Ankara’ya gidiyoruz. Yüksek lisansın bir dersini orda yapmaya. Bir araba dolusu sınıfız! Yıldıray arabayı kullanıyor. Yakın zamanda bir süreliğine Almanya’ya gideceğimi bildiğinden, “Ahmet Kaya’dan Memleket Hasreti’ni bilir misin?” diye sordu. Yok, dedim bütün toyluğumla. Çalıyorum o halde, dedi. Parça başlar başlamaz, nutkumu ellerimle tuttum desem, yeridir. Parça boyunca da, bırakmadım. Arabadaki kimseden o çıt sesi çıkmadı. Kimin yutkunduğunu tahmin bile edebilirdik. Sonraları Almanya’da çok andım onu ve şarkıyı. Demedim ona ama; haklıydı. Beni memleket hasreti sıtma gibi tutmuş ve bırakmamıştı.

Kulağımda Ahmet Kaya’dan “Diyarbakır Türküsü”…
Uçaktan aşağıya bakıyorum: Diyarbakır!
Ne çok duydum onu… Ne çok şey bildiğimi zannediyordum! Tepeden bakınca Suriçi’nin kalkan balığına benzediğini bile bilmiyordum, o an üstelik. Bademcik iltihabının son demlerinde, uykulu ve heyecanlıydım.

Şehirlerin de cinsiyeti var, sanılır. Doğruysa, İstanbul cilveli ama en az o kadar da can alıcı bir kadındır… Mardin yağız bir delikanlı, bir türlü dizginlenemeyen; fethedilmediğinden kalesi… Ya Diyarbakır? Diyarbakır sıcacık sesi, sonsuz şefkatiyle bir anadır. Daha siz kapıdan içeri girmeden, teklifsiz sarar sizi. İçinizde bir yerler ısınır. Yani bana öyle oldu.

Diyarbakır biraz da sur demek… Surlar Diyarbakır’ı nasıl sarıyorsa, sizi de sarıyor. Surların bir yerinden tutup, şeytan uçurtmasının ucunu yakalamak ister gibi peşinden koşasınız geliyor. Yani bana öyle geldi.

8 asırdır Ulu Cami’nin avlusunda yer alan güneş saati desem? Caminin avlusunda bulunan güneş saati hala zamanı gösteriyor. Güneş saati, başlıklı sütunla bir mermer üzerine yerleştirilen metal çubuğun, güneşin hareketiyle birlikte çevresinde dönen gölgesi sayesinde zamanı gösteriyor. Güneş saatiyle göz göze gelmeye değer her şeyden önce. Güneş saaati, Konya’nın köyü Sille’de yer alan zaman müzesiyle yan yana zihninizde dursa. Yani benim duruyor.

Sonrasında, hemen yakınındaki Ahmed Arif’in yaşadığı ve şimdiyse Ahmed Arif Edebiyat Müze Kütüphanesi olarak geçen, avlusunda Ahmed Arif’i görür gibi olduğunuz eve gidin. Şu satırlar kulağınıza iliştirdiğiniz bir çiçek olsun:

   Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
   Seni, Diyarbekir gibi,
   Nelere, nelere baskın gelmez ki
   Seni düşünmenin tadı…

Şeyhmus Diken, Ahmed Arif (Abisi Olmak Halkının) kitabında Yaşar Kemal’in Ahmed Arif için söylediklerine yer verir ve Yaşar Kemal aslında Diyarbakır’ı da aynı imbikten geçirmiş olur:

“Mezopotamya’dan gelen Arap kültürü, yukarıdan gelen Kürt kültürü, Çerkez ve Türk kültürleri, bunların hepsi birleşir Ahmed Arif’de. Diyarbakır’ı görünce Ahmed Arif’i anlamak daha kolaylaşıyor. O korkunç surlarıyla, türküleri, hapishanesiyle, sıcağı, soğuğuyla, o her yönden esen halk kültürüyle… Kolay iş değil Ahmed Arif gibi bir şairin çağımızda yetişmesi. Diyarbakır büyük kültürlerin buluşma yeridir, kavşağıdır, bileşimidir. Ahmed Arif’in sesi, sözü bütün Anadolu, Mezopotamya ses ve sözlerinin harmanıdır.”
   
Birkaç adım yakınındaki Cahit Sıtkı Tarancı Müze evinin avlusu, size Diyarbakır evlerinin aslında her birinin ayrı bir masal anlattığını fısıldar. Cahit Sıtkı bir mektubunda şöyle serzenişte bulunur arkadaşına:

“Benden, avlulu, havuzlu, bahçeli bir şiir istemen hoşuma gitmedi Ziyacığım. Ben senden, apartmanlı, tramvaylı, otobüslü bir şiir istesem hoşuna gider mi? Hele “Diyarbekir kokulu” tabirin hakiki bir şairin ağzından çıkacak laf değil. Diyarbekir kokulu, Kayseri kokulu, Trabzon kokulu şiir olur mu Ziyacığım?”

Bir başka mektubunda kardeşine şöyle yazar:

“İstanbullu olmak, Diyarbakırlı olmak mesele değildir. İnsanda ince bir zevk olduktan sonra… bir köyde, bir kulübede bile doğmuş olsa her yerde ve her zaman kendini gösterir ve alkışlattırır. Onun için İstanbullu olmaya filan heves etme. Diyarbakırlı olduğunu istersen âleme ilan et… Katiyen ayıp değildir…(…)
İstanbul çok güzel Nihal… Fakat içinde doğup büyüdüğümüz Diyarbakır daha güzeldir… Oranın topraklarında bize yakınlık var. Oranın taşları bize karşı hissiz değildir. Oranın havası ciğerlerimizi iftiharla şişirecek ne de olsa temiz, öz havamızdır. Oranın suları ancak bizim hararetimizi söndürebilir. O muhit içinde ancak biz varlığımızı gösterebiliriz. Ancak Diyarbakır denen yerde, yaşamanın ulviyetini kavrayabiliriz… Velhasıl şekerim, Diyarbakır’ı sevmek bir vazife ve hem de ihmal edilmeyecek mukaddes bir vazifedir.”

Cahit Sıtkı’yla 35 yaş, yolun yarısı pazarlığı yapmadan çıktınız diyelim evden, kulağınıza bir ses gelir aniden. Saat yahut gün fark etmez. Birileri türkü söylüyordur. Müziğe yaklaşırsınız. Belki Diyarbakır Kültür Evi ya da bir kafe. Bir sebep yoktur Diyarbakır’da müzik için, meşk için, bir araya gelmek için. Bazen de vardır. Diyarbakır’da şanslıysanız bir eyvan gecesine denk gelirsiniz. Eyvan gecelerinde; gidenlere, kalanlara ve kendinize şarkılar söylersiniz. Kim bilir belki size de söyler birileri…
Epey şanslıysanız benim gibi, iki çocukluk arkadaşın aynı türküyü hem Kürtçe hem de Ermenice söylediği bir geceye denk gelirsiniz, ilk gecenizde. Gözyaşlarınız, onlarınkine eşlik eder. Bu toprakların acılarının ortak olduğunu mühürlersiniz. Zihninize değil gönlünüze. Hayat benden alacaklı, biliyorum.

Türkü deyince aklınıza hanlar, efsaneler gelir Diyarbakır’da. Gelmelidir. Yahut karşınıza çıkıverir…

Eğil Barajını tekneyle gezdikten sonra orda gördüğüm bölgeye has coğrafi özelliklerden kuleler, burdan bir hikaye çıkmış olmalı diye düşündürtmüştü, haklıymışım: Kral kızı efsanesi.

Baraj Gölü’nün hemen üstüne bulunan ve 3 ayrı gizli geçitle çıkılan Eğil Kalesi ve Kral kızı figürü ile anlatılan efsane; rivayeteye göre zamanın birinde kentte hüküm süren bir kralın, dillere destan güzelliğe sahip kızıyla yaşadığı bilinirmiş. Bunu duyan barbar bir komutan, kalabalık ordusuyla birlikte krallığı yerle bir edip güzel kızla evlenmek için Eğil Kalesi’ni işgal etmiş. Uzun süren savaş sonucunda Eğil Kralı, halkının artık zarar görmesini istemediği için yenilgiyi kabul eder. Ancak kralın güzel kızı, hem yenilgiyi kabul etmez hem de sevmediği biriyle beraber olmamak için plan yapar. Barbar komutanı tanımak için onunla konuşmak istediğini elçi aracılığı ile iletir. Barbar komutan krallığın teslim olacağı sevinciyle şatavatlı bir karşılama hazırlar. Kralın kızı ihtişamlı giysi ve takılarıyla gelir, tüm askerler ve barbar komutan, bu güzellik karşısında adeta dona kalır. Eğlenceden sonra kralın kızıyla biran önce yatmak isteyen barbar komutan, askerlerini göndermeye çalışır. Ancak kralın kızı, barbar komutana kendisiyle beraber olabilmesi için bir şartının olduğunu söyler. Kız, kendisiyle savaşacak ve kendisini yenecek biriyle evlenebileceğini söyler. Bu talep karşısında şaşıran barbar komutan, kralın kızının bu teklifini alaylı bir şekilde kabul eder. Ancak kız ihtişamlı elbisesi ve takılarını çıkararak savaşçı elbisesini giyer. Daha sonra tüm askerlerin de olduğu bir ortamda barbar komutan ile kavgaya tutuşur. Kısa bir süre sonra kralın kızı barbar komutanı, kellesini gövdesinden ayırarak galip gelir. Bu davranış karşısında barbar komutanın askerleri kralın kızı karşısında diz çöker ve egemenliğini kabul eder. Kız bu kez kanlı elbiseleri ve sal ile kaleye döner ve gizli geçitten yukarı çıkar.

Sayısız efsane var, hepsi ayrı merak ve zaman istiyor. Ben-u-Sen efsanesi var bir de mesela:

Kenti çepeçevre kuşatan surların güneybatı kesimine Ben-u Sen surları denir. Suriçi’ndeki Mimar Sinan’ın Ali Paşa Camii ve Külliyesi’nin hemen karşısında, Diyarbakır surlarının iki en önemli ve etkileyici burçları, Evli Beden (Ulu Beden) ve Yedi Kardeş var. Cepheleri, kitabeli, aslan ve çift başlı kartal kabartmalı burçların bulunduğu bölge, Ben u Sen olarak biliniyor. Burasıyla ilgili, halk arasında yaygın olarak bilinen ve anlatılan bir efsaneye göre; bir usta ve kalfası en güzel burcu kimin yapacağı üzerine iddiaya girmiş. Surların en güneyine Yedi Kardeş Burcu’nu yapan usta ile hemen yakınında Evli Beden Burcu’nu bitiren kalfa, halkın huzurunda, birbirlerine ‘’ben mi, sen mi?’’ diye sormuşlar. Ancak usta, kalfasının sanatının üstünlüğünü kabullenerek kendini surlardan aşağı atmış. Ustasının ölümüne dayanamayan kalfa da onun ardından atlamış. Ustayla kalfanın rekabet ve dostlukla karışık bu hikayesinin geçtiği yer, o gün bu gündür, ‘’Ben ve Sen’’ anlamına gelen Ben u Sen olarak anılıyor.

Gazi Köşkü restorasyondaydı. Bahçesinden Dicle’ye bakma izni vardı. Şeritleri aşıp, kendime fotoğraf için bir açı bulmaya çalışırken, orda çalışan bir kadın arkamdan geldi ve beni uyaracak zannederken, tahminimin dışında başladı anlatmaya… “Kırklar Dağı önemlidir bizim için. Efsaneye göre” diye…

En meşhuru herhalde Kırklar Dağının Düzü/Suzan Suzi türküsüyle kulağınızın aşina olduğu Kırklar Dağı efsanesidir. Bu efsaneyle ilgili çok rivayet var. Ben işime geleni değil gönlüme değenleri paylaşmak isterim sizinle.

Anlattıklarının detaylı hali:

Kırklar Dağı efsanesi: Üzeri tepsi gibi düz olan bu görece alçak dağ, kentin güneybatısında Dicle ırmağı kıyısında yer alıyor. Mervaniler döneminde Diyarbakır hükümdarı Nizamüddevle Nasr tarafından 1065 yılında yaptırılan, On Gözlü Köprü olarak da bilinen Dicle Köprüsü de burada bulunuyor. Efsane şöyle: Zamanında kırk evliya dağdaki mağaralardan birine girmişler, bir daha dışarı çıkmamışlar. Rivayete göre bu evliyalar halen insanların arasında yaşıyorlar ve her perşembe akşamı toplanıp birer beyaz güvercine dönüşüp mağaraya girerek bir ateş yakıyorlarmış. Sabaha kadar ibadet edip cuma namazını kıldıktan sonra dağılıyorlarmış.
Halk bugün de o mağaradaki sudan içip dilek diliyor, adak adıyor. Yine bir rivayete göre yakın zamanda Diyarbakır’da yaşayan varlıklı Süryani ailelerinden biri, çocukları olmadığı için Kırklar ziyaretine gidip dilekte bulunmuş. Çiftin bir süre sonra bir kızları olmuş. Adını Suzi/Suzan koymuşlar. Annesi kızını her doğum gününde dağa götürür, bir kurban kestirirmiş. Gel zaman git zaman kızla Müslüman komşuları Adil arasında büyük bir aşk başlamış. Yine bir doğum gününde Kırklar ziyaretine giden kız, gizlice dağa gelmiş olan Adil ile buluşmuş. Fakat öfkelenen evliyalar kızı cezalandırmışlar. Suzi/Suzan geri dönüş yolunda On Gözlü Köprü’den Dicle’ye düşüp ölmüş, Adil de aklını yitirmiş.

Âşıkların ardından bir de türkü yakılmış:

Kırklardağı’nın yüzü
Karanlık sardı düzü
Ben öleydim
Suzan Suzi
Ziyaret çarptı bizi
Köprü altı kapkara
Anne gel beni ara
Saçlarım kumlara batmış
Tarak getir de tara
Köprünün orta gözü
Sular apardı düzü
Ben öleydim
Suzan Suzi
Dicle ayırdı bizi.

Bir de şu var: Kırklar Dağı adını orada toplanan Kırklar Meclisi’nden almış. Kadim Diyarbakır’da yaşayan farklı dinlerden, dillerden, milletlerden olan kırk bilge insandan oluşan bu meclis kentin sorunlarını tartışır, yöneticilere öneriler sunar, yol gösterirmiş.

Diyarbakır efsanelerini ve türkülerini içinize çekmek için muhakkak Dicle’ye gidin.

Dicle’yle birden fazla buluşmuşluğum var. Her biri ayrı… Ama on gözlü köprü Dicle’nin gerdanlığı. Sizi göz hapsine alıyor. Almadıysa, vardır bir sebebi. Gene gidin.

On gözlü köprünün her bir gözüne selam verip, “Köşk görünüyor mu burdan” diye şöyle bir bakın. Hevsel Bahçeleri bütün görkemiyle orada! Dicle’yle göz gözeyken, Gazi’ye yetişseydi keşke ruh rakısı diye geçirirsiniz belki siz de içinizden.

Sonraları Şeyhmus Diken okuyunca öğrendim ruh rakısını:
“Ruh Rakısını duymuş muydunuz? İnhisarlar İdaresi tarafından bir dönem piyasaya sürülen bir aliyyül-âlâ rakı markası, Diyarbakır Rakı Fabrikası tarafından Diyarbekir Rakısı ile birlikte üretiliyordu. Alkol derecesi yüzde 45 olan Ruh Rakısı 25cl’lik şişelerde 35 kuruşa satılıyordu.” Bilgi bu kadardı. Sonra araştırınca bir de ayrıca “Diyarbekir Rakısı” ismiyle piyasaya sürülen başka bir rakı türünün olduğunu da öğrendim. Tabii o da aynı yıllara, 1935-40 arasına ait… Son 150-200 yıl evvelinin kente dair tarihine baktığımızda görüyoruz ki; rakı üretiminin geçmişi hayli eskiye dayanıyor(muş). Örneğin rakı türlerinden olan “karpuz rakısı”nı anason kullanmadan maya yoluyla şehrin Ermeni ve Süryani tebaası yaparmış. Tüketilenden daha çok üretileni de, yani ihtiyaç fazlası “müskirat”ı, Dicle üzerindeki taşımacılık işi olan “kelekler”le Dicle boyundaki diğer Mezopotamya şehirlerine ve kervanlarla da Adana, İzmir ve İstanbul’a yollarlarmış… İşte Diyarbakır Tekel İçki Fabrikası, 1940’lı yılların başına kadar, İnhisarlar İdaresi’nin yerel fabrikalara özel yetki tanımasıyla kendi adlarına marka üretmeleriyle isim hakkına sahiplik yapabilmiştir. Mesela Diyarbakır, “Diyarbekir Rakısı”nı şişelerken, Antep’te de “Gaziayıntap Rakısı” üretilmiş. 1942’den sonra bu yerel markalar kaldırılarak artık Kulüp rakısı, Yeni Rakı, İyi Rakı gibi markalar üretilmeye başlanmış. Diyarbakır’ın; Diyarbekir ve Ruh Rakısı adıyla ürettiği iki markadan “Diyarbekir Rakısı” alâ ölçüsünde imiş. “Ruh Rakısı” ise aliyyül alâ klasında. Yani çok daha kaliteli…”

Derler ki Hevsel Bahçeleri ile Dicle birbirleri için yaratılmıştır. İnanmamak ne mümkün!
8 bin yıldır tarım yapılan Hevsel Bahçeleri’nin aslında aynı zamanda Güney Doğu Anadolu’nun en büyük yaban hayatının evi olduğunu öğrenince; efsaneleri türkülere türküleri efsanelere sorup, Kırklar Dağı’na bakarken belki içimden geçen size de uğrar: Diyarbakır’da hiçbir şey ve hiç kimse öylesine orda değildir. Ne bir eksik, ne bir fazla…

Suriçi’nin dünü ile bugünü artık gece gündüz kadar farklıyken, Sülüklü Han’da varlığını bilmediğiniz her neviden şarkılar yüreğinize çarparken, muhakkak Tahir Elçi’yi anın.

Şeyhmus Diken’in Ahım Var Diyarbakır kitabının girişinde geçiyor;

Şimdi şair Birhan Keskin’in kelamınca şöyle diyor şehir:
“Taşta saklandım ben yıllarca taşta

Bu yüzden anlamıyorsun öfkem nasıl sert”

Diyarbakır’da çekilen bir dizide geçiyordu şu satırlar, şimdi şimdi anlıyorum: Diyarbakır’da kadınlar önce beklemeyi öğrenir. Dönmeyecek olanı. Öleni bile bekleriz biz.

Size Meryem Ana Kilisesi’nden, Hasan Paşa Hanı’ndaki kahvaltıdan, “her bir köşede yense yeridir” ciğerden, kaymaklı kadayıftan, Saint George Kilisesi’nin şimdi ne olarak kullanıldığından da bahsedebilirdim ama o zaman Diyarbakır rüyasını yazamamış olurdum. En azından niyetimi bilin; umarım rüyasını görürsünüz. Zira rüyalarda buluşmak olası.

Diyarbakır’ın merhabası da, vedası da Ahmed Arif olabilir. Bu satırların yazarı için öyle şüphesiz.

O halde yine ondan birkaç satırla, şimdilik hoşça kal Diyarbakır. Nasılsa her şeyden ve herkesten eskisin… Biz yolcu, sen hancı!

Seviyorum mümkün değil;

Aranızda kurşun, yasak bölge var

Sen genç, sevdan ölünecek kadar güzel

Kanunu yapanlar ihtiyar.

Bir memleket hasreti vardır, bir de Diyarbakır…
Hangisinin daha derine işlediğini siz de bir gün hissedersiniz, umarım.
Bana demeseniz de olur.
Ahmet Kaya’dan bir şarkı çalın ama, duyarım.