Evrenin Tek Hakimi | Deniz Pekgenç

Tüm İstanbul sakinleri, Taksim Meydanı’nda, genişleyen dalgalar halinde toplanmıştı. Her ülkenin her şehrinde, her kasabasında, her köyünde dairesel bir dizilim var mıydı? Yer kabuğunda kalbi atan her canlı, kendi çemberindeki gibi öylece durmuş, kollar iki yana mühürlenmiş, boyun yukarı uzamış ve kımıltısız ve kirpiği bile kımıldamadan, öylece ama öylece, duruyor muydu? Her canlı demişti, çünkü inanması her ne kadar güç olsa da sağ yanında kendi gibi bir insan, sol tarafındaysa arka ayaklarının üzerine kalkmış, ön paticiklerini gövdesine yapıştırmış, boynunu iyice yukarıya uzatmış bir köpek vardı. O da bir şey mi? Az ileride, iki insan arasında boşluk var sanırsın ama yok! Minik bir fare dimdik duruyor, herkes gibi, her canlı gibi. Cıva gibi gözüken parlak ışık, gökyüzünde tüm ihtişamıyla duran gri piramitten süzülüp her bir çift korneanın içinden geçerken tüm bakışlar, ışığın kaynağına kilitlenmişti. O metalik sesler, piramidin bir anda gökyüzünde belirmesiyle kendi sesine dönüşmüş, kendi ağzından kontrolsüzce çıkmaya başlamıştı. Dakikalar geçtikçe sesler hecelere, heceler kelimelere, kelimeler sanki cümlemsi bir şeylere dönüşüyordu. Yani en azından öyle sanıyordu. Dil yabancıydı, yabancı derken, bayağı yabancı, yani, bu Dünya’ya yabancı! Keşke gözlerini biraz kımıldatabilse, görüş açısını genişletebilseydi bilinci yerinde, aklı henüz tam ele geçirilmemişken de babasına bakınabilseydi. Belki o çok sevdiği garajında yine kumandası bozulup yanlışlıkla kilitli kalmıştır da çıkamamıştır. Tek hece ile başlamıştı. Sahi ya, tam bir yıl önce bugün, babasının, akşam arabayı servisten alabilir misin, sorusu cep telefonu kulaklığından çıkıp beynine doğru yol alırken, “alabilir” ve “misin”in arasına giren bir “ti” ile. Tiz ve derinden. Her şeye çarçabuk alışan insanoğlu, aynı gün aynı saat aynı dakikada tüm telefon hatlarına sızan bu “ti” için iki gün, bu da ne böyle diye, birbirine söylenmiş, ardından alışıp kabullenmişti “ti”yi. Üç ay boyunca her telefon konuşmasına kulak misafiri olan “ti” dördüncü ayda bir arkadaşını çağırmıştı yanına: “se”. Ti ve se, el ele tüm telefonlarda boy göstermişti bir otuz gün kadar. Otuz birinci gün ise sessiz sedasız televizyon kablolarından akıp evlere, işyerlerine, taksilere, otobüslere, uçaklara sızmışlardı. O kadarla kalsalar iyiydi, odasından hamburger siparişi vermek için çıkmasa yüzünü göremedikleri kardeşi, kafasını ilk defa bilgisayar ekranından kaldırıp, bu ne ya, diye ergen sesiyle evi inletmiş, işte o gün, muhteşem ikilinin internette sörf yapmaya da başladıklarını anlamışlardı. İki ay, kimi zaman filmin en can alıcı sahnesindeki konuşmayı bölerek kimi zaman reklam aralarında kimi zamansa şarkılara ek nota tadında ekranlarda takıldılar, internetteki her tıklamaya her “like”lamaya eşlik ettiler, ünlerine ün kattılar, tanımayan kalmamıştı artık bu ikiliyi. Sanal alem korsanları ile tüm emniyet güçleri bir olmuş “ti ve se”nin izlerini sürerken, balkonda çekirdek çitleyen teyzeler günlük dedikodularına dahil etmişti bile onları. Beşinci ayın sonunda, egzoz sesi kadar olağan, fırından yeni çıkmış ekmek kokusu kadar rahatlatıcı bir kıvama gelmişti sesler. Altıncı ayın ilk günü “ti se paya” sesinin, aynı anda tüm radyo, televizyon ve internet kanallarından iki dakika boyunca tekrarı, tüylerde bir dikleşmeye, midelerde küçük kramplara neden olduysa da, o da geçip gitmişti. Sonraki altı ay bu üç kelime ya da cümle ya da belki de sembol hiç değişmeden devam etmiş, günde dört defa rutin aralıklarla, insanları selamlamıştı. Hükümetler pes etmiş, kolluk kuvvetleri günlük işlerine geri dönmüş, artık rakı sofralarına bile konu olmayacak kadar umursanmaz olmuştu sesler. Ve işte şimdi, tam bir yıl sonra bugün o seslerin kuklasıydılar, bedenleri hipnoza girmiş gibi, merkezi sinir sistemleri devre dışı, beyinleri ise fethedilmiş. Kan, kırmızdan metale dönüşürken, evrenin tek hakimi olduğunu sanan başka bir canlı türünün daha olduğunu, işte böylece, o gece anlamışlardı.

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: