Deniz…

Geçen sene ders çalıştığımdan kutlayamayışımızın burukluğu ve sorumluluğu ile bir anda bir his geldi yerleşti içime: Deniz’e yazmalıyım. Deniz’i yazmalıyım. Ama öyle düşüne taşına içimden geçecekleri kendimce süsleyerek değil… Çalakalem… Bir anda dökülüverir gibi. Bir kolyenin boncuklarının dört bir yana dağılması gibi…

Sayfalarca yazabilirim. Fakültenin ilk yılından son yılına, Hukuk Kliniği’nden Teneffüshane’ye uçarım… Siz nasıl yani dersiniz… Dersiniz, yani sanki. Stajda içtiğimiz kahvelerden, çok yıllar sonra Alsancak’taki “instagram” karşılaşmasına geçebilirim ama içime yerleşen his, bu değil.

Biraz aslında Deniz deyince içimde beliren gökkuşağının renklerinden bahsetmek niyetindeyim. Gökkuşağı evet, sen oluyorsun.

Deniz, tahmin edersiniz ki mavidir, en çok moru sever, akreptir; kırmızıya çalar bakışı, sarıdır; insana güneş olur, hayata turuncu bakar ve yeşile çok gideriz biz onla, lacivert (ki ortanca kardeşidir mavinin) ona çok yakışır, dememişimdir belki ona. Beyaz renk değil (her renk beyazdan oluştuğu için) biliyorum ama bu da benim gönlümden gelsin: Deniz hep beyaz bir sayfa açar hayata.

Bundan çok önce deselerdi; iki kadın Teneffüshane’yi açacaksınız, podcast kaydedeceksiniz, erkekleri çekiştireceksiniz kıkırdayarak, insanlar size öykülerini gönderecek; siteye koyar mısınız diye, eş dost toplanıp sohbet edeceksiniz ve tüm bunları rakı masasının ahenginde yahut pamuk şeker kıvamında yapacaksınız; “Nasıl yani” derdim… Hayal ederdim ama. İnanırdım. Gökkuşağına inandığım gibi. Her zaman göremesem de var, orda bir yerlerde…

Tüm bunları başkası yazsa; vay be ne şanslı kadın derdim. Şanslıyım!

İş güç, telaş, hayatın öncelik sıralaması bizi sınarken devam ediyoruz…
Deniz’in doğum günü tüm bunları yazmama fırsat oldu; geç oldu yalnız.
Ama biliyorum şimdi gülümseyerek okuyordur.

İnsanlarla tanışırsınız, arkadaş olursunuz, kimileri kalır kimileri uzaklaşır hatta gözden kaybolur lakin kimileriyle tekrar yol alırken karşılaşıp kaldığınız yerden devam edip daha fazlasını yarattığınızda –iddialı gelebilir ama yapacak bir şey yok- dostluktan daha fazlası oluyor. Yoldaşlık oluyor, kardeşten de öte hayaldaş oluyorsunuz. Demiştim şanslıyım. Dilerim ki Teneffüshane’de içimizden geçen her hayal olur, daha fazlasını da kurarız.

Zor hayat, herkese zor; bu topraklarda serbest çalışan kadın avukatlar olarak, cebinizde vicdanınız ve hakkaniyetiniz varsa hele zoru anlatmak daha zor. Teneffüshane’de önce biz biraz nefes alalım istedik, başkalarına teneffüs oluruz umuduyla sevdiğimiz her şeyi harmanladık ve nerdeyse iki yıl bitiyor.

Geçen sene yazdığım gibi: İyi ki doğdun teneffüs arkadaşım, iyi ki varsın oyun arkadaşım!

Umarım siz de bulursunuz teneffüs arkadaşınızı yıllar sonra… Araya çok şey giriyor, kopabiliyorsunuz; hayat gailesi az değil, biliyorum ama inanın gökkuşağı her zaman bir yerlerde var. Her an karşınıza çıkabilir. Olağanüstülüğü de bu değil mi zaten!

Bundan sonra gökkuşağını her gördüğünüzde fotoğrafını çekmeden önce hayal kurun. Sonra da gülümseyin.

Nazım Hikmet demiş: Ruhun çocuksa, umut rengarenk olur. Gökkuşağı gibi…

Umut, hayalin ortanca kardeşidir. En büyükleri de sevgidir… Laciverte inanmıştınız ama.

Size gökkuşağını anımsatan can dostunuza açın telefon ve deyin ki: Bugün Deniz doğmuş, iyi ki doğmuş!
Kırmazsınız bence beni bugün. Hayal ettim, sizi de ortak ettim.

Hayat değer hayale…
Yaşasın zil sesi!
Yaşasın Teneffüshane!