Çürük Balık Kokusu | Işıl Vural

“Çık ulan dışarı! Çıkkk!”
Kırılan camın şangırtısı kesti kanattı geceyi. Eğlenceyi giyinmiş dar karanlık sokakların ışıklı makyajı, havaya karışan acıyı hemen yuttu. Cumartesi gecesi Beyoğlu cıvıl cıvıldı. Dudağının kenarından sızan kopkoyu öfke çenesini kırmızıya boyamıştı kadının. Sokaktan geçenler adımlarını hızlandırdılar. Tiksintili bir korku havaya karışıp tenhaya boyadı her yeri. Genç bir kadın sadece, onun da Gülnar’a yönelen merhametini, sevgilisi tuttu kavradı. Aman ha! Bulaşılmazdı böylelerine, su testisiydi ya, su yolunda elbet…

“Ulan Tayfuunn! Çık ulan dışarı. Seviyoruumm ulaaannn!”
“Alın oğlum şunu kapıdan” diye kükredi Kamil garsonlara. “Alın atın aşağı sokaklardan birine. Rezillik istemiyorum dükkanın önünde. Tayfun itini de bulun artık. Ne cehennemdeyse çıksın temizlesin yediği haltı. Kaç sefer, garson musun, pezevenk mi olacaksın bir karar ver dedik adama. Bu kaçıncı vukuat ulan kapıda!”

Türkü bardan sokağa akan halayın sesine rakı kokusu karışıyordu. Gece eğlence demekti, şehrin bu semtinde. Kıllı örümcek kollar kavradı Gülnar’ın gövdesini, “Başımızı belaya sokma kaltak, defol ol git!”. Çığlığı boğazını kanatırcasına boğuk, “Kim ulan beni Orospu yapan? Kimmm? Çıksın o Tayfun iti, çıksın dışarı, yakarım burayı! Zebaniler birlik olmuşsunuz da ne gelirsiniz üzerime? Cehennem kazanı kaynıyor işte burada bak, fokur fokur!”. Yanındaki çöp konteynerine bir tekme savurdu, “Orospular yanacaklar cehennemde. Apış araları, memeleri kızgın saçlara yapışacak”.
Koca anası ilençle altını odunla besliyordu kazanın, beddualı mırıltıları harlıyordu ateşi. Gözleri yarı açık uluyordu yaşlı kadın ağulu sesiyle, “Orospuuu! Yanacaksınnn…”.

“Ulan zebaniler! Benim Koca anam, babamla beraber yedi çocuk doğurmuş da etini göstermemiş kocasına, hep karanlıklarda… O günahı işlerken hep şaklamış kendini karanlıklara.”

Sarhoşluğu, haplarla dumanlı kafası, teninin acısını hissettirmezken Gülnar’a, yüreğinin sızısını bir o kadar büyütmüştü. Çöktü kaldı kaldırıma. “Ulan Tayfuunnn! Kanıma girdin benim. Tekstil atölyesinde isçilikle, ne geçiyor ki eline dedin bana. Hem atölyede ustabaşı oramı buramı sıkıştırdığında susup yutmuyor muşum? Para yapana kadardı hani? Başında ben varım demiştin. Ev düzüp nikahı yapalım sonra çalıştırmam dememiş miydin?” Kalan tüm gücünü sesine yükledi Gülnar “Kandımsa, inandımsa, sevdiğimden ulaann!”.

Kara kavruk bedeni, örselenmeye belki direnirdi ama aklı, ruhu, aldatılmayı, itilmeyi kaldıramazdı ki… “Offf başım kütük gibi ağır… Bir otuz beşlik rakıyı susuz fondipledim mi, iki tane de hapla cilaladım mı kafayı, duymam artık leş kokularını heriflerin.”

Birden irkildi, “Yılanlaaaar! Kapkara zehirinizle gelmeyin üstüme, kollarıma bacaklarıma dolanmayın, kıvıl kıvıl olup bacak arama üşüşmeyin artik… Kafalarınızı ezeceğim hepinizin!” Sokaktan geçen genç adam afalladı, üzerine kaldırım taşı ile gelen kadını görünce. Sonra çabucak toparlandı, kolundan tuttuğu gibi Gülnar’ı, yapıştırdı karşı binanın duvarına. Tiksintili bir tükürük gibi yapıştı suratına tokat. “Defol git ulan! kafa bir dünya olmuş. Manyak karı!”

Düştüğü yerde zeminin kirine karışmış bukalemuna dönüşmüştü, dükkan atıkları, sarhoş kumukları, tekmil çirkefin her biri, bir yama oldu gövdesine. Boyadı, kattı varlığını kentin pisliğine…

Düştüğü yerde bitkin kıpırdandı, “Offff!… Gene o lanet çürük balık kokusu…”. Koca anam, kadının orası pistir derdi hep. Dereler göller yıkasa arıtamazmış günah kokusunu. Nereden geldi girdi burnundan içeri…

Beyninin içinde vıcık vıcık yüzlerce yaralı, kanlı balık. Kaçması, peşindeki kokudan kurtulması lazımdı. Boşluğa, havaya haykırdı, “Gitt! Gelme peşimden giittt!”. Savurduğu eli, park halindeki bir taksinin ön camına çarptı. Kaykıldığı koltuğunda uyuklayan şoför, sülalesini de eksik koymayarak patlattı küfürü. “Ciyanlaaar! Sarı çiyanlar! Çığlık çığlık gelmeyin üzerime. O ışıkları söndürün. Kör edeceksiniz beni!”. Ana caddeyi kazasız belasız aşıp, Tarlabaşı’ndaki apartmanın tekinsiz sağanlığına yığıldı. Sahanlıktan yukarı kata uzanan merdivenlerin bitiminde, beyaz bir ışık gördü Gülnar. Bir çift ak tüylü kanat açılıp kapandı, genç bir oğlan suretindeki melek, “Abla…” diye fısıldadı, ne yapmışlar sana, gel eve çıkarayım seni.

Türkü bardaki komi, tıfıl oğlancık İbrahim, severdi Gülnar’ı. Birkaç kere gelmişti eve. Tayfun’un verdiği market siparişlerini kapıdan bırakıp gitmişti. Eline para tutuştururdu o zamanlar. Köy kokardı İbrahim. Çocukluğu gibi kokardı Gülnar’ın.

Mekanın önünde az önce dayak yerken, patronuna yalvar yakar olmuştu İbrahim.
“Kamil Abi, ben gider konuşurum, gelmez bir daha, kurban olayım, söyle bıraksınlar garibi…”
“Git konuş o zaman evine, madem anlıyorsun dilinden bu delinin. Söyle bir daha gelip manyaklık yapmasın kapımda. Müşteri sevmez böyle şeyi!”

İbrahim koluna girdi Gülnar’ın, zor bela çıkarttı merdivenleri. Çantasını uzattı Gülnar oğlana. Boynu önünde, başını kaldıracak mecali yok. Anahtarları buldu aldı oğlan çantadan, kadını içeriye taşıdı.

Viraneden bozma evi, solgun kirli bir ampulün ışığı aydınlattı. Köşedeki eski, yüzü yer yer yırtılmış çekyata yatırdı Gülnar’ı, ayakucuna da kendisi ilişti iğreti.
“Ablam, Suriyeli kızlar var daha on beşinde yoklar. Onlara dadanmış bu it. İyi para getiriyor diyormuş sağda solda. Garsonluğu da bıraktı zaten. Kamil Abi gıcık buna, pezevenklik yaptığı için. Bela istemez dükkanda. Polis ile devlet ile başı belaya girsin istemez…”
“Ben namusumu para edip avucuna saydım bu hayvanın! Var mı böyle koyup gitmek haa? Kamil de çok iyi bir malmış gibi! İt iti ısırmaz İbrahim. Yeğenini kollayacak o da tabi…”

Kara gözlerinin akına kadar kırmızıya kesmişti Gülnar, “Haydi İbrahim, git artık evine sen de”.

Geceleri uyuyamaz Gülnar. Gündüzleri uyutur, geceye katlanmışlığını. Uyku sağaltır biraz acısını. Aldatılmışlığın bir başına konulmuşluğun, kullanılmışlığın hıncını uyutur. Sonra tekrar gece… Eskidendi tüyler, otrişler, yüksek ökçeler… Çok renkli, çok parlak en ucuzundan, en kabasından, en hoyratından bir kıyımın içine bırakırdı onu. Avucundaki yapış yapış paralarla evine dönüp de, dantelden tülden yapılı avuç içi kadar naylon zırhını soyunup, çöpe attıktan sonra, soğuk suyla buluşturur derisini, etinin acısı ruhunun acısına karışır.

“Off! Gene o lanet koku. Yıkanmam, arınmam lazım bundan”
Kalktı banyoya yürüdü yalpalayarak. Daracık banyo karanlıktı. Kablonun ucundan sarkan kirli patlak ampul nicedir öyle anlamsız sallanıyordu boşlukta. Yerdeki çinko çamaşır kazanına su doldurdu musluktan. Plastik maşrapadan tenine boşalan soğuk su, sırtına, omuzlarına çarptığında irkildi. Üvey ana terliği gibi sert, acımasız dövmüştü bedenini.

“Çocukken hiç sıcak su değmemiş ki etime, soğuk suya alışmışım işte. Kış ayazında bile soğuk su… Üvey anam çamaşır kazanında ısıttığı suyla kendi çocuklarını yıkar, bana düşen bir kaç tas soğuk su… Öksüzlük dediler mi üşürüm hep, buz keser çocukluğum…”
Açık banyo kapısından içeriye sızan holün ışığında, duvardaki paslı çiviye asılı havluyu el yordamıyla buldu, sarındı. Banyonun içine akrepler doluşmuştu birden.
“Gözünüz kör olsun, gidin, defolun, rahat bırakın beni!”
Kendini dışarı attı ağlayarak… Odaya girdiğinde koca anayı gördü, baş köşede, yere bağdaş kurup oturmuş.

Siyahlar giyinirdi koca ana. İri gövdesini saran siyah feracesi ile korku dağıydı. Derin bir kuyu gibi açılan karanlık ağzının içinde parlayan altın dişler, fırlayıp üzerine atladılar Gülnar’ın. Ellerini kollarını ısıyorlardı… Yaşlı kadının alnına, siyah başörtüsünün bitiminden başlayıp, burnuna, oradan çenesine, ellerinin, parmaklarının üzerine dövülmüş çağlar ötesi semboller, harfler, akrep olup bir bir düşüyorlardı yere… Oturduğu yerden tısladı, “Orospular cehennem ateşlerinde yanacaklar…”, dili çatallandı yılan diline döndü, Gülnar’ın boğazına dolandı. “Bırak koca ana kurbanın olayım bırak!”. Bir müddet yerde debelendi, kıvrandı, ağladı. Gecenin gündüze evrildiği saatlerde kapadı gözlerini aydınlığa, ölüme öykünen derin bir uykuya yuvarlandı…

Bir kaç gece sonra, gene aynı vaveyla tekrarlandı Türkü barın önünde. Dayak, itişme kakışma, küfür… İbrahim gene araya girdi de dayak faslı fazla uzamadı.
“Ablam gel götüreyim eve seni. Bak her yanın yara bere içinde…”
Ölgün gözlerle baktı, eliyle öteledi oğlanı, yan sokağın köşesinde duvara yalpa vurup, karanlığa aktı. Havaya karışan çürük balık kokusu genzini yaktı oğlanın…

“Koca anam avluda akrep gördük müydü, etrafına gaz yağı döker çembere alırdı. Ateşin ortasındaki hayvan kaçamaz kısılır, sonra çevirir iğnesini kendine…”
Ateşe meydan okuyan ölüm ayinini, korku, dehşet ama asıl hayranlıkla izlerdi Gülnar… Gelmeyin üzerime, kapatın alevli ağızlarınızı,söndürün o ışıkları…

Çaresiz öfkeli haykırışını, bir çırpıda yuttular, göz kamaştıran ağızlarıyla beton canavarlar. Elinde parlayan bıçağın soğuk çelikten keskin ucu akrebin iğnesi oldu, iğne döndü, kıvrıldı, kanırdı kadının içinde, yere düştü.

Sokağın caddeye açılan ucunda, siyah tüylü bir çift kanat açılıp kapandı. İncecik bir “ah” sesi duyuldu.

Öğlene doğru dükkanın çöplerini yandaki aralığa atarken, bir rugan ayakkabı gördü İbrahim duvarın dibinde. Bitiminden yukarıya uzayan ince bir bacak, kurumuş kan yol yol üzerinde. Yerde yatan gövdeye iğreti iliştirilmiş gibi duran kol ve devamındaki kuru, kemikli esmer el. Elin tuttuğu kanlı cenin parçalarını gördü sonra. Çocukluğunu tutuyordu Gülnar, morarmış, çürümüş, ölü çocukluğunu…

Kimsesizler mezarlığına bir kadın gömüldü o gün, taşsız ve duasız, kuru, ölü insan tarlasına, avucunda ölü çocukluğuyla…

By | 2018-05-29T22:09:40+00:00 Mayıs 29th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: