Şimdi, karşısında kadın ve erkeklerden oluşan bir topluluk vardı. Kadın ve erkeklerin bir düzen içinde bulunmadıkları bu topluluk, dağınık bir görüntü sergiliyor ancak bu dağınık görüntü ne hikmetse gözü rahatsız etmiyordu. Topluluğun her üyesini baştan sona, soldan sağa dikkatlice tek tek incelemeye başladı. Farklı dil, din, ırk ve mezhebe ait, birbirini tanımayan insanlardan oluşan bu toplulukta dikkatini ilk Milo Leandro çekti.

Eski gümrük müşavirlerinden olan Milo Leandro, ‘Berilikon’ diye hitap ettiği hayat arkadaşı Beril’in aşk masalının beyaz atlı prensi idi. Mesleğinde kendini yetiştirmiş, çevresine kabul ettirmişti. Camiasında duayen olarak anılırdı. Sosyal bir insandı. Sporun her türünü sever ama özellikle futbola bayılırdı. Mavi beyaz renklerin tutkunuydu. Bu tutku onu taraftarlıktan Yıldız Yağmuru Spor Kulübü Yüksek Divan Kurulu Üyeliğine kadar götürmüştü. D. Fleming Sons Emlak Danışmanlığı adındaki küçük aile şirketini geliştirip büyüterek kurduğu Fleming Gayrimenkul Mülkiyet Hizmetleri Limited Şirketinin yönetim kurulu başkanlığını yapıyordu. Topluluğun başında, kenardaydı.

Milo Leandro’dan uzakta, topluluğun ortasında duran, Leyla Nehar’dı. İkinci gelişiydi. Onu ilk kez, bir yıl önce kocası ve çocukları getirmişti. Narin yapılı, nazik bir insandı. Çevresinde hanımefendi kişiliği ile tanınırdı. Geçmiş yıllardan bir tanıdık rast gelirse aşinalık olsun diye yanına eski vesikalık fotoğrafını almıştı. Siyah beyaz bir fotoğraftı bu. Leyla Nehar, bu fotoğrafı muhtemelen fotoğrafçının “Sol omuz önde Leyla Hanım, biraz daha; şimdi vücudunuzu oynatmadan yalnızca başınızı çevirip bana bakın; çenenizi biraz kaldırın; hafif bir tebessüm lütfen, çok güzel, çekiyorum.” sözleri eşliğinde çektirmişti. Kırklı yaşlarını yaşayan fotoğraftaki bu kadın objektife buğulu gözlerle bakmıştı. Geriye doğru kabartılmış siyah saçları omuz hizasındaydı. Alnı olağandan daha açıktı. Makyajı dikkat çekmiyordu. Üzerinde açık renk bluz ve yelekten oluşan bir takım vardı. Takı takmamıştı. Leyla Nehar’ın vesikalık fotoğraf çektirmek için özellikle hazırlandığı belliydi.

Hayırseverliği ile tanınan Hacı Bayram Hoşkadem de gelmiş, topluluğun yanında kendine yer bulmuştu. Atadan dededen tekstilciydi. Gözünü açtığı kumaş dükkânında hayatı iplik iplik dokumuştu. “Bir kumaşın kalitesi kenarından belli olur. Anasına bak, kızını al; kenarına bak, bezini al, diye atalar boşuna dememiş.” derdi. Birkaç yıl önce bayrağı oğlu Mustafa’ya devretmiş; o da babasını utandırmamış, Avrasya Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Üyeliğine kadar yükselmişti.

Kahramanmaraş eşrafından olan Hacı Bayram Hoşkadem’in önündeki sırada emekli iki bankacı vardı: Agâh Çağlayan, Ferruh Gündoğdu. İkisi de meslek yaşamları boyunca Emek Bankasının İstanbul’daki şubelerinde çalışmıştı. Agâh Çağlayan, meslek yaşamının tamamını Banka’nın Fatih şubesinde geçirmiş ve memurluktan emekli olmuştu. Ferruh Gündoğdu ise Beyoğlu, Beyazıt, Kabataş, Galata, Topçular, Kâğıthane, Esenler ve Pangaltı şubelerinde çalışmış, müdür yardımcılığı görevindeyken meslek yaşamını noktalamıştı. Ferruh Gündoğdu, Agâh Çağlayan’dan on sekiz yaş büyüktü. Agâh Çağlayan ile meslek yaşamlarının ancak sekiz yılı müşterek geçmişti. Ne var ki aynı şehirde olmalarına rağmen yolları hiç kesişmemişti. Şimdi de hasbelkader yan yana duruyorlardı.

Ferhunde Yıldız, bu iki emekli bankacının solundaydı. Onu da hayatındaki tek yakını olan ağabeyi Gencer Yıldız getirmişti. Ferhunde Yıldız hakkında pek çok rivayet vardı: İstanbul’lu olduğu söyleniyordu. Yedi göbek İstanbullu muydu, sonradan mı olmuştu, bunu bilen yoktu. Kimilerine göre hiç evlenmemişti, kimilerine göre duldu. Bazıları çocukları olduğundan ama görüşmediklerinden söz açardı.

Ferhunde Yıldız’ın hemen önünde Bayan Diruhi Anuş duruyordu. Kendisi Çarşambalı bir Ermeni idi. İstanbul’da yaşayan bu kadın, geniş bir aileye sahipti. Ailenin büyükanne, anne, abla, teyze ve hala unvanları onda toplanmıştı. İlk kez gelmesine rağmen o da Leyla Nehar gibi yanında vesikalık bir fotoğrafını getirmişti. Çarşamba ile bağını koparmayan Diruhi Anuş’un fotoğrafı, tam bir Karadeniz kadının fotoğrafıydı. Bu fotoğraf da tıpkı Leyla Nehar’ın fotoğrafı gibi siyah beyazdı. Cepheden çekilmiş fotoğrafta Diruhi Anuş gülümsememiş, aksine eski kadınların sert mizacı yüzüne iyice yansımıştı. Diruhi Anuş’un siyah saçları – muhtemelen ördüğü için – tepesinde ikiye ayrılmış ve başına yapışık bir hâl almıştı. Yılların yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. Kulaklarında sallanan türden bir çift küpe vardı. Belli ki bu küpelere fotoğrafta görünmesini isteyecek kadar değer veriyordu. Üstüne gömleği andıran koyu renk bir kıyafet giymişti.

Leyla Nehar ile Diruhi Anuş’un fotoğrafları yalnızca birbirinden farklı iki kadının değil, farklı iki dünyanın da suretiydi. Farklı dünyaların insanı olan bu kadınlar, kendileri gibi farklı dünyaların insanı olan beş erkekle bugün bir araya gelmişti.

Birbirlerini yaşamları boyunca hiçbir zaman görmeyen bu kadın ve erkekleri incelemeyi bitirince sandalyesinin arkalığına yaslandı. Kahvesini getiren karısının, “Bunları neden okuyorsun, hiç anlamıyorum.” dediğini duymazdan geldi. Gazetenin ölüm ve anma ilanı sayfasını çevirdi, spor sayfasını okumaya başladı.