Eşgal | Zeynep V.

Kafasına yediği tekmeleri saymazsa hissettikleri havai fişek gösterisi karşısında afallayan kedininki gibiydi. Uçuşan renkler kafasını karıştırıyor, baygın kokular kulaklarını çınlatıyordu. Çamaşır makinesinin içinde unutulmuş ve 5 tur yıkanmış bir çorap teki gibi sersemlemişti. Tekmelerse iyiden iyiye acı veriyordu. Mor gibi ya da bulut gibi acı! Araya girip adamları durduran o üç kişi olmasaydı adamlar öldürene kadar döveceklerdi. Dayakçıları küfürler savurarak inlerine çekildiklerinde gözlerini aralayabildi ve son gördüğü, o ince ve keskin güneş ışığı oldu.Gözünü açtığında ilk gördüğü şey de odasının umutlu tavanı olsa ne kadar da mutlu olacaktı. Oldu olası sevmezdi hastaneleri ama konu sağkalım olunca sevip sevmediğini kimse sormazdı zaten. Ayağa kalkıp kalkamayacağını düşündü. Epeyce düşündü. Belki önce yatakta biraz doğrulup yeterli enerjisi var mı diye kontrol etmesi doğruydu. Her şey yolunda gibiydi. Yatağında ayaklarını sarkıttı ve bir süre oturdu. Yatak camın kenarında olmasına rağmen hiç de ruhu açmıyordu. Yatağın kenarındaki komodine tutunarak kalkmayı denedi. Yumuşak sesli komodine dokunmak çok hoşuna gitti. Yatarken elini uzatmayı niye denememişti ki? Yalnızlığını unutturan bir dost olurdu belki. Elini gezdirdi tozlu komodinin üzerinde. Gözlerini kapattı. Kendi mutfağının dolapları gibi…Tiz ve neşeli komodinin gözünden bardak çıkarmayı umarak alt kapağını açtı ama hiçbir şey yoktu. Odada ne gürültücü bir bardak ne de dik başlı bir sürahi vardı. Tiz sesli komodinden elini ayırmadan ayağa kalkmaya çalıştı. İlk denemede başardı. Kararlı iki adım pencereye yaklaşması için yeterli olurdu. Perdeyi yavaşça açtı. Bulutlar göğsüne battı. Canı acıdı. Kafasını yana çevirdi ama kendini geri çekmedi, çekemedi. Yüreği kanadı. Ilık…Yavaş… Sağ yana baktı. Yanındaki yatak boştu. Tekrar dışarı bakmayı denedi. O sivri bulutları görmemek imkânsızdı. Neyse ki hemen altlarında pamuk gibi iki ağaç vardı da kanamasını durdurabildi. Ağaçlara elini uzatsa…Tiz sesli komodin gibi hissedeceğini umdu.

Hastanenin bahçesi çok kalabalıktı. Niyeyse sadece çocukların kokuları geldi kulağına. Oysa çocuk başına üç yetişkin düşüyordu aşağıda. Şekerli, fosforlu, fırfırlı  çocuk sesleri… Kapı açılınca dikkati dağıldı. Döndü arkasını. Gelen sekiz hemşireydi. Yuvarlak ve simetrik gözleri yatay bir sekiz… Dolgun dudakları gibi… Biçimli göğüsleri ve düzgün bacaklarını birleştirdiğinde yan yana duran dizleri gibi de aynı zamanda… O sekizin dizinde yattığını hayal etti. Sekizin komodine benzer sesiyle hayalinden çabuk ayrılmak zorunda kaldı. Doktoru raporunu yazar yazmaz taburcu olabilirmiş. Raporda ne yazacak acaba? Tepeden tırnağa hırpalanmış bir adam… Saçları yolunmuş, gözleri şişmiş, elmacık kemikleri ezilmiş, boynu çizilmiş, iki kaburgası çatlamış, sırtında yara açılmış, beli morarmış, sağ bacağı kanamış, sol ayak baş parmağı kırılmış olan hasta… Yedi gün yatak istirahatı… Bilinci açık… İfade vermesinde sakınca yok… Doğru ya, ifade!

