Vazgeçmişti artık ummaktan bile. Zehra ne yaparsa yapsın, isterse ağzıyla kuş tutsun hep aynı Zehra kalacaktı babasının gözünde. Her zaman fazladan bir boğaz sofrada, fazladan bir entari çarşıda, fazladan bir nüfus Hallaçların Yusuf’un çatısının altında. Sığıntı geldi bu dünyaya, sığıntı gidecek en başından yazılan adaletten uzak yazısıyla.

İlk evlat. Hem de kız evlat. Kara haber gibi Hallaçların Yusuf’un kulağına fısıldanan evlat ki, haberi aldığında karısına bakmaya bile tenezzül etmeden, cigarasını sıkıştırıp dudak kenarına çıkıp gitmişti evden. Kaç zaman çıkmamış, karışmamıştı el arasına utancından.

Ne adı yazılır kadının, ne sanı buralarda; eksik etektir ya… Aklı kısadır ya… Kaşık düşmanıdır ya…. Doğum haberi bekleyen babalara oğlan diye yarışılırken muştulamaya, kız oldu mu yenidoğan, kara haber misali, gözler yere çakılı utanarak fısıldanır kulağa.

Ahıra koş Zehra, bahçeye koş, ev işine koş, ekmeğe-aşa koş, suya-çamaşıra koş… Aman ha! Oğlan kardeşlerin peşine koş! Koş Zehra koooş.

Koştu da, nefes bile almadan. Ne buyurulduysa yaptı. Üstüne yedi güzelce dayağını, küfrünü. Çekti hepsini sinesine, içine yol alan yaşlarıyla birlikte. On beşine gelmişti gelmesine de, nasıl bir on beş yıldı gördüğü onu da Tanrı bilir işte, adalet dağıtırken verdiği böyle garip kararları sorgulatarak.

O sabah daha gözlerini açarken tuhaf bir sıkıntı çökmüştü Zehra’nın yüreğine. Ne olduğunu bilmediği, içini boğum boğum boğan bir sıkıntı. Kahvaltı sofrasını topladıktan sonra anası seslendi. “Otur hele, dedi, diyeceklerim var sana.” Anlattı babasının ne yaptığını. Bozukbaşların Hasan’ın yarım akıllı oğlu Berdan’a istemiş Zehra’yı. Başlık diye Delikli Tepeden bir tarla verecekmiş. “Yarına dedi, görümcü gelecekler. İyice yıkan, paklan, evi çek, çevir. Yüzümü yere eğme benim!”

Ağzını açmadan dinledi, kalkıp ahıra gitti Zehra. Sıkıntı içinden taşmış, sanki koca dünyayı sarmıştı. Döşünde bir şey acı acı çırpınıyordu. Bunca uğraşı yetmedi, bir ömür elin delisiyle mi uğraşacaktı? Deli Berdan’ın avradı mı diyeceklerdi Zehra’ya… Sarıca ineğe yaklaştı elinde süt kovasıyla. Süt nerde diye bağıracaktı anası az sonra. Bir anda belinin ortasında duyduğu acı her yeri zindana çevirdi. Koca, acı bir karanlık. Kayboldu Zehra.

Gözünü açtığında bir oda dolusu kadın dikilmişti başında. Yatıyordu yere serili döşekte, yüzler kendine eğilmiş, her biri bir şeyler söylüyordu. Duymuyordu hiç birini. Sadece şaşkın, bakıyordu kırpıştırarak gözlerini. Hissetmiyordu hiç bir şey. Neden yatıyordu, neden bu kadınlar toplanmıştı başına?

Bilmiyordu daha, ahırda Delibaş koçun belinin orta yerine tos vurduğunu. Bilmiyordu daha, artık böyle belden altı felç, yatağa mahpus kaldığını. Boşboğaz mı ararsın? Anında vuruverdiler yüzüne tokat kadar sert ve acı, yüzlerini üzerine eğmiş vah-tüh çekenler.

