Sevgili Peri’ye,

Zamanında pazardan, bir milyoncudan ne bulduysam aldım. Şimdi de eşyalarla sabaha kadar güreş tutuyorum. Bunları sığdıracak kolileri bulmak için verdiğim mücadeleden hiç bahsetmeyeceğim bile. Üstelik evdeki her şey olması gerekenden fazla kocaman. Banyo havlum neredeyse salon perdesi kadar, ayaklarımsa kırk iki numara. Enine, boyuna oldukça genişim ama ‘su aygırı’ değilim kesinlikle! Gelip geçerken çarpıp kırmamayayım diye, mutfak dolaplarını en sona bırakmıştım. Bugün sıra mutfağa geldiğinde paketlemeye önce bardaklardan başladım. Her birini tek tek alıp gazete kağıtlarına itinayla sardım. Geriye son birkaç bardak kalmıştı. Tekrar rafa doğru uzandım ve o esnada mutfak dolabının aynalı yüzeyine yansıyan ‘şey’le, yani Cezmi’nin tabiriyle ‘kıvırcık, mor bir peruk takmış su aygırı’yla göz göze geldim. Acaba Cezmi haklı olabilir miydi? Ağzımı hipopotamlara özgü bir şekilde sonuna kadar açıp dişlerimin onlarla olan benzerliğini görmeye çalıştım. Başımı sağa sola çevirip farklı açılardan kendimi izledim. Sonra o günküne benzer bir sinir buhranına tutulur gibi olduysam da anında savuşturdum o duyguyu zihnimden. Yüksek sesle “hadi be ordan” deyip hamsi desenli tabakları raftan aldım, öfkeyle tezgaha yerleştirdim. Tabakları saracağım gazete kağıtlarını bir hışımla parçalarken Cezmi’yi hayal ettim. Sanki ellerimle onu ortadan ikiye ayırıyordum. İçim şöyle bir ferahlar gibi olunca pis pis sırıtıp elimdeki gazeteye baktım, Cezmi yoktu. Bir adamla kadının düğün fotoğrafları vardı. Tarihine baktım, haber bir sene öncesine aitti. Eşini kazada kaybeden kadının fotoğrafı tam ortadaydı. Hemen yanındaki karede ise takla atmış araç duruyordu cansız bir beden gibi. İçim sıkıldı… Elimdeki işi bırakıp mutfak tezgahındaki ısıtıcıya su koydum. O kaynayana kadar iki tane sallama çay attım kupaya. Ardından koca bir dilim somuna nutella sürerek sakinleşmeye çalıştım lakin çok bir faydası olmadı, tadım kaçmıştı bir kere! Çiğnemekle hiç uğraşmadan hepsini olduğu gibi ağzıma tıkıp çayımdan koca bir yudum aldım. Çikolatanın damağımda yarattığı o geçici mutlulukla birlikte kafam çalışmaya başladı. Güzel bir fikir düştü aklıma. Parmaklarıma sürülen çikolataları ziyan olmasın diye yaladıktan sonra, yeğenime götüreceğim kitabı poşetinden çıkardım. Sayfalarını hızlıca gözden geçirdim. Yaşadıklarımın külkedisinden geri kalır yanı yoktu. Ben de düşündüm, taşındım. Gecenin bu saatinde oturup sana mektup yazmaya karar verdim sevgili Peri. Zira beni en iyi sen anlayabilirsin.

Bana iyi biten bir şeyler söyle, yalvarırım! Filmlerde bile hep iyi adamlar ölüyor. Sorun senaryoyu yazanların kötü kalpli oluşu mu? Tamam, en iyisi baştan başlayayım anlatmaya. Hatta doğrudan şöyle gireyim cümleye:

Ben bir adama aşık oldum sevgili Peri. Gülme lütfen, evet farkındayım başı burası değil fakat bunu söylemek canımı öyle yakıyor ki… Kalbim kan yerine sanki tuz ruhu pompalıyor tüm vücuduma! Pat diye söylersem canım daha az acır zannettim. Yine de bir şey değişmedi. Nasıl böyle bir aptallığa kapıldığımı inan ben de bilmiyorum. Aslında gayet farkındaydım her şeyin.

‘Hiçbir erkek; barbekü soslu, dana jambonlu, köftesi bilhassa satır kıymasından yapılmış, içinde karamelize soğanların dans ettiği, üzerindeki susamlarla yıldız gibi aydınlanan yumuşacık ekmekli bir burgerden daha fazla zevk veremezdi kesinlikle…’

Kesinlikle öyleydi! Ta ki adını sanını hiç bilmediğim Cezmi, fotoğrafımı beğenene kadar. Başlarda hiç sallamadım onu. Hatta ben de sırf eğlence olsun diye kargasıyla olan o aptal fotoğrafını beğendim. Söylesene kim evinde karga besler ki! Saniyeler içinde Cezmi, onca fotoğrafımın içinden en can alıcı olanını beğenince, ‘bu adam okumayı ve yemeyi seviyor’ diye düşünüp ben de onu takip etmeye başladım. Günlerce hiç ses çıkmadı ikimizden de. Fakat bir gün, Akaretler’deki en sevdiğim mekanda, aşık olduğum burgerden koca bir ısırık aldığım o anda, dişlerimle çiğnemeye kıyamadığım köftesinin bana ihanet edip aniden soluk boruma yapıştığı o sırada, telefonuma gelen mesajla sarsıldım.
“Selam, iyi misin? Köftesi nasıl? Seni mutlu etti mi? Kaç puan verirsin?”

İçimde sessizce ilerleyen büyük bir fay hattının kırıldığını hissettim. Kalbimden burgere doğru giden yollarda artçı depremler yaşanıyordu. Neyse ki garsonun gelip sırtıma vurmasıyla en büyük deprem engellenmişti. Hain köfte, mutluluk bir yana dursun neredeyse beni öldürüyordu az önce. Heyecanla etrafıma bakındım. Yoksa Cezmi buralardaydı da beni mi izliyordu? Eğer izliyorsa neden garsondan önce gelip vurmamıştı sırtıma? Neler saçmalıyordum… İnstagramda görmüştü tabii. Az evvel paylaştığım hikayeye koymuştum ya o lanet burgeri! Hesabı isteyip tabağımda kalanları paket yapmalarını rica ettim. Elime tutuşturdukları o lanetli poşetle Aşiyan Mezarlığı’na kadar yürüyüp manzaraya karşı küçük bir çukur açtım. Hiç tereddüt etmeden, eski aşkımı üstüne toprak atmak suretiyle geçmişe gömdüm. Artık hayatımda yalnızca Cezmi vardı. Ruh halimdeki bu anlık değişimi sorgulamadan ve geldiğim yolu yürüme zahmetine katlanmadan otobüse binerek geri döndüm. Manyak mıydım ben? Bu sıcakta yürünür müydü onca yol! Hem de bu kiloyla! Çırılçıplak tartılsam bile en az yüz yirmi kiloydum. Az önce ölümün ucundan dönmüşken, bu kez de yolun ortasında kalp krizi geçirmeye hiç niyetim yoktu. Zaten giderken de otobüse binmiştim fakat araya biraz dram katmak istedim. Anlarsın ya, bazen içine ‘Küçük Emrah’ kaçmış gibi davranmak olayı daha ilgi çekici hale getirebiliyor. Ayrıca konusu değil biliyorum ama küçükken benim de hiç bisikletim olmadı sevgili Peri.

Her neyse, haftalar birbirini kovaladı. Cezmi’yle hemen hemen her gün mesajlaşmaya başladık. ‘Günaydın’la başlayıp ‘İyi Geceler’le sonlanan mesajlarımız yerini uzun telefon konuşmalarına bıraktı bir zaman sonra. Her konuyu konuşabiliyor, bazen saatlerce gülebiliyorduk. Zaman zaman dertleşip birbirimizin geçmişteki yaralarını telefonun diğer ucundan sarmaya çalışıyorduk. “Su gibi duru bir sesin var” dediği gün, sehpa niyetine kullandığım ve o sırada üzerinde bir bardak su duran göbeğimle göz göze geldim. Benim neye benzediğimi bilmiyor, merak dahi etmiyordu. Çünkü instagram hesabım yemek ve kitap önerileri olan gizemli bir kişisel blogdan öteye geçmezdi. Buna karşın bir gün olsun fotoğrafımı göndermemi istemedi benden. İki ayın sonunda ikna olmuştum. Cezmi’nin benim ruhumu sevdiğinden adımın Buse olduğu kadar emindim artık. İçimde yaşattığım Külkedisi’nden kurtulmak için bir an evvel kırk iki numara olan cam ayakkabılarımı giymeli ve mutfaktan çıkmalıydım.

Doğum günümden bir önceki gün buluşmaya karar verdik. Buluşma günü geldiğinde Cezmi tutturdu “gece on ikide buluşalım” diye. Romantik serseri… Doğum günümün ilk dakikalarında benimle olmak istiyormuş meğer. Saat dokuz buçuk gibi hazırlanmaya başladım. Gece olduğu halde hava sıcaklığı neredeyse otuz dereceydi. Buna rağmen füme renginde parlak deri bir elbise giydim. Mor renge boyattığım kıvırcık saçlarımı köpükle şekillendirip dudağıma koyu bordo bir ruj sürdüm ve sabırsızlıkla beklemeye başladım. Gitme vaktim geldiğinde bronz dijital saatimi takıp cam ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Son kez aynaya bakıp kendimden emin bir halde evden çıktım. Taksiyle buluşacağımız yere geldiğimde upuzun bir merdivenin beni beklediği gerçeği içime oturdu. Ağır usul adımlarla yukarı doğru çıkarken saydım, tam yirmi dört basamaktı. İçeri girer girmez gözlerim vantuz gibi Cezmi’nin üzerine yapıştı kaldı. Fotoğraflarından çok daha hoştu namussuz. Oysaki kara, cılız birini bekliyordum. Takım elbisesi, yaka mendili ve ayakkabılarıyla filmlerden fırlamış jön gibiydi maşallah! Yüzünde heyecandan ziyade kendini beğenmenin rahatlığı okunuyordu. Bakışlarıyla etrafı süzerken, parmaklarıyla da masaya vurup zamanın ritmini tutuyordu sanki. Masadaki bir buket kırmızı gülü fark edince iyice kendimden geçtim. Güm güm atmaya başlayan kalbim neredeyse ağzımdan çıkacaktı. Neyse lafı çok uzatmayayım, dediğim gibi hava yeterince sıcaktı, üstüne bir de heyecanın eklenmesiyle yüzümden, gözümden kısacası tüm gözeneklerimden oluk oluk ter boşanmaya başlamıştı. Elimle gözümü yakan terleri silmeye çalışırken rimelim her yerime bulaşmış, elbise ise sıcaktan iyice üzerime yapışmıştı. Cezmi’ye görünmeden bir an önce kendime çeki düzen vermeli, en azından elimi yüzümü bir sudan geçirmeliydim. Girişin tam karşısında şaşaalı bir sahne vardı. Oradan içeriye yayılan müzik muhteşemdi lakin sesi o kadar yüksekti ki kendimi duyurabilmem için biraz bağırmam gerekiyordu. Mecburen garsonun kulağına doğru eğildim, var gücümle bağırarak lavabonun yerini sordum. Tam o sırada şarkı bitti, enstrümanlar çalmayı bıraktı. Az önce ağzımdan çıkan kelimelerimse kafalarını duvarlara çarpa çarpa geri dönüp tekrar sessizce içeriye girdi, güçlükle yutkundum. Cezmi sesimi duyar duymaz büyük bir hevesle ayağa kalkıp bana doğru yaklaştı, yaklaştı… Tam yanımda durup, arkamdan gelen genç kadına nazikçe gülümsedi. Kadın ne olduğunu anlayamadan geçti gitti, dört beş kişilik bir grubun bulunduğu masaya oturdu. Bu kez Cezmi uzun bir süre benim dışımdaki herkesi tek tek inceledi fakat beni görmüyor gibiydi. Kocaman cüssemle görünmez olduğumu düşünerek bir an için teselli oldum. Sonra saçmaladığımı fark edip ona doğru yaklaştım, terden vıcık vıcık olmuş elimi uzatıp “Cezmi merhaba, ben Buse” dedim. Cezmi’nin gözleri fal taşı gibi açılmış, benzi kül rengine dönmüş, heykel gibi duruyordu karşımda. Ardından yüzündeki ifade giderek çirkinleşti. Gülüyor muydu, kusuyor muydu, ağlıyor muydu, küfür mü ediyordu anlayamadığım bir ifadeyle bağırmaya başladı:
“Ne Buse’si ya, ne Buse’sinden bahsediyorsun? Böyle Buse mi olur kardeşim? Çekil şurdan, o pis, terli ellerini uzak tut benden!”

Herkes dönmüş bize bakıyordu. Ne diyeceğimi bilemeden olduğum yerde kalakalmıştım. Ağzım şaşkınlıktan kocaman açılmış, dişlerimin tamamı ortaya çıkmıştı. Sessizliğim karşısında daha da çirkinleşen Cezmi konuşmaya devam ediyordu:
“Kızım ne Buse’si? Senden olsa olsa kıvırcık, mor bir peruk takmış su aygırı olur!”

İşte bu söz, içimin dolmalık kabak gibi oyulmasına yetmişti. Büyük ihtimalle Aşiyan Mezarlığı’na gömdüğüm rahmetli burgerimin de susamları sızlamıştı. Hiç tereddüt etmeden öfkeyle çıkardığım kırk iki numara cam ayakkabıyı ağzının orta yerine indirmemle kulağını ısırmam bir oldu. Neyse ki ayakkabım kırılmamıştı. Tüm bunlar yaşanırken korkunç bir masalın içinde olduğumu düşünmek istedim sevgili Peri. Zira benim prens biraz şerefsiz çıkmıştı. Yazıklar olsun!

Bulunduğum yeri alelacele terk ederken kolumdaki dijital saat tam on iki kez bipledi. Merdivenlerden hızla koşarak kaçmaya başladım. Hatta o camdan ayakkabıları unutmayayım diye elime aldım koşarken. Hiçbir prens beni bulmasın istiyorum artık… Ben gelmişim kırkına, baksana prensler halen egosuyla açlık savaşında, kavak yelleri esip duruyor başlarında… Ayrıca sevgili Peri, hiç kusura bakma ama sihrinle yaptığın o allı pullu, göz kamaştıran cam ayakkabılar -kırk iki numara olmasına rağmen- ayağımı çok sıkıyor. Bilhassa bu sıcaklarda! Gelemem öyle sıkıya, sıkıntıya. İşte o yüzden gecenin bu saatinde oturdum sana yazmak istedim bütün gerçekleri. Yarın erkenden uçağa atlayıp memleketime dönüyorum. Terk ediyorum bu masal şehrini. Annemin yaptığı sarmaları yiyip onun sevgisiyle sarıp sarmalanmak istiyor canım. Aceleye not yazamadım kimseye. Söyle diğer prenslere, kararımı verdim. Bana göre değil hiçbiri. Burgerimdeki susamın aydınlattığı o ışıklı hayat bana yeter…