Her Şey Gezi Ve Gözlem Koluyla Başladı | Simge Aybey

Yusuf!

Epey gecikmeli olsa da benden bahsettiğin tweetteki hususlara birkaç sözüm var. Belki de epeydir söylenenlere bir iç döküştür!

“Çok geziyorsun Simge!
Ne kadar çok paylaşıyorsun?
Yediğini neden koyuyorsun?
Çok paylaşıyorsun, tık tık geçiyorum.”
gibi cümlelere de cevap olsun istedim. Bir taş ve iki kuş. (Gerçi bu lafı hiç sevmem.)

Uzun ve derin tahlil için vakit oldu açıkçası. Paylaşmayınca vakit sana kalıyor. 🙂

“Neden paylaşıyoruz?
Neden koymadan duramıyoruz?
Neden takip ediliyoruz?
Neden takip etmeden duramıyoruz?”

Tüm bunlar aslında tezahür. Her dönemde başka bir sahne, görüntü ve imkan olmuş; oluyor.

Epey geriye gidelim mi?
Tiyatronun doğuşu, neden ortaya çıktığı, nasıl yüzyıllardır devam ettiğini zihnimizde bir köşede tutalım.

Sözlü anlatının aslında ortaya çıkışı… Hikaye anlatıcıları ve onların göçleri. Hikayelerin yer ve zaman görmesi. Hep biri anlatmış ve diğerleri toplanmış yamacına. Dinlemiş. Başkasına anlatmış. Yahut içinde yaşatmış. “Söz uçar” aslında genelde bildiğimizin aksine; değişir, dönüşür, devam eder, göçer (iyi ki)…

Buradan, bu yazı için yaptığım akademik araştırmalar sonrasında biraz daha başka boyutlara geçebilirim ama çocukluğuma gideceğim. Gelirsin diye umdum.

Gezi ve gözlem kolundaydım, ilkokulda. Ha, “ne işe yaradı benim yaşadığım kasabada”, ne kadar gezebildim sınıfla yahut anlat anılarını dersen sis yoğun o tarafta. Sadece gezi değil esasında, gözlem de var. Sonrası anlatmak biliyorsun. Daha çok, dersler bitince –sanırım çarşambaları- sınıflarda toplantı yaptığımızı hatırlıyorum… İzci de olmuştum ilkokulda. Hatta kardeşim de özenmişti yavru kurt halime, o yıllardan enteresan bir fotoğrafımız var belki paylaşırım, dayanamam :), bir ara paylaşırım. Yavru kurtluktan izciliğe geçişim de oldu sonrasında. Doğada olmaya, orda kalmaya, kalabalık olmaya hevesim hep oldu anlayacağın.

Hafta sonlarım bayırlarda, akşamüstülerim (yalnız akşamüstü ne hoş bir aralıktır, sanki her şey mümkün) çay bahçelerinde geçti. Ve belli hafta sonlarım da deve güreşlerinde… Bir deve güreşi yazısı yazamadım yalnız bir türlü. Bizim oralarda (Ege’de) birkaç hafta sonu boyunca yakın ilçelerde deve güreşleri vardır. Hatta şu sıralar var. Dayımın devesi vardı mesela… İlkokul öğretmenim sormuştu babama, Simge’yi neden götürüyorsunuz deve güreşine diye. Sonraları stadyumlar için de duydum bu soruları.
Ne diyorduk ha, misafir, sofra ve muhabbet hep ilk sıramda oldu. Hala da öyle olması sevindiriyor beni.
Internetten ve Instagram’dan çok önce de çay içiyor, geziyor, okuyor ve anlatıyordum.
Sana bir sır vereyim Yusuf, olur da internetsiz bir gezegene düşersem yahut daha yakın bir ihtimal mesela adaya; yine çay içer, anlatırım…
Üstelik, güzel anlattığımı söyleyenler olduğundan, paylaştıklarımdan ilham aldığını üstüne basa basa diyenler olduğu için de değil.
Çocukluğumdan beri “toplanmaya, bir araya gelmeye, yalnız yiyeceğime elimdekini paylaşmaya, komşunun külüne, sevdiklerimle bir arada olmaya, anlattığımdan fazlasını dinlemeye” meyilim olduğundan…
Sofra, muhabbet ve seyahat harcımda var. Aslında herkesin içinde var. Aksi halde milli piyango çıksa herkesin ilk isteği (genellikle) dünyayı gezmek olmazdı… Yahut bir güzelliği, en yakın akşam sofrasında kutlamazdık!
Paylaşmak için mi geziyorsun, gezmek için mi paylaşıyorsun kısmına da gelelim. Hepsi feyzalmak için! Ve bunu yazmaktan çok da mutluyum (eskiden olsa utanırdım): İlham oluyorum. Türküdeki gibi “Ruhum bedenden oynar” halindeyken paylaşıyorum. Yanımda biri varsa anlatıyorum. Yoksa paylaşmak istediğime gidiyorum. Yahut herkesle paylaşıyorum. Paylaşımlarımda şu haldeyim aslında: Evime, oturma odama gelmiş birine anlatır gibiyim. Ondan hep çay var. Ve evet taksiciler! Zira 20 yıldır gün içinde bazen arkadaşlarımdan çok onlarlayım. Genelde onlar anlatıyor ve bayılıyorum. Dün geceki taksici, hayallerini anlattı. Doyamadım dinlemeye. Feyzaldım…
Çingenelerin tek atasözü: Evde oturan erken ölür. Bu, sadece küpe değil kulağıma. Ruhum dile gelse, ilk bunu der muhtemelen!
Tebdil-i mekandaki ferahlık inandığım ve çokça faydasını gördüğüm bir şifa üstelik.
Üniversite’ye hazırlık için sadece evde çalışmazdım mesela. Beni görüp haber ediyorlarmış annemlere. “Senin kız test çözüyordu çay bahçesinde” diye.
Yüksek Lisans tezimi yine bir çay bahçesinde yazdım. Bence dünyanın en harikulade çay bahçesi: Dolmabahçe Saat Kulesi’nin altındaki çay bahçesi.
Lisans’taki sınavlara da orda çalıştım, Doktora ders aşaması makalelerimi de orda yazdım.
(Gerçi burdan gezdiğimden çok, ders çalıştığım ortaya çıkıyor!)
Hukuk kitaplarından sayfa paylaşmıyorum; gazetede hem fikirizdir umarım.

“Bütün bunları yapmaya devam et ama illa paylaşmak zorunda mısın” diye sorabilirsin?
Ben de en düz mantıkla “takip etmek zorunda değilsin” diyebilirim ama bu, benlik değil.
Onun yerine çok uzun zamandır görüşmediğimizden (farkındayım bir yılı geçti, Arda iki karne daha aldı), seni La Mekanda kahvaltıya davet edebilir ve uzun uzun anlatabilirim. Çünkü anlattıkça demleniyor. Oraya muhtemelen taksiyle gelirim. Hayal kurmama ilham olur belki anlattıkları. Takside de şu çalıyor olsun: Uzun ince bir yoldayım.

Çay?

By | 2019-02-24T22:22:19+00:00 Şubat 24th, 2019|Categories: Atipik Yazılar|Tags: , , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
En çok sevdiğin oyun neydi çocukken? Yağ satarım, bal satarım benimki! İçinde kovalamaca, şarkı ve mendil var! Saklambaç, renkli istop, seksek, yakantop! Aç kapıyı bezirgan başı… Parka gittiysek o gün; tahterevalli, kaydırak ve salıncak! Gülümsedin mi? Hah, böyle kal diye yahut gülmeye; gel. En azından oyun oynarken durur zaman. Önceyi ve sonrayı unutur insan. En çok sevdiğin oyun ne? Mendil bende var, şarkı da senden olsun. En kötü ebe olursun! Usta da olsam, çırak da… Benimle oynar mısın? Merhaba!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: