Yazıya dökmeden önce demlenmesi için bir gün boyunca dinlendirdim bütün sözcüklerimi. Öyle sıradan cümleler kurmak istemedim bu kez. Sabah erkenden kalkıp kırmızı ojelerimi sürdüm senin için. Dokunduğum harflerden çıkan sözcükler canlı olsun, enerji versin, sevgi üretsin diye. Güzel bir kahvaltı hazırladım kendime, kocaman bir tabak dolusu patates kızartmasını mayoneze bandırırken vicdan azabı duymadım doğrusu. Kaloriden nereye kadar kaçacaktım ki şu üç günlük dünyada! Türk kahvemi her zamanki gibi sade pişirdim, ikincisini çarpıntılarıma rağmen büyük bir fincana yaptım ki zihnimi kaplayan bulutlar yerini güneşli gökyüzüne bıraksın, deyim yerindeyse afyonum patlasın… Kahveyle kendimi yeterince zehirlediğimi, ancak aynı evi paylaştığım kediyi fark edince anladım. Sanırım koltuk takımını kedimin rengiyle birebir seçmek çok da akıllı işi değildi. Zaten akıllı biri de tutup kedisine Selami adını vermezdi. Ponçik bile daha makul olabilirdi, rahmetli dedemin adını vermek fazla iddialı olmuştu galiba. Her neyse, pencerenin hemen yanındaki berjere oturup -onun rengi biraz daha farklıydı kediden- Selami’nin kucağımda mırlayarak içten içe beni büyük kedi gibi sevmesine izin verdim. Sonuçta o da bir canlıydı ve sevmek, sevilmek en büyük hakkıydı tabii. Yedi yıldır büyük kedi olmadığımı anlatmaya çalıştıysam da nihayetinde kedice diye bir dil kullanmıyordum ve bu yaştan sonra da miyavlayacak değildim. En iyisi ortak paydada buluşmak ve her canlıyı olduğu gibi kabul etmekti, ben de öyle yaptım.Öğleden sonra terasa çıkıp güneşle yıkadım bedenimde artakalan yorgunlukları, göğe bakarak gülümsedim bolca. Tepemde uçuşan martılara dışkılarını üzerime bırakmadıkları için duyduğum minneti bildirmenin bir yoluydu bu aynı zamanda. Bitmek üzere olan kitabımı bir an önce okudum son sayfasındaki mesajı sana ulaştırabilmek için:
“…kırılgan yaşamlarımızın her ânında başımıza gelebilecek beklenmedik olayları düşünecek olursak, her yeni gün bir mucizedir.”

Bir mucizeyi yaşadığım için sevinmeyi ihmal etmedim kesinlikle. Babamı arayıp sesini duymak istedim, bu dünyada onun evladı olabildiğim için bir kez daha şükrettim Tanrı’ya. Telefonu kapatırken her zamanki gibi “Sevgiyle kal” dedi. Belki de sırf bu yüzden sevgiden oluştuğumu düşündüm, zira sevgiyle kalıyordum kendimi bildim bileli. İçimde yanardağ gibi saklanan ve hiç beklenmedik anda patlayınca bazılarını yakıp yok ederken, bazılarının da yüreğini ısıtıp sonsuzluğa dönüştüren sevgimi bu cümleye yordum sonunda.Saate baktım, akşam olmuştu. En güzel elbisemi giyip parfümümü sıktım. Siyah sandaletlerimin değdiği her taşı hissederek yürümeye başladım hiçbir şey düşünmeden. Yol beni Kadıköy sahiline getirdiğinde son beş saattir bir şey yemediğimi fark ettim. Büfeden soğuk kahve aldım, boş bir bank bulup oturdum, güneş batmak üzereydi. Buradaki deniz kokusunu hissedebilmen için derin bir nefes aldım ilk harfe basmadan hemen önce. Kulaklığımın birini sağ kulağıma taktım, diğerini boşta bıraktım ki kelimelerimin içindeki su sesini duyasın diye. Romantikliğim, yanımdaki bankta oturmuş, hırsla çekirdek çitleyen biri tarafından anında baltalandı. Sanki çekirdek yerine eski erkek arkadaşının canını alıyormuşçasına çıkardığı o korkunç ses, kulağımdan giriyor, beynimin içinde zonkluyordu. Daha fazla bu vahşete tanık olmamak için sol kulaklığı da takıp dinlemekte olduğum şarkıya teslim oldum. Bulutlara baktım, kızıllık kaybolup gidiyordu griliğin içinde. Bir mucizenin daha bitmesine saatler kalmıştı demek. Haydarpaşa Garı’nı karşıma alınca bedenime yumuşacık sarılan rüzgarla teselli oldum ve şaşırdım kendime. Hayret, üşümüyordum ilk kez! Müziğin sesini sonuna kadar açtım, sözlerinin sana da ulaşmasını ümit ederek..

“Hoş geldin!” diyordu, “Bugün günlerden güzellik sefa geldin, hoş geldin…” Kaç kez dinledim saymadım ama birden şu düşünce dönmeye başladı zihnimin içinde; sevgi, emekten öte bir şey olmalıydı! Zira ne kadar emek versen de olmuyordu bazen. Sevgi, ‘kelimeler’di aslında. Kelimeleri sevdirebilmekti karşındakine. Onu; önce kendini anlamaya, yaşamın içini dolduran sözcükleri bulmak için harekete geçirmeye, bir bankta öylece otururken ya da yolda önüne bakmadan yürürken düşme pahasına da olsa telefon ekranında bir şeyler yazmaya, sevgiyi harflerin içinde aramaya yöneltmekti. Nicedir pençesine düştüğüm ölgün sessizlikten arınma günüydü bugün ve o an, kelimelerim sustuğunda kendimden ne kadar çok uzaklaştığımı fark ettim. Susmak bu sebeple bir sevgisizlik göstergesiydi belki de! Zaman zaman harflerden kaçıp renklere, çizgilere sığınmam bundan olsa gerekti ve işte uzun zamandan sonra yine buradaydım. Artık yazmak istiyordum noktasının kaybolmasını dilediğim sonsuz cümlelerimi.

İç sesimle giriştiğim bu derin sohbet, bir irkilmeyle yarıda kesildi. Zira oturduğum bankta yalnız değildim. Tam da elimdeki telefonun boş ekranında henüz ilk harfe dokunmak üzereyken, şarkının tam da bittiği yerde, bir ses duymuştum. Naif, içten ve su gibi bir ses tıpkı şarkının sözlerini tekrarlarcasına “Hoş geldin!” diyordu. Bu gerçek olamazdı! Başımı sol yanıma yavaşça döndürüp olanları algılamaya çalıştım. Her yeni gün bir mucizeydi gerçekten ve o mucizenin tam ortasında gözlerinin içine bakıyordum. Sen ne ara gelip oturmuştun yanı başıma? Kaç dakika öyle sessizce izlemiştin beni? Kulaklığımı çıkarıp şaşkınlığımı üzerimden atana kadar öylece oturdum kaldım bir süre. Rüzgara karışan kokun bütün benliğimi sarıyor, heyecandan kalbim güm güm atarken sözcüklerim hala demleniyordu yüreğimin en derinlerinde. Dudaklarımdan tek bir harf dahi dökülmedi, sustum. Susmak bu kez sevginin göstergesiydi. Kuracağım cümlelerin duygularımı anlatmaktaki kifayetsizliğine yordum bu sessizliğimi. Güneşten bronzlaşmış güçlü kollarınla beni kendine çekip sımsıkı sardığında, içimdeki yanardağ çoktan patlamıştı bile. Akşam serininde senin yüreğini ısıtıyordu büyük ihtimalle. Yüzüme uzun uzun bakıp yumuşacık gülümsedin. Öğüdümü tutmuştun anlaşılan. “Kaşlarını çatma” derdim, “yüzün kırışacak, gülmek sana ne çok yakışıyor oysaki!” . Bir senede hiçbir şey değişmemişti, yüzündeki çizgiler hala bıraktığım gibi duruyordu, ne eksik ne fazla…

“Bana kelimeleri sevdiren adam” dedim içimden, “İyi ki geldin! Nasıl geldin?”

Oturduğum banktan senin görmeni de dileyerek saatler önce çektiğim fotoğrafı gösterdin bana. Denizi, vapurları, martıları, Haydarpaşa Garı’nı yani bugünü görmeliydin, yaşamalıydın kesinlikle… İçimi okumuşçasına koyu bir keder gelip yerleşti gülen gözlerinin içine. Üzerinde kurumuş kahve renkli lekelerle dolu küçük valizi yerden aldın, elimi tutup “Hadi artık eve gidelim” dedin, “Biraz yorgunum.” Sonra uzun uzun uçak yolculuğunu anlatmaya koyuldun banktan uzaklaşırken. Arkamızdan gelen çekirdek çitleme sesinin şiddeti iyice artmıştı. “Yazık” dedim kendi kendime. “Önce kendini sevseydi ya bu kızcağız, çekirdeğin suçu neydi?” Onu da öyle kabulledim bankta bırakıp giderken. Yol boyunca sen konuştun, ben dinledim. Gece olup da uyku çökünce göz kapaklarımın üzerine “İyi geceler” deyip kalbimden öptün beni. Gözlerinin içine bakıp gülümsedim. Selami ayakucumda, sen koynumda uyuyakalmıştım ki bir anda açılıverdi gözlerim. Sana bir şeyler yazmalıydım. Kelimelerim yorgunluğunu atmış, dışarı çıkmak için isyan ediyorlardı artık. Ne kadar beklemiştim sahi? Bir gün mü, bir sene mi, uçağa binmek için evden çıktığın o son sabahtan bu yana mı? Sabahın erken saatinde çalan o acı telefon sesinden hemen sonra mı? Ne zaman terk etmiştim kelimeleri? Hayır, kış değildi kesinlikle hatırlıyorum, yazdı yine mevsimlerden ve ben yazmayı bırakmıştım artık. O gün morgun kan donduran soğunda iliklerime kadar titremiştim, saniyeler saatler kadar uzundu ölümü senin güzel yüzünde izlerken. Evden alıp seni havaalanına götüren şoförün ailesi de oradaydı. Araba takla atmış defalarca. Küçük valizini tutuşturdular elime, dışı kana bulanmıştı.

Aniden yatakta doğrulup gardırobun yanında duran valizi karanlıkta seçmeye çalıştı gözlerim. Göremeyince endişeyle yerimden fırlayıp ışığı yaktım, aynı yerinde duruyordu sapasağlam. Zamanında çok söylenerek aldığın yeşil valiz o arabadan tek parça çıkabilmeyi başarabilmiş tek şeydi. Yanına gidip fermuarını açtım. İçinden bir sene öncesinin gazetesini alıp kenara koydum, ilk sayfasında, düğün fotoğrafımızın hemen yanında hurdaya dönmüş araç yatıyordu bir ölü gibi. Parfümünü çıkarıp sıktım bütün odaya. Uçuk mavi gömleğini alıp serdim boş duran yatağın üzerine. Ütüsü hala duruyordu olduğu gibi. Sarılıp kokunu içime çektim derin derin. Saate baktım henüz gece yarısıydı, yeni bir mucizenin başlangıcıydı şu an. Başucumda duran bilgisayarın tuşuna basıp ilk kelimelerimi yazmaya başladım uzun zaman sonra.
“Hoş geldin!”