İki Tek Terlik | Gülbin Demirhan

Bulutlar geziyor gökyüzünde. Bir puslu gri, bir safran sarı… Arada çıkan güneş bile rahatlatmıyor onu belli ki. Gözleri evin duvarlarında geziyor telaşla. Ne yapmak için olduğunu bilmeden fırlıyor yerinden, mutfağa gidiyor. Dolap kapaklarını açıp kapatıyor. Belli ki aradığını bulamıyor. Gözü hala dolapta, bir bardak su koyup içmeyi unutuyor. Salona geçip kanepeye bırakıyor kendini. Dirseklerini bacaklarına dayayıp avuçlarının arasına alıyor yüzünü. Derin bir nefes alıyor. “Offff her şey üzerime geliyor artık” diyor bağırarak. Birden irkiliyor çalan telefon sesi ile.
-Efendim Nuran’cım…
-Daha iyiyim merak etme…
-İyiyim dedim ya canım, ne demek nasıl iyisin? …
-Merak etme toparlarım…
-Tamam canım tamam, hadi kapatıyorum, görüşürüz.
“Bir de seninle uğraşmayayım be Nuran’cım, pişman ettin kendimi kötü hissediyorum dediğime alla allaaaaa!” diye bağırıyor bıkkınlıkla.Banyoya gidip yüzünü yıkıyor bol su ile. Defalarca çarpıyor serin suyu yüzüne. Havluya uzanıyor ama yüzünü kurulamaktan vazgeçip aynada kendine bakıyor uzun uzun. Birden gözü aynadaki lekelere takılıyor, alelacele, hırsla siliyor onları.

Yatak odasından, içinde kendini çok gösterişli bulduğu için giymediği kırmızı elbisesi ile çıkıyor. Elinde kırmızı kapaklı bir kitap… “ÜÇ AŞK” yazıyor kapakta. Kitabın adına doğru bakarak gülen bir kadın resmi var üzerinde. Gözleri kısılmış, dişleri parlıyor. Belli ki içten gülmüş, rol değil. Ne güzel! Gözleri kısılacak kadar gülebilen kaç insan kaldı artık?

Kanepenin üzerini silkeliyor eliyle vurarak. “Kaç kez söyledim burada çerez yeme!” diye bağırıyor sanki karşısında eşi varmış gibi.

Kaç dakikadır sayfalarını karıştırıyor kim bilir. En kısa öyküyü arıyor olmalı. Okuyabilse iyi gelecek. Sonunda karar verip bir öyküyü okumaya başlıyor.
“Latife Hanım boy aynasının karşısında tel bigudilerle saçlarını sarıyor.”(*)
“Ben de sarardım, daha çocukken hem de. Her sabah Radyo Tiyatrosu’nu dinleyerek büfenin tozunu alırken saçlarım sarılı olurdu. On üç yaşında filan olmalıyım. Yaz tatilinde her gün yaptığım kaçınılmaz görev toz almak! Sanırım kıvırcık saçlarımdan hoşnut değildim de, sarıp şekillenmesini beklemek için iyi bir zaman geçirme yoluydu bu. Üstelik annemi de mutlu ediyordum yardım ederek. Çok sonraları birinden duymuştum on üç yaşında kızlar saçının telinden bile şikâyetçidir diye. Demek her yaşta şikâyetçi olacak bir şeyler bulabiliyormuş insan.”

Adeta fırlıyor yerinden. Acelesi varmış gibi banyoda buluyor kendini. Açıp kapattığı çekmecelerde ancak üç tane buluyor. “Kim bilir ne zamandan kaldı” diye söyleniyor rastgele tutamlar aldığı saçını bigudilere dolarken. Salona dönerken kenarı katlanmış yolluğa takılıyor ayağı. Duvara omzunu vurarak düşmekten kurtuluyor. Acıyla inlerken bırakıyor kendini yere. Avaz avaz ağlamaya başlıyor.
Zil sesiyle kendine geliyor. Gözyaşlarını silerek gidiyor kapıya.
-Kim o? …
-Hayır, ben sipariş vermedim…
-Hayır, efendim, kim sipariş verdi ise o açsın kapıyı!
“Bu ne ya, sanki kapıcı dairesi! Nasıl denk getirip herkes bizim zili çalabiliyor anlamıyorum. Üst kattaki bunağın zilini çalsınlar da görsünler günlerini… Birinde bir arkadaşım yanlışlıkla onun zilini çalmıştı da yarım saat küfür dinlemiştik. Ne orospuluğumuz kalmıştı, ne pezevenkliğimiz.”
Hırsla çekiyor elini diyafondan. Burnuna bir koku gelmiş gibi koklamaya başlıyor havayı çevresine bakınarak. Mutfağa girip ocağa bakıyor, çöp kutusunun kapağını açıp kapatıyor sonra. Az önce doldurduğu bardağı dikiyor kafasına. Boş bardağa bakıyor bir süre, sonra aklına bir şey gelmiş gibi buzdolabına gidiyor hızla. Dolabın kapağındaki rakı şişesini alıp dönüyor. Mutfakta, ayaküstü ilk yudumunu aldığında çalıyor telefon…
-Efendim Nuran’cım…
-Nuran abarttın ama, iyiyim dedim ya!
-Ben değil, sen saçmalıyorsun, bugün bu kaçıncı telefon?
-Aşacağım merak etme… Bilmiyorum. Sorup durma artık… Hayır gelme de, yalnız kalmak istiyorum… Hatta içip, sarhoş olup ağlamak…
-Tamam tamam söz dışarı çıkacağım bugün…
-SÖZ DEDİM NURAN!

Ağlamamak için kendini tutarak giriyor salona. Kanepedeki kitabı fark edip oturuyor yeniden. Açtığı sayfaya boş boş bakıyor dakikalarca.

Sonra kalkıyor elinde kitapla. Salonun bir yıldır açılmayan penceresine dönüyor yüzünü… Öylece bakıyor… Bir adım atacak gibi oluyor, vazgeçiyor… Uyurgezer adımlarıyla yaklaşıyor pencerenin önündeki kanepeye… Kızının ayak izini arıyor arkalığında gözleriyle… Hayalindeki ayak izine basıp çıkıyor üzerine… Pencerenin iki kanadını birden açıyor yavaş yavaş. Birikmiş toz saçılıyor çevreye. Az önce bir kerede diktiği rakının yarattığı iç yangınını söndürmek ister gibi çekiyor ciğerlerine soğuk havayı. Sonra birden panik halinde kapatmak istiyor pencereyi. Daha tam kapatmadan karar değiştirip açıyor yeniden. Tozlu mermerine çöküp sırtını yaslıyor pencerenin pervazına. “Bir yıl önce sen çıktın bu pencereden… Caddeye saçılmış sarı bukle bukle saçların…” Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor tekrar. Mutfağa gidip bir kadeh rakı daha dolduruyor yalpalayarak. Kapının yanında duran küçük terliğin tekini alıp az önce kalktığı yere, pencerenin mermerine oturuyor yine. Başına dikip boşalttığı bardağı çok doğal bir şey yapar gibi caddeye fırlatıyor.

“Çıkacağım bugün dışarı Nuran” diyor sayıklar gibi, “Çıkacağım… Sana söz verdiğim gibi…”

Eve gelenler açık pencerenin önünde biri kızının diğeri kendisinin tek terliklerini yan yana buluyor…

28 Haziran 2011 – 27 Ocak 2013
(*) Jale Sancak’ın ÜÇ AŞK adlı kitabından

By | 2018-01-08T13:03:42+00:00 Ocak 8th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: