Gündüzki sakinliğinden, dinginliğinden en ufak bir iz kalmamıştı. Ansızın göğü kaplayan kara bulutlar ve göz açtırmayan yağmur kudurtmuştu Deli Kız’ı. Dev dalgalar birbirleri ile yarışıyor, denizin ortasında tek başına direnmeye çalışan küçük tekneyi yutabilmek için saldırıyor da saldırıyorlardı. Ege’nin deli damarı kabarmıştı, hep yaptığı şeyi yapıyordu. Ona bel bağlayan, sevdalanan denizcilere kan kusturuyordu yine.

Bütün gücünü dümeni zapt etmek için harcıyordu Ömer Reis. Avuçları cayır cayır yanıyordu dümeni tutmaya çabalarken. Alnından, saçlarından süzülen ter, biber gibi yakıyor, yaşartıyordu gözlerini. İnatla, gayretle açıyordu yanan gözlerini, karanlığı yırtmak istercesine ileri bakıyor, karanlık dalgalardan kurtulabilmek umuduyla bir nokta, bir boşluk arıyordu. Telsizden defalarca geçtiği yardım çağrıları da karşılık bulmamıştı. Deli Kız’ın merhametsiz kucağında fındık kabuğu gibi kalakalmıştı teknesi.

Güvertedeki dört tayfanın hali de perişandı. Bir taraftan ağlarını kurtarmaya, diğer taraftan tekneye dolan suyu boşaltmaya çabalıyorlardı beşik misali sallanan teknede ayakta kalmaya çalışarak. Tuzlu su en ince gözeneklerine kadar işlemişti. Kâr etmedi çabaları; koparıp aldı ellerinden ağlarını, kısmetlerini kuduran deniz. Bir canları, bir tekneleri kalmıştı kurtarmaya çalıştıkları.

Kendini kaptan köşküne güçlükle attı Musa:
— Hiç hayır görünmüyor sonu Reis. Pompa suyu boşaltmaya yetişemiyor. Nasıl olacak bu iş?
— Ben de şaştım kaldım be Musa. Kastı var kahpeciğin bize. Benim de aklıma artık hiç hayır şeyler gelmiyor. Tüketti hepimizi. Zor tutuyorum dümeni. Acaba diyorum bizim Kocakarı vermedi mi sabah tayınını bu Deli Kızın?
— Hiç sanmam Reis. Benim bildiğim Hatça Ana iki eli kanda olsa pişirir o tayını. Ben kendimi bildim bileli bir gün bile aç koyduğunu bilmem şu kahpeciği. Sen bilmez misin ananı ki boş konuşursun böyle?
— E nedir peki bunun alıp veremediği bizimle? Ne ağ kaldı ne tekne… Canımıza kastı artık! Ahmet’in üç bebesi, Selimin yaşlı ana babası, senin Gülcan, anam… Hepsi yol gözler, rızık bekler. Ne derdi bu kahpeciğin?
— Koyvermek var mı öyle Ömer Reis? Bu yolun yolcusuyuz biz. Çaylak mı var içimizde? Neyse ben bi’ daha bakayım şu nalet pompaya. Allah kerim. Çıkarız elbet bundan da.

***

Şafak yaklaştıkça ümitleri biraz daha, biraz daha ısındı. Yorgunluk tüketmişti bedenlerini. Tuzlu su iflahını kesmişti gözlerinin. Güneş ufuktan sıyrılmaya başladığında, geceki kudurgan deniz kaybolup gitmiş, süt liman bir Ege yayılıvermişti altlarında. Gelinlik kız misali süzülüyordu gün ışığında. Sanki gece canlarına kasteden, kan kusturan o değilmiş gibi…

Savaştan çıkmış gibiydi Ömer Reis’in ekmek teknesi. Her şeylerini kaptırmışlardı Deli Kız’a, sade canlarını bağışlayıvermişti. Dümeni kırdı Ömer Reis, istikamet Eskibük. Gözleri bulutlu, yürekleri kederliydi hepsinin de. Eli boş çıkmak Deli Kızın koynundan ar geliyordu bu karagöz deniz adamlarına.

— Üzülme be Reis! El ele verdik mi eskisinden de sağlam, hem daha güzel ederiz Sevim’i. Ölmedik ya. Allah can sağlığı verdi ya! Gerisi olur bi’ şekilde. Kuru cigaran var mı hele? Benim paket tuz ağısına kesmiş. Ver hele de kavuralım şu ciğerleri bi’…

— Yunana atacak bizi diye korktum be Musa. Avuçlarım patladı baksana. Nasıl yapıştıysam dümene. O zaman duman olurduk işte. Hatırlarsın Hasan Reis’e yaptıklarını. Teknesini bile batırdıydı deyyuslar. Olan onca emeğe oldu. Şimdi Kocakarıya eli boş dönmek zor geliyor işte.

***

Sonunda yanaşabildi barınağa Sevim. Neredeyse bütün bük halkı barınağa toplanmış yol gözlemektelerdi. Hepsi de iyi bilirdi çünkü bu kahpecik Deli Kızın öfkesini. Hemen hepsinin bir yitiği, sönmüş bir közü vardı koynunda. Beş denizciyi de salimen teknede görünce sular serpildi yüreklerine. Kucaklaştılar, kaynaştılar. Oturuldu hemen, geldi çaylar, yakıldı cigaralar. Bütün gözler, kulaklar çevrildi üstlerine. Anlattılar.

Herkesler oradaydı da, bir Hatça Ana görünmüyordu ortalıkta. Olacak iş değildi. Oğlu kefenini dürüp gelecek, o gelmeyecekti ha? İki eli kan olsa, yine gelirdi titrek bacaklarını sürüye sürüye.

— Anam gelmedi mi? Gören, bilen yok mu Kocakarıyı?

Yok, kimsecikler görmemişti. Gün doğduğundan beri hepsi buralardaydı, ama yok, kimseler görmemişti bugün Hatça Anayı. İçi sıkıştı Ömer’in. Duramadı, kalktı eve yürüdü büke yukarı. Kapısı açık, içi boş buldu evi. Anası evde de yoktu. Hamur yoğurduğu tekne orta yerdeydi. Un çuvalının ağzı açıktı. Belli ki tayını pişirmişti kadıncağız. E nereye gider?

İyice darlandı Ömer. Kapının önüne zor attı kendini. Sigara yaktı. Peşinden gelen Musa’yı o zaman fark etti. Hadi, dedi Musa, çıkıp Çatalkaya’ya bakalım, yoruldu, çöktü bir yerlere belki de kim bilir, belki uyuyakalmıştır Yarbaşı’nda…

***

Daha şafak sökerken bir elinde bohçası, diğerinde bastonu Çatalkaya’nın yolunu tutmuştu Hatça Ana. Titreyen dizleriyle yavaş yavaş ama inatla tırmanıyordu kayalar arasındaki daracık keçi yolunu. Hiç sekmezdi saati, her sabah usanmadan, nefes nefese, titrek bacaklarıyla teperdi bu yolları. Pişirdiği tayının Çatalkaya’nın çatalından dualarla atardı Deli Kızın koynuna. En yaşlısıydı köyün. Gelenek ne zamandır gelenekti bilen çıkmazdı köyde; sade burada değil, hemen bütün büklerde yaşardı bu efsane. Bir zaman Rumlar bile sahiplenmeye kalkmıştı. Ama bu sıralar tayını yapanlar da, atanlarda İki Yaka Bir Deniz’in hep bu kıyısındandı. Denize aşık, denizle bir adamların anaları, karıları, sevdikleriydi hep bu zahmete katlananlar.

“tayın al, can alma.. şunca canı bükük boyunla koma!”

Titreyen bacakları, pır pır atan yüreciği dayanamadı bu kez. Yokuş aşağı sırt üstü yuvarlandı kayalardan. Kalakaldı oracıkta. Bohçasındaki tayını bodur çalılara takılı kaldı. Gözleri gökyüzüne dönük, açılı kaldı. Olmadı, bu sabah Deli Kız tayınını almadı.

***

Çatalkaya’ya giden keçi yolunda buldular kadıncağızı, gözleri açık, yan üstü yatarken. İş işten geçeli epey olmuş, Hatça Ana göçüp gitmişti. Çöktü kaldı anasının yanına Ömer. Eğilip gözlerini kapadı. Alnından öptü. Ellerinden öptü. Baktı kaldı yıllar yansıyan yorgun yüze.

Kaç kere çıkmıştı kim bilir şu yoldan Hatça Ana, kaç ekmek atmıştı Yarbaşı’ndan, kaç dua salmıştı yere, göğe dudaklarından? Bu seferki sondu işte. Öyle anasının yüzüne, ellerine bakıyordu, o yol yol çizgilere, nasır tutmuş eklemlere, kınalı saçlara… İçi dolup dolup geliyordu. Ağlayamadı.

Omzuna dokunan elle sıyrıldı daldığı düşlerden. Musa elinde tuttuğu bohçayı kucağına bıraktı Ömer’in. Tayın içinde duruyordu öylece. ‘Aç kalmış kahpecik’ dedi. Sustular.