Bakmayın siz… Ezilmiştir, horlanmış, silinmiştir de kadın burada, ancak işte güçleri hemcinslerine yettiği kadar varlıkları tescillidir. Yetmiyordu eziklikleri, bir de kendileri eziyordu zayıflarını. Kuma almak, kuma olmak sıradan, olağandır buralarda. Varsa paran getirirsin taze feriği kaşık düşmanının üstüne. Ha bir kaşık, ha iki, ha üç… Ama burada da kadının gücü ön plandadır kadınlar içinde. Ezilenler birbirlerini ezerler hep bendane kalabilmek uğruna.

Zehra malzeme olmuştu işte. Ondan yürüyorlardı anasının üstüne inceden. Yarın satacağı kıza bunu yapar mıymış insan. Herife ne diyesiymiş? Buna kim bakarmış bu haliyle onca horantanın arasında… Siz de maksat geçmiş olsun ziyareti dediydiniz değil mi içinizden…

Yusuf, köy konağında aldı haberi. Sıvazlayıp pos bıyıklarını ağır ağır yollandı eve. Kapıdan girip de kalabalığı görünce iyi de bir nara salladı. Sinek misali dağılıverdi evdeki kadın kalabalığı. Bir çıkıkçı Şaşı Aysel kaldı Zehra’nın başında.

Ateş saçan gözlerini Zehra’ya dikip dikildi kapı ağzına. “Bugünü mü buldun?” diye kükredi. Kapıya bir yumruk vurup çıktı. Annesi Halime, korku dolu gözlerle sindi köşeye. Suratına inen tokat yaş getirdi gözlerinden. Bilirdi, bunun bir de akşamı vardı. Hele konakta içsin bir. Hele doldursunlar aklını bir… Hepsi iyi güzel, çekilir, alışkındır Halime. Dayak da yer, iki güne iyileşir. Ya bu kızla ne yapacak? Onca işin, oğlanların arasında nasıl bakacak buna? Zaten yılmadı mı yıllardır ırgatlıktan, eziyetten… Bu en büyüğü eziyetin. Niye ölüvermedin ki oracıkta?!

Zehra bu haliyle evde kalamazdı. Kıyameti koparırdı Yusuf. Altı alınacak, karnı doyurulacak, yıkanacak… Çözüm değildi belki ama, en azından göz görmezdi bu halini. Oğlanları çağırıp ahırın bir köşesine bir kerevet koydurdu Halime. Zehra buralıydı artık. Ağıdını, acısını, çürüyüşünü ineklerle tavuklar görecek, bilecekti. İnsan?

Tarım Müdürlüğü veteriner yollamıştı. Köylerde şap hastalığına, süt hummasına, şarbona karşı genel kontrol yapıyordu. Köylü kuyruğa girmişti veterineri görünce. Hepsinin derdi öncelikli, hepsinin hayvanı kıymetliydi. Bir yolunu buldu Yusuf, en önden hallediverdi işini.

Hallaçların Yusuf yanında veteriner, kasılarak geçti meydandan eve doğru. Ayranlar, aşlar, soğutulmuş karpuzlar, şerbetler… İyi ağırladı veterineri. Hakkı’ydı adı. Otuzunda ya var, ya yoktu.
Yemekten sonra ahıra gittiler.

Sarıca ineğe bakarken fark etti köşedeki karaltıyı Hakkı. Yaklaştı. Gözlerine inanmak istemedi. Baktı kaldı leş gibi şiltenin altında eriyen bedene. Acıdan billurlaşmış bir çift kara göze. Merhamet? Adalet? İnsan? Hangi insana revadır şu durum? Nasıl bir yürek taşır döşünde bunu reva gören? İnsan.. İnsan…

Omzuna konan elle irkildi Hakkı.
“Sonuçta sen de doktorsun değil mi? Sevabına şuna da bir baksan? O da can, bu da can. Okumuş, mürekkep yalamış adamsın. Muayene ediversen hayrına. Her işi eziyet. Herkese yük oldu, kaldı başımıza. Delikli Tepedeki tarladan da olduk bunun yüzünden. Belki iyi edersin ha, hap falan vardır sende ne bileyim…”

Yutkundu. Döndü. Söyleyecek kelime bulamamıştı veteriner. Kekeledi:
“Kim bu?”
“Bizim kız. Zehra. Ben diyeyim eksik etek, sen de horanta; kaşık düşmanı işte.”

**

“Hakkı sen ne yaptın eline kardeşim? Duvar mı yumrukladın?”