Deniz Fenerinin Kurşun Askeri | Zeynep V.

Deniz Fenerinin Kurşun Askeri

 

“Her seferinde, elimizdeki parçaları yeniden ve kendi icat ettiğimiz bir ‘puzzle’ gibi dizip, yeniden oluşturduğumuz ‘gerçeğe’ şaşırarak bakıyorduk işte…”

-Ercan Kesal, Evvel Zaman

 

Sodası boşalmış bardağın dibindeki limon dilimini çıkarıp yerken kafamda dönüp duranlar limonun kendisinden daha ekşi. Pek güneş almayan evimin bu tozlu odasında bin yıllık kadife koltuğumda oturup, bunları her gün tekrar tekrar düşünmek ne kadar akıllıca acaba? Kurşun Asker hikâyesindeki gibi; o zarif bir balerindi, ben sandım benim gibi. Ateşe düşünce benim gibi olmadığı halde bana neden öyle göründüğünü sorgulamak hem nafile hem haksızlıktı tabii. Üniversitede okurken gidilen yollar, üstüne idealler yazılan duvarlar, altında oturulan deniz fenerleri… Hayatın alacağı yönün ellerimizin arasında durduğunu zannettiğimiz güzel günler. Gerçi bazılarımız için hayat gerçekten, direksiyon ellerinin arasındaymış gibi aktı. Kurşun askerlerse o deniz fenerinden kendini sulara bıraktı.

Şimdi bu koltukta oturup, o yanındaymış gibi hayaller kurmak, o günleri düşünmek kadar saçma. Bir kadına ne kadar değerli olduğunu, ne anlam ifade ettiğini, nasıl fark yarattığını hissettirsen bile o kadınla senin hayatından çıkmayacağına dair bir anlaşma yapmış olmuyorsun. O da gitti tabii.

Belki o akşam üzeri onun dediğini yapmayıp evde kalsaydım böyle olmazdı. Ama belkilerle şekillenmiyor hayat. Hiç gerçekleşmeyecek bir gelecek hayaline not: Yazman gereken bir makale varsa, değer verdiğin kadın seni bir düğüne davet etse bile gitme! Düğün sadece eğlence için değil gösteriş içindir aynı zamanda. Artık kendini nasıl göstermek istediğine bağlı… Damadın fazla kaçırmış kuzenleri arasında çıkan ufacık tartışma büyüyüp de çığ olunca kendini o ateşe yuvarlanmış kurşun asker olarak bulabilirsin. Ortalık savaş alanına döner, kim vurdu kim vuruldu anlaşılmaz, şaşkın şaşkın ortalarda dolanan kadının, senin temize çıkmanı bekleyemem, deyip uçar gider. Kendin gibi sandığın ideallerinin kadını seni bırakıp en yakın arkadaşınla evlenir, madem yatıyorum bari düşünce suçundan yataydım, bu ne böyle üstüme yıkılan cinayet, diye hayıflanarak geçer ömrün. O kadın senin gibi tek bacaklı, merhametli, aşık değildi; aslında herkesin ilgisini kendine, bakışları üstüne isteyen, kendi evini kurup kraliçeler gibi tahtına kurulmayı hayal eden sıradan biriydi, kurşun askerin baleriniydi diye kızamazsın ona. O zaten hiç gizlemedi ama sen görmedin. Çünkü o deniz fenerinin altına hep gece gittiniz, o duvara yazıları hep gece yazdınız ve sen geceleri hiç iyi göremezdin.

Şimdi yüzü eskimiş kadife koltuğunda oturup kafanda döndürdüğün bu anılar, tasarladığın hayatın nasıl da yavan olduğunun, senin nasıl da beceriksiz bir yaşam senaristi olduğunun ve içinde gömülü kaldığın bu dünyanın kontrolünün asla sana verilmeyeceğinin kanıtı. Sen düşün, yüzünü ekşit, tekrar et, o koca kafanı koltuğa daya, suya düştüm, yandım de.

By | 2017-08-21T06:29:11+00:00 Ağustos 10th, 2017|Categories: Öykü|Tags: , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bir öykünün okuru, yazarı hakkında ne bilmek ister ki en çok? Kaç yaşında? Nereli? Hangi okullarda okudu? O kelimeleri nasıl bir araya getirdi? O öyküyü neden yazdı ki şimdi? Benim yazdıklarımı okuduysanız aklınıza takmayın bu soruları ve cevaplarını. Bilinmesi gereken belki yalnızca gördüğünüz o öykülerin sizdeki karşılığıdır. Bu satırların okuru kaç yaşındasın? Nerelisin? Hangi okullarda okudun? O kelimeler bir araya geldiğinde ne hissettin? O öyküyü neden okudun ki şimdi?

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: