.

Beklerken telefonuna bir kez daha göz attı, hani belki aranmıştı da duymamıştı, olamaz mıydı? Kahkahaları söndü, telefonu çantasının en dibine attı. Asistanın bu sefer ifadesiz bir yüzle içeriyi işaret etmesiyle derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Doktorun odasına girecekken sehpanın üzerindeki vazoda boyunlarını bükmüş çiçeklere gözü takıldı, suyuna azıcık şeker eklerseniz canlanır bunlar, dedi asistana, ihmal etmeyin ama.