Her Kırmızı Yeşile Döner | Deniz Pekgenç

Duvarlar onunla beraber terliyor, eriyor, lav olup akıyorlardı üzerine sanki. Daha fazla kalsa ya boğulacak ya yanacak, iki türlü de ölecekti. E-postasının ekini basıp, yazıcıdan çıkan kağıt parçasını alırken parmağını kesti, kağıt kesiği neydi ki, hayalleri paramparça edilmişken. Arabaya bindi. Cama tıklatan güvenlik görevlisi bir sorun olup olmadığını soruyordu. Saate baktı, elleri uyuşmuş hissetmiyor, saat ileri sarmış zamanı. Yarım saattir otoparkta kasılmış oturuyordu demek ki. Görevliye el işareti ile her şeyin yolunda olduğunu söyledi, gaza basıp karşısındaki duvara çarpmak istedi ama görevlinin bastığı düğmeyle havaya kalkıp geçişine izin veren demirin altından geçip gitti. Ezbere yol aldı uzun bir süre, eve doğru gittiğini anlayınca durdu. Emniyet şeridine çekti, tık tık – tık tık – tık tık, flaşörler acelece yanıp sönerken düşünce seline bıraktı kendini. Sular bilincinin dar yollarından sinsice aktı, iki yıl öncesinde durdu. Bir anı belirdi, bir arkadaş toplantısı, yemek yiyorlar.  

        Ay hiç uyumuyor inanın ki! Her gece sabahlıyoruz. Gün içinde sen de on dakika ben diyeyim beş dakika ancak kestirebiliyorum. Bu yaştan sonra doğurmak çok zormuş canım, göründüğü gibi değilmiş öyle, insan yaşayınca anlıyor vallahi…

Gülüyordu masadaki herkes, biliyorlardı, dert çekilecek olmasa da çiçeği burnunda anne memnundu, mutluydu, umutluydu, hatta yeniden doğmuştu sanki. Yaş ilerleyip insanın enerjisi azalınca bebek yapıp bakmak zor muydu gerçekten? Sularla boğuşuyordu aklının derinliklerinde, akıntı sertti, geçmişten gelen anlar, anılar, savuruyordu onu bir sağa bir sola, kollarıyla iki yanını kolaçan ediyordu. Bir dala tutundu, çekti kendini yukarıya doğru, eski sevgilisinin arabasında bir tartışmanın ortasındaydı.

        Ülkenin haline bir bak. Menfaatçiler ordusu kurulmuş, vatandaşı düşünen mi var? Yok. Ekonomi desen, bugünü yarını belli değil. İki gün sonra bakarsın kapatırlar bizim şirketi, yabancı firmalar teker teker çekiliyor ülkeden, e haklılar da, onlar da kendilerini düşünecekler tabi. Şirket kapatılırsa ilk atılacaklardan biri benim. İş bulmak kolay mı? Tanıdık falan da yok öyle ki yardım etsin! Tazminat nereye kadar yetecek? Bilemedin iki üç aya tükenir gider. Tek maaşla da geçinemeyiz, bir de tutmuş bebek yapalım diyorsun! Hadi yaptık, hadi para da bulduk, hadi tut ki büyüttük ettik, eeee? Sonra hangi okula vereceksin çocuğu? Okul mu kaldı? Öğretmenler bile kaçıyor, küçük kasabalara tayin istiyor, durum vahim, çok vahim! Özel okullar desen cep değil can yakıyor!

Başka bir dalga vurdu arkasından, kaydı bedeni, yosunlu taşların arasından geçerken sırtı acıdı, acı onu bir hastane odasına götürdü. Babaannesi son nefeslerini alıp bırakıyordu.

        Hayatını yaşa, Dünya’yı gez, gör, bilmediğin şehirlerin sokaklarında kaybol. Hayat kısa, hayat beklemez, sonra sen böyle renksiz bir odada ölümü beklersin işte.

Camı titreten motosiklet sesiyle irkildi. Polis memuruna gülümsemeler, arabada bir sorun olduğunu sandığına ilişkin pembe yalanlı konuşmalar, bir daha emniyet şeridini meşgul etmeyeceğine dair sözler, iyi günler. Biraz hava alsa, deniz havası, evet, iyi gelirdi. Sahile doğru sürdü, park edip yürümeye başladı. Güneş tenini ısıttı, deniz sesi yüreğindeki ateşi söndürdü az da olsa, hafif esen rüzgara karşı bir banka oturdu. Lacivert bir puset, erkek bebek, annesi spor taytını giymiş, koşarak itiyor puseti. Önünden geçerken bebeğin gözleri, kelepçe gibi takılıyor gözlerine, aralarında demir, bağlamış onları, çekemiyor gözlerini. Göz sinirleri geriliyor, bırak diye bağırmak geliyor içinden, bırak beni, bırak, bırak! Elleriyle kapatıyor gözlerini.

