Hayatımın bir döneminde, uzunca bir süre, tam yirmi bir sene bir soru işareti olarak yaşadım. Boynu bükük bir Ay Çiçeği gibi. Üzerimdeki ağırlığın sebebini aradım. Kimseye benzemediğimi fark ettim. Anlamını aradım yaşamın, kitaplarda, kütüphanelerde… Meydanlarda, Meydan Larousse’lerinde… Hüznümün ana kıtalarında, Ana Britannica’larında… Yetmedi, daha da büküldüm. Küçüldüm. Büyüdükçe küçüldüm. Kalabalık sürülerle birlikte yüzen bir Alabalık gibi şaşkın, ürkek… Ve sonra bir noktaya dönüştüm, gölgesi kendinden uzun minicik bir noktaya. Üzerime geldi hayat, altında kaldım. Her sözün altında bir mana aradım. Yetmedi. Bir yeniyetme oldum genzinde bir ağlamanın, hüznün çırağı, aydınlığın çerağı umutsuz gecelerde.

Ve bir gün bana çok benzediğini sandığım bir noktayla karşılaştım. Artık iki noktaydık. Alt alta, üst üste, yan yana. Neresinden bakarsanız. Konuşma çizgileri geçti aramızda ve kısa suskunluk çizgileri. Ve bir gün, gidiverdi o nokta başka bir noktaya, içimde bir çizik, yarısı, yarası bende kaldı. Virgül oldum o günden sonra. Buraya kadar yaşadıklarımın ardına yeni şeyler sıralamak için. Olmadı.

Ondan sonra bir başka nokta daha geldi, bu sefer bir noktalı virgül oldum. Daha da kalabalıklaştı yalnızlığım, biliyordum o da gidecekti zamanı gelince ve de gitti. Bir parantez işareti oldum. Bomboştu içim. Bir kaburga kemiği eksiktim şimdi. İçime döndüm bir süre noktalar koydum, sonsuzcasına…

En uzun gün yaşanırken iki yarım kürede, bir ayraç işareti oluverdim. Bana ait olanları olmayanlardan ayırdım. Akla karayı seçtim. İçimin karardığını fark ettiğimde ünlemine vardım yaşam ovasının. Artık söz söyleme sırası bana gelmişti. “Ne kalır geriye, benden sonrası kalır” demişti canını sevdiğim Cansever. Benden geriye kalsın sözlerim istedim ben de. Garip; çünkü hayat ırmağına varmıştım bilmeden, az giderek, uz giderek dere tepe düz giderek. Masallardan gerçeklere geçerek, büyülü bohçaları açarak, Bergamut aromalı çaylar içerek. Zifiri korkular aydınlık gerçeklere galebe çalacakken neler doğurmuştu gün ana, hayret etmiştim. Ayaklarımda çokça çamur birikmiş, acı patlıcanı kırağı çalmıştı, atalardan kalma sözler, beylik laflar, çoban çadırında padişah rüyaları görmüştüm. Ve şimdi inandığımı sandığım sığ kalabalıkların üzerini örten derin uykudan sıyrılmıştım. Eğildim bilge suya, kendi karanlığımı ve aydınlığımı gördüm, ürktüm. Ama hayrolsun diye suya anlatırlardı rüyalarını insanlar. Bu gördüklerim kabus muydu? Döküverdim içimdekileri. Son damla karanlık çıkana kadar çıkardım ne varsa. Bütün kemiklerim sızlayana kadar yeniden ve yeniden… Bitmişti artık. Yine bir nokta olmuştum. Şimdi ayağa kalkabilirdim…