Sokak ortasında, gündüz vakti, şehrin göbeğinde, birilerinden sırf o an o öyle istediler diye, sırf adamların avuçları kaşındı diye ya da sırf o adamlar egosunu tatmin etsin diye dayak yediysen ve şikâyetçi olmak istediysen vermen gereken şey. Soracak polis: “Saldırganı tarif edebilir misiniz?” Ben ederim de siz anlayabilir misiniz? Daha önce anlayamadılar da.

İnsanlarla anlaşmasını engelleyen bir durumun söz konusu olduğunu biliyordu. Herhangi bir psikolojik rahatsızlığı olmadığını bildiği gibi. Görünüşte diğerlerinden farkı yoktu ama nedense kimseyle aynı dili konuşamıyordu. Mesele lisan değildi elbet. Sanki yeryüzünde kimsenin bilmediği bir dili bilmekle lanetlenmişti. İnsanlar dilbilgisiyle, harflerle, sözcüklerle değil duygularla konuşurdu ve onun duygularını kimse anlamıyordu. Ya da aynı duyguları farklı dillendiriyorlardı. Gerçi doktoru pek öyle düşünmüyor, diğerlerinden farklı ve bir o kadar özel olduğunu söyleyip duruyordu ama doktorun bu coşkulu taraftarlığının sebebi pekâlâ ona araştırmalarında yardım etmesi olabilirdi. Zaten çocukluğundan beri onu bir tek annesi biraz anlayabilmişti. Yanlış anlasa da en tahammül edilebilir tepkileri hep annesi vermişti. Diğer insanlarla konuşmak ise hiçbir zaman kolay olmamış, kimseyle orta yolda buluşamamıştı.

Neden acaba? Ben bu komodine dokununca tiz sesli bir soprano tahayyül ediyorum diye insanlar bana neden tuhaf tuhaf bakıyorlar? Yağmur altında gezerken ilkokulda ezberlediğim çarpım tablosunun yediler kısmı beynime üşüşüyor diye bana neden marslı muamelesi yapıyorlar? Göz rengi benimkinden derin olanlarla konuşurken o kişinin hangi geometrik şekle daha uygun olduğunu söylüyorum diye beni neden dinlemiyorlar? Benim bağdaştırdıklarımı onlar neden bir arada düşünemiyor? Ya da ben neden onlar gibi basit düşünemiyorum? İlk aşkını anlat denilince sarışın, uzun boylu, yeşil gözlü, tombul yanaklı, balık etli diye tarife başlayan insanlara öyle özeniyorum ki. Benim ilk aşkım şeftali dudakları, menekşe kokulu gözleri, on bir vücudu ve enerji dolu, heyecanlı elleriyle tam bir tanrıçaydı ama gel de insanlara anlat!

Kalktığı gibi ağır adımlarla yatağına oturdu. Doktor raporu hazırlayana kadar ayakkabılarını giyip odadan çıkmak istiyordu. Yosun kokulu bağcıklarını bağlarken ifade işini nasıl halledeceğini düşünüyordu. Diğer insanların anlayabileceği dile nasıl çevirecekti gördüklerini? Neye yeşil, neye kısa, neye tombul diyorlar bilmiyordu ki… Ona saldıran adamı bir kişi daha görmüş olsaydı keşke. Adamın metal bakışlarını, beşlik göbeğini, ıslak sesini ondan başka gören, duyan olsaydı da yardımını isteyebilseydi. Sahi adamın kokusu nasıldı? Yasemin, tarçın, biberiye karışımı… Sabah gelen doktordan biraz daha ekşi, sekiz hemşireden az daha güneşli bir koku. Kokuyu unutmasına imkân yok. O kokuya biraz kekik ekleyince babası oluyor, gül suyu serpince de halası…

Bu kokuları nasıl oluyor da diğer insanlar alamıyordu acaba? “Koku almıyorsan ya ölmüşsündür ya da uykudasındır” derler ya… Hatta kim demişti, Sema Kaygusuz mu: “Kokusuzluğun yoksunluktan sayılmadığı tek uzam; düş” diye? Oysa düşünde de koku alıyordu o. Annesinin yumuşak, elma kokusunu; kuzeninin yosun,  sevimli kokusunu, dedesinin karanfil, siyah kokusunu… Gözlerini görmesi yeterliydi kokularını almak için. Bunları anlatsın işte polise de. Belki onlardan biri de alıyordur bu kokuları da adamları bulmaları kolay olur.

Çıktı odadan küçük adımlarla. Zonklayan beyninde rock’n roll yapılıyormuş gibi bir karmaşa, kolları silindirle ezilmiş gibi sızılar ve tam açılamayan gözleri ile doktoru aradı odasında. Aldı darp raporunu. Hastanenin bahçesine inmesi 15 dakikayı buldu. Allahtan kapıda boş taksi vardı da göğsüne batan bulutlardan çabucak kaçabildi. Karakol yakında diye surat yapmasa bari taksici. Ama görüyor işte halini. Taksiden inmesi ve karakolun merdivenlerini tırmanmasını kapsayan 20 dakikalık merasimin sonunda raporunu polise sunmuş yazıcının karşısına oturmuştu.

Olay tam olarak şöyle oldu memur bey: Evimden çıkmış sahile doğru yürüyordum. Bakkalın önünden geçerken ayağım takıldı ve sokağın köşesinde duran adama çarptım. Neden omuz attığımı sordu. Niyetimin bu olmadığını yanlışlıkla çarptığımı söyledim. “Biz biliriz koçum senin havanı almayı”, “sen kime dayılanıyorsun” ve “üç kuruşluk adamsın da artizlik mi yapıyorsun”; dayak yerken beynimde yankılanan cümlelerdi. Adamın tipi mi nasıldı? Aslında sıradan bir tipti. Sokakta sık görülen tiplerden… Üç şeklinde bir yüzü, yumurta gözleri ve kirpi gibi bir bıyığı vardı. Favorileri uzamıştı. Omuzları gladyatör kalkanı gibiydi. Boyu otobüs durağından daha sessizdi. Üstünde üzgün bir kot pantolon, sabırsız bir t-shirt vardı. Ayakkabıları balık gibi, sesi lacivert bir keten ve elleri ekşi yaprak sarması gibiydi. Kokusu… Kokusu da tam olarak Büyükada’daki bir evin bahçesinde mangal yapıldığında yan komşuya gelen gibi… Yasemin, tarçın, biberiye… Adam yalnız da değildi. Yanındaki iki arkadaşı ile birlikte bu hale getirdiler beni. Arkadaşlarından bas sesli gömleği olanı sürekli gülüyordu ve dişleri akordeondu. Üç beş tel saçı ekşi erik gibiydi ve boyu diğerinden daha yuvarlaktı. Göbeği neredeyse çenesine değecekti ve kolları beni sarsmadığı zamanlarda pek işe yaramayacak kadar dikenliydi. Üçüncüyü pek seçemedim memur bey. Sanırım o çoğunlukla arkamdaydı ve grubun dublajcısıydı. Paslı çivi sesi ile kulağıma beni gebertmek için ne kadar hevesli olduğunu, annemin mesleği konusunda hiçbir tereddüdünün olmadığını ve dilimi kesip ait olmadığı bir yerime sokmak konusunda ne kadar becerikli olduğunu söylüyordu.

By | 2017-08-30T11:51:01+00:00 Ağustos 22nd, 2017|Categories: Öykü|Tags: , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bir öykünün okuru, yazarı hakkında ne bilmek ister ki en çok? Kaç yaşında? Nereli? Hangi okullarda okudu? O kelimeleri nasıl bir araya getirdi? O öyküyü neden yazdı ki şimdi? Benim yazdıklarımı okuduysanız aklınıza takmayın bu soruları ve cevaplarını. Bilinmesi gereken belki yalnızca gördüğünüz o öykülerin sizdeki karşılığıdır. Bu satırların okuru kaç yaşındasın? Nerelisin? Hangi okullarda okudun? O kelimeler bir araya geldiğinde ne hissettin? O öyküyü neden okudun ki şimdi?

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: