Kara tren düdüğünü uzun uzun öttürüp hareket etmeye hazırlanırken, istasyonda kalanlar, yolcularla son kez vedalaşıyordu. Annem, babam, kız kardeşlerim ve Gülizar, abimi askere yolcu ediyorduk. Abim hepimize tekrar sarıldıktan sonra trene bindi, kompartımanın penceresine geldi. Annem gözyaşlarını silerek ellerimizden tutup bizi oradan uzaklaştırdı. Abim ile Gülizar birbirlerine bakıyorlardı. Bir ay önce düğünleri olmuştu. Şimdi Gülizar kınalı ellerini sallayarak yolcu ediyordu abimi.

Tren yavaş yavaş uzaklaşırken el sallayışlar ve gözyaşları kaldı istasyonda. Abim bana sarılırken “Gülizar sana emanet” demişti. Eve dönerken küçücük omuzlarımın bu ağır yükü nasıl taşıyacağını düşünüp durdum.

Köyde hayat kaldığı yerden devam ediyordu. Biz uyandığımızda annem sabah sütünü çoktan ocağa koymuş olurdu. Babam ahırdan çıkmış temizlenir, Gülizar yer sofrasını hazırlardı. Kerpiç evin küçücük pencerelerinden sızan güneş ışığı, ocakta kaynayan süt ve sıcak ekmek kokusu ile gün başlardı.

Babamla annem bağ bahçe tarla işlerine gidince evde biz çocuklar ve Gülizar kalıyorduk. Gülizar ortalığı toplar, siler süpürür, kızların saçlarını tarar, odun kırar, su taşır, yemek yapardı. Koca evin içinde dönüp dururdu. ‘Abimin emaneti’ diye Gülizar’ın peşinden hiç ayrılmaz, yardım etmeye çalışırdım. O zaman Gülizar beni sımsıkı kucaklar ‘yiğidim’ derdi. Dünyalar benim olurdu. Eve ocağa sığmazdı sevincim.

Bazen sokakta çocuklarla oynamaya giderdim. Gülizar “Fazla uzaklaşma, seslenince gel!” diye tembihlerdi. Kulağım seste olurdu. Sesini duyunca nerde olursam olayım koşardım. Elinde balta odun kırardı. “Hadi şu odunları ocağa taşı” dediği zaman kendimi dünyanın en güçlü insanı zanneder, bütün odunları çabucak taşırdım.

Gün akşam olduğunda titrek lambanın ışığında, hepimiz ocak başında toplanırdık. Babam sırtını duvara yaslayıp tütününü sarar, annem bitmeyen işlerinin başına oturur, biz kızlarla didişirken Gülizar elinde nakışla uzaklara dalardı. Annem “hadi kızım sen yat” dediği zaman kızlar minderlerin üstünde uykuya dalmış olurlardı. Gülizar elimden tutup beni odasına götürür “Gel sana hikaye anlatayım…” derdi. Yatağına oturup eşarbını çözdüğünde kıvrım kıvrım saçları beline kadar uzanır, iri simsiyah gözleri ortaya çıkardı. Sarı çiçekli beyaz geceliğini giyer, gece perisine benzerdi. Bazen korkunç ejderhaların hikayelerini bazen de sevdiğine kavuşamayınca aklını yitiren delikanlının hikayesini anlatırdı. “Abini özledin mi?” diye sorar, kafamı öne eğip “he” derdim. “Benim kadar mı?” diye sorunca susardım. Bazen de maniler söylerdi. Yola yolladım seni de yollar yormasın seni, Hızır elinden tutsun da bana yollasın seni diye kollarını açardı. Günün yorgunluğu göz kapaklarımı ağırlaştırdığında beni tahta sedir yatağıma götürürdü.

Okullar açıldığında daha az görür oldum Gülizar’ı. Artık on yaşındaydım. Baltayı kaldırıp odun kırabiliyor, babama yardım edebiliyordum. Gülizar akşamları erkenden odasına gittiğinde annem “oğlum rahat bırak cahili” diyerek beni odasına göndermezdi. Tahta sedir yatağıma gidip kapısının altından sızan ışığa bakarak uykuya dalardım.

Bir gün okuldan döndüğümüzde annemle Gülizar karşıladı bizi. Elindeki zarfı göstererek “Abin geliyor!” dedi, Gülizar sevinçle. Annem “Çok şükür kavuşturana” diyerek ellerini açtı. Ne diyeceğimi şaşırmıştım. “Abim ne zaman!” diyebildim.

Günlerce bekledik. Annem çörekler, keteler yaptı. Babam kasabaya gidip çocuklara dağıtmak için halkalı şekerler, kuru üzümler aldı. İçimde tuhaf bir duygu vardı; Sevinç mi üzüntü mü bilemiyordum.

Bir gün okul dönüşü kızlarla eve yaklaştığımızda kapının önündeki kalabalığı görünce durakladım. Kızlar “Abim gelmiş” diyerek içeri daldılar. Arkalarından çekingen adımlarla eve girdim. Abim kucakladı beni, öptü, “Sağ ol! Emanetime kavuştum.” dedi. Kafamı eğdim. Babam elime şeker ve üzümleri tutuşturarak “Bunları çocuklara dağıt” dedi. Koşarak çıktım dışarı.

Abimin dönüşü gizli bir kırgınlık çöküntüsü açmıştı içimde. Eve gitmek istemiyor okuldan çıktıktan sonra zamanın çoğunu dışarıda geçiriyordum. Artık ev işlerine de yardım etmiyordum. Gülizar odasından pek dışarı çıkmıyor, babamla abim her gün kasabaya gidiyor, annem sürekli çuvallara bir şeyler dolduruyor, yataklar yorganlar sarıp sarmalıyordu.

Bir akşam ocak başında duydum hazırlıkların sebebini. Abim ile Gülizar İstanbul’a gidiyorlardı. Gülizar saçımı okşayarak “Okullar kapanınca sen de gel” dedi. Babam “Yazın siz gelirsiniz kızım, işe güce yardım edersiniz” diye cevap verdi. Abim “İstanbul’dan ne getiriyim sana?” diye sordu. Aklıma bir şey gelmedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Konuşmalar devam ettikçe anlamıştım. Gideceklerdi.

Tren istasyonunda yine abimi yolcu ediyorduk. Bu defa Gülizar ile birlikte gidiyorlardı. Kara tren yine düdüğünü uzun uzun öttürdüğünde son defa kucaklaştık. Elini tuttuğumda geçit vermeyen yüce dağlardan aştığım, bana sarıldığında hırçın akan nehirlerden geçtiğim, gözlerinden yıldızları yakaladığım Gülizar gidiyordu. Çocuk gönlümün ilk sevdası, ilk gönül kırgınlığımdı. Göz yaşlarımı tutamadım. İçimi çeke çeke ağlarken gidenlerin el sallayışları ve benim gözyaşlarım kaldı istasyonda…