        Badem ister misiniz?

Yanına oturan genç kadın elinde tuttuğu ambalajlı paketi uzattı gülümseyerek. Teşekkür etti, bademe alerjisi vardı. Dünya’nın da ona alerjisi vardı. Emindi. Genç kadın ona, üniversiteden bir arkadaşını hatırlattı. Asla çocuk sahibi olmayacağını söylerdi, duyduğu kadarıyla evlenmiş ve çocuk da yapmamıştı gerçekten. Dediğini yapan insanlara hayrandı, ne dediğini bileni bulmak ender rastlanır bir durumdu ne de olsa artık.

        Ananem ve annemde aynı genetik hastalık var, bende ileride çıkmayacağı ne malum? Hadi bende çıkmadı diyelim ya çocuğuma geçerse, genetik değil mi bu, atlar belki beni. E ben bunu bile bile ne diye çocuk yapayım? Hem hale bak, başka çeşit çeşit hastalıklar türedi. Her şey hormonlu, yeni hastalıklar da çıkar. Ben bunun sorumluluğunu alamam. Hastalıklı bir dünyaya çocuk falan armağan etmem.

Ayağına çarpan topa doğru, el kadar adımlarla gelen çocuk, nereden baksan ancak iki yaşındadır, kocaman gülüşüyle tezat küçücük elleriyle eğilip topu aldı, baktı, kahkaha attı yüzüne.

        Hahahaha! Ben senin değilim ve asla da senin olmayacağım! Seni işe yaramaz koca karı, hahahaha!

Tövbe de, çocuğun günahı boynunda kalır valla, sübyanı konuşturma öyle, bir vantrilok olman eksikti sanki! Gerçi sanatın hiçbir dalında başarılı olamamıştı, denememesinden de kaynaklı olabilirdi bu durum pek tabi. Kırkından sonra ressam ya da heykeltıraş olabilir miydi? Önünden geçen adamın telefonuna doğru haykıran sesiyle irkildi. Çay, evet, elli metre ötede, çay güzel fikirdi, keyif verirdi biraz. Karadenizli bir kadın tanımıştı geçen yaz gittiği tatil köyünde, elliyim demişti, yüzünde bir gram kırışıklık yoktu. Yurt dışında okumuş, üç ayrı ülkede bilmem kaçar sene kalmış, dönüp kendi işini kurmuş, bahçeli teraslı bir evi varmış. Ne evlendim ne çocuk yaptım, kendime baktım, en değerlimiz kendimiz, demişti.

        Çocuk dediğin ayak bağı şekercim! Cuma akşamı iş çıkışı gidip bir kadeh şarap içebilir misin mesela?  Hadi bu hafta sonu iki gün kaçayım şehirden diyebilir misin? Ah canım, tabi ki diyemezsin. Oturacaksın onunla ilgileneceksin. O minik gördüğün, el kadar dediğin var ya, önce senin rahmini yarıyor bir kere ta çıkarken, sonra göğüslerini pompalayıp sarkıtıyor, ya tabi, evet! Ardından da tüm vücudun pörsüyor, bakma öyle şaşkın şaşkın, aynen öyle oluyor tatlım! Hayatını ona adıyorsun, hayat senin mi onun mu belli değil! Deli miyim ayol, hiç de doğurmak istemedim, çok da memnunum halimden.

Garson elinde çay ile geldi, bir lirayı tepsiye bıraktı, bir yudumu bile iyi geldi. Evlilik ne zaman, hadi artık sen de bir çocuk yap da biz de seninkini sevelim, diyenlere, kısmet, derdi. İşi yokmuş, derdi bitmiş gibi bu sorulara da başka cevaplar bulmak gerekecekti şimdi bir de. Sana ne arkadaşım, sen kendin çocuk yap kendi çocuğunu sev, dese mesela! Kedi alayım onu sev, çok bir sevesin varsa dese ya da? Pedofiliysen var bir tanıdık hastane, uzman bir görüş alalım istersen, yatıralım olmadı seni, dese… Kendi derdine dertlenemiyor, insanlara ne derim diye dertleniyorsun ya, bitmişsin sen. İnsanlık tutsak etmiş seni, herkesi. Hep bir hesap sorma, hep bir hesap verme. Önündeki masaya oturan çiftten, erkeğin omzundan sarkan bir ufak kafa, hemen takılıveriyor gözüne, alıp kucağına sarası geliyor, kaçırıyor gözlerini. Mantar gibi bitiyorlar her yerde, bir huzur yok insana! Saf güzellikleriyle dikkati çekiyor, etki alanlarına alıveriyorlar seni. Buraların hükümdarı da şahı da sultanı da benim der gibi. Kalkıyor bir hışımla, çantası savruluyor arkasından, yere sürünüyor, gözlüğünü takıyor, ağlarsa görmesinler. Kim görmeyecek, görseler ne olacak, a kadına bak, bu yaşta sokakta ağlıyor, kılığından kıyafetinden utanması yok mu diyecekler? Bir sorununuz mu var, yazıktır size, gelin bir bardak su vereyim diyen mi olacak? Kimden utanıyorsun? Kimden saklanıyorsun? Kendinden, kendi derdinden, kabullenemeyeceğinden, kabul edemeyeceğinden korkuyordu. Korku kokuyordu saçları rüzgarla her yüzüne çarpışında, titriyordu elleri, zor attı kendini arabanın koltuğuna. Hava kararana kadar bastı gaza, bastı gaza. Çaresi yok, üç oda bir salon yalnızlığına dönecek ne kadar gezinse de sonunda. Ehliyetinin alınmasına sebep olan kazada, bir trafik lambasına çarpmış, direğin boynunu yere kadar bükmüştü. Onun bedduası olsa gerek, her akşam mutlaka kırmızıya denk geldiği evine yüz metre kalaki ışıklarda, yine kırmızı yanıyor tabi, duruyor. Çantasına elini atıp bulduğu demir paraları verdiği, her akşam bir iki soru sorup, arada unutmazsa onun için aldığı çikolataları eline tutuşturduğu, yeşil gözlü is yüzlü kız, açık camın içinden geçecek sanki, o kadar yaklaşıyor.

        Selpak vereyim mi abla? Sakızım da var bu sefer?

İki elindekileri gösteriyor, düşürmemeye özen gösteren beceriksiz hareketlerle.

        Ben sana ayakkabı vereyim mi? Yemek vereyim, ev vereyim, annen olayım, gelir misin benimle?

Endişeyle, o küçücük masum kafasını arkaya doğru hafifçe çeviriyor. Etrafı kolaçan ediyor iki saniyede. Beş yaşında daha, nasıl karar versin, nasıl açsın kapıyı, nasıl binsin ki arabaya öylece? Ama kimse yok sanki, gitmiş o pis canavar! İki saat sonra geleceğim sakın buradan kımıldama, gebertirim bak, demişti ama yok işte, gitmiş. Küçük kız gözleriyle onaylıyor, geliyorum seninle diyor. Selpaklarla sakızlar sert zemine kuş tüyü gibi düşüyor. Arka kapıyı açıyor, dal gibi kuru ve zayıf kollarıyla çekiyor kendini yukarıya doğru, oturuyor arka koltuğa. Yeşil yanıyor.

E-posta ekindeki test sonuçları anne olamayacağını söylemişti, hah, çok da tın! Annelik için izin kağıdına ihtiyacımız yok çok şükür!     

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

3 Comments

  1. avatar
    Zeynep 15 Ağustos 2017 at 12:13 - Reply

    Baktı, yaraladı, anlattı, haber verdi, durdurdu, yumruk attı, havada bir tur, yeryüzüne iki tur çarpa çarpa arabanın arka koltuğuna oturttu…Hiç böyle düşünmemiştim ile, aslında ben de hep bunları düşünüyordum demek arasında git gel..Kalp çarpıntısı gibi, orada tık tık tık…kırmızıdan yeşile dönecek her güne sevgi ile….

    • avatar
      Anonim 15 Ağustos 2017 at 14:50 - Reply

      ve… her şey çok güzel olacak, tam da olması gerektiği gibi! 🙂

      • avatar
        Deniz Pekgenç 15 Ağustos 2017 at 15:36 - Reply

        İsim soyadı ve e-mail yazılmadığı zaman Anonim olarak yorum yapılmış olduğunu anlamış oldum 🙂

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: