İrlanda Yazı Dizisi 1 – Dublin Pubları | Deniz Pekgenç

İçimde vardı da aklımda yoktu hiç… Bir gün diyordum, bir gün giderim elbet…

Geçen yıl Haziran ayında sıradan bir gün, yine ofisteyim, günümüz insanı hallerindeyim, başımı kaşıyacak vaktim yok, o iş yetişti bu iş yetişemedi gerilimi, telefonlar susmuyor. Sesli bir mesaj, bir temmuzda Dublin’e gidiyorum işin yoksa gelsene! A, süpermiş, olur gelirim, diyorum. Çok acil bir işi olanın e-postasına cevap veriyorum, başka acil işi olanın bilmem nesini yazıp gönderiyorum, yarınki işler kafamda, aa acaba kiminle gidiyor, nerede kalacak, uçakta yer var mıdır diye mırıldanıyor bir ses kafamın içinde o sırada. Amaaaannn diyor başka bir ses, Dublin bu boru değil, ya sonraki zamanlarda gidecek kimse bulamazsan yanında, ya zamanın olmazsa gitmeye, hadi işte Pınar gidiyorken git sen de, kimle gidiyorsa gidiyor, nasıl gidiyorsa gidiyor, vizeyse alınır, uçaksa ayarlanır, nedir ki! Yalnız gidiyormuş, uçak biletini almış, kalacak yer ayarlamış, öğreniyorum. Hemen Google’dan destek, İrlanda vizesi nereden alınır, nasıl alınır, verirler mi?? İş seyahatlerinin çokluğunun güzelliği, bol bol milim var, oh mille alınacak koltuk da buldum, aynı yerde kalacak oda da. On beş gün içinde hallediyorum. Öyle olmalı zaten, Moda’da çay içmeye gider gibi(***)…

01 Temmuz 2017, canımın içi millerimle aldığım THY uçağı Dublin’e iniyor. Heyecanlıyız, meraklı ve yıl boyu yaşanan stresin ardından sonunda tatilde! Yolculuk öncesinde ve uçaktan inip kalacağımız yere varana kadar planlar yapıyoruz. Planlarımızın bir gününde ikimiz ayrıyız, ben Dublin’de kalıyorum ya da bir yerlere giderim diyorum, Pınar Kuzey İrlanda’ya gidecek. Ben ‘üzgün’, Game of Thrones’un çekildiği yerleri göremeyeceğim. Pınar o güne kadar hiç izlememiş diziyi, bihaber, yeşillik görmeye gidiyor! Çünkü Pınar Birleşik Krallık (İngiltere) vizesiyle bense İrlanda! Kuzey İrlanda ise Birleşik Krallık’a bağlı! Ah, evet, aynen öyle! Öğrendiğimiz kadarıyla, İngilitere’ye bir kere giriş yaptıktan sonra vizenle İrlanda’ya girebiliyorsun ama diğer yandan tam tersi mümkün değil. İrlanda vizen varsa sadece İrlanda topraklarına ayak basabilirsin! Uzatmıyor ve o günlerde yaşadığım hayal kırıklığının detaylarıyla bu sayfayı doldurmuyorum, tamam! 🙂

Dublin… Kafası güzel gri şehir!

Havaalanından Airlink Express’e binip Liffey Nehri’nin kenarından kenarından yürüyerek Aparto – Binary Hub’a varıyoruz. Öğrenci yurdu kendisi, pek düzenli, temiz, genç, her ihtiyaca yanıtı var ve ucuz! Yalnız bavulu bırakıp odan hazırlanana kadar şehirde gezmeye gidersen, bavula göz kulak olmaya 5 Euro’cuk alıyorlar! Eh ne yapalım, o koca bavullarla gezecek halimiz yok tabi, mecbur veriyoruz Euro’cukları. İlk gün şehri geziyoruz, her yere yürüyerek gidebilmek harika, aylardan Temmuz, hava bulutlu ama Allah’tan yağmur yok. Yürü, gez, ye, iç!

Güneş yüzünü az gösterip gökyüzü hep bulutlu olduğundan mıdır, yoksa mimarisinden mi bilemiyorum, Dublin gri bir şehir. Sağım solum gri. Kokuyor Dublin, mis gibi kokuyor hem de! Şerpetçiotu, günaydın diyor sabahları, gün boyu her nefeste eşlik ediyor herkese, kanınıza karışıyor, kafanıza giriyor. Şerbetçiotunun kokusunu seviyorsun, alışıyorsun, sonra anlıyorsun ki şehrin kafası bundan dolayı güzel! Ve herkes gülümsüyor! Buradan tabi ki de Guinness’e bağlayacağım olayı 🙂 Guinness’in fabrikası şehrin içinde, Guinness’i Guinness yapan dört elementimizse; arpa, şerpetçiotu, maya ve su! Dublin eşittir Guinness yani! O güne kadar içmekten hep kaçındığım (tadına bakmışlığım vardı) ama reklamlarıyla amblemine, ruhuna ve felsefesine hayran olduğum Guinness, kokusuyla sarıp sarmalıyor beni şehirde. Ağaçlar, insanlar, sokaklar, hepsi Guinness kokuyor, hepsinin kafası güzel! Dublin’liler de pek sevecen, pek güler yüzlü, şehre gri dersin, şehir soğuk dersin, insanı da soğuk olur diye düşünürsün, hayır! Bunlar, sokakta yanından geçtiğinde merhaba diyor, herhangi bir dükkana girdiğinde, merhaba nasılsınız, diyor, bir bara gidip sipariş vereceğin anda gözlerinin içine bakıp kocaman gülümsüyor ve merhaba nasıl gidiyor, diye soruyor!

Keşke bizde de olsa dediğim tek şey; Pub kültürü!

İngiltere için de aynı şeyi söylerim. Londra örneğin, gridir, bulutlu, hep bir yağmur ha yağdım ha yağacağım, yok tamam yağıyorum der! Ama bir puba girdiğinde sımsıcak hissedersin, muhabbete dalar vaktin nasıl geçtiğini anlamazsın! Dublin’de de böyle, bir puba giriyorsun, biranı, çok pardooon, Guiness’ini sipariş ediyorsun ve ya hemen o anda garson seninle muhabbete giriyor ya da yan masada duran ya da masayı paylaştığın her kimse sohbete başlıyorsun. Pub yazıyorum, bar demiyorum ya da ne bileyim birahane diyemiyorum. Başka bir şey bu, pub yani!

Toner’s’a ilk gidişimizde (evet çok sevdik ve bir daha gittik), yemeğimizi dışarıdan alıp gelebileceğimizi öğrendik. Harika bira bahçesinde büyük masalardan birinde yer bulduk, her saatimizde “dönmeyelimmm!” kısa ve öz cümlesi ile tatlı bir yüz ifadesine bürünen güzel arkadaşım Pınar, caddenin karşısından pizza alıp geldi bize 🙂 O sırada ben masamızı paylaştığımız çiftle sohbete başlamıştım bile! Arkadaşlarına yemeğe davetlilermiş, öncesinde birer bira içelim demişler hem de o günkü gaelic maçını izleriz… Elbette daha önce Türkiye’ye gelmişler 🙂 Alanya’ya, Antalya’ya gitmişler, çok sevmişler tabi ki, sonraki yıllarda İstanbul’u görmek de istiyorlarmış inşallah 🙂 . Hadi bakalım hayırlısı, buyurun gelin tabi, İstanbul’umuz bir tanedir! (kimse kızmasın, doğma büyüme İstanbul’luyum, tabi değinmeden geçmeyeyim aslen Eskişehir’liyim 🙂 )

Pizza ile Guinness içmeyelim dedik, e tabi haliyle gün içinde içtiklerimizden sonra siyah biraya mola vermek de iyi olurdu. Smithwick’s içtik, ben çok beğendim. Tavsiye ederim. Pizza Tesco’dan… Gayet lezzetliydi. Toner’s’a gidecekseniz ve açsanız, ilk önce Tesco’ya uğrayıp yiyecek bir şeyler alın derim çünkü Toner’s’ta kuruyemişten başka yiyecek bir şey yok, aa bir de patates kızartması vardı yanlış hatırlamıyorsam 🙂

 

 

Daha sonraki günlerde Toner’sa ikinci sefer gittiğimizde, yine akşam üzeriydi ve Guinness limitimizi doldurmuştuk ama yine de içmek istiyorduk, half pint (25 cl gibi) söyledik ve işte bunu seviyorum. İlla 33’lük mü içmek zorundayız, onun yarısı bazen yeterli oluyor. Tamam, itiraf ediyorum, o half pintler bitince bir half pint daha söyledik 🙂

Madem pubtayız, pekala, mutlaka Toner’s’a gidin Dublin’e giderseniz, kesin! Bahçesinde oturun, keyfinize bakın, stres yok, dert yok, ohh, hayat güzel!

 

Sonra, O’Donoghue’s’a uğrayın. O’Donoghue’s’ta biranızı içerken içinizi kıpır kıpır yapacak İrlanda müziğini canlı canlı dinleyin. Müzik, neşeli yüzler, grup halinde konuşanlar, ellerinde bira bardağı ayakta ritim tutanlar, şarkı söyleyenler… Gidin siz de yani 🙂

 

 

Ve tabi ki Dublin ’e yolu düşenin mutlaka gitmesi, görmesi, yaşması gereken bir başka pub elbette ve tabi ki de, The Temple Bar Pub! O mahallenin adı The Temple Bar zaten, mahalle 🙂 pub, restoran, kafe dolu, yok yok, kafe yok, barlar publar var işte 🙂 Valla kafe yok, canımız bir kahve istemişti de bulamamıştık hatta, sonra yurdumuza (otelimize) dönerken yolumuzun üzerindeki benzin istasyonundan almıştık 🙂 Almıştık demeyeyim, kahve içeceğim diye tutturan ve kahveyi bulup alan benim, şimdi Pınar’cığımın günahını almayayım boşuna 🙂

The Temple Bar Pub fotoğraftan böyle gözüküyor ya, değil, Tardis gibi bir nevi (Tardis nedir bilmeyen lütfen Dr. Who izlesin 🙂 ), içi dışından büyük! İçine girince bir odadan diğerine, oradan bahçesine gidiyor, canlı canlı çalan Bon Jovi şarkısını ve gitarın sesini de duyabileceğin güzel bir köşe buluyorsun. Guinness’ini yudumlarken atmosferin tadını çıkartıyorsun, sonra dönüş günü yine gidiyorsun, keşke bir günüm daha olsaydı Dublin’de diyorsun, etrafa iyice bakıyor gözlerinle anı fotoğraflandırıyorsun, İrlan’da müziği dinliyorsun biraz da, kıpır kıpır oluyor için, kapıdan çıkarken, yine gelirim bir gün umarım diyorsun. Pınar’sa “burası çok güzel, gitmeyelim!” diyor. Ama ne yazık ki arkadaşını elinden tutup pubtan çıkartıyor, havaalanında zorla uçağa bindirip İstanbul’a geri dönüyorsun 🙂 Bir sene sonra da, madem bir internet sitemiz var, hazır seyahat bölümümüz de açıldı, o zaman dur ben bir Dublin’i yazayım diyorsun 🙂 Pınar’cığım bu yazı sana!

Ah, bak, bir de hangi pub var biliyor musunuz? İçine girdiğimizde bayıldığımız The Church Pub! Adamlar bildiğiniz kiliseyi pub yapmış! On sekizinci yüzyılda St. Mary Kilisesiymiş, sonrasında 2005 yılında bir adam almış ve pub yapmış, 2007 yılından beri ise The Church Pub olarak varlığını sürdürüyormuş… Benim çektiğim fotoğraflar pek güzel çıkmamış, cep telefonumla çekiyorum da 🙂 valla, o kocaman profesyonel makineleri taşımak zor geliyor, kullanabileceğimden değil de, işte, taşıyana hayranım o ayrı! 🙂  siz şu fotoğraflarına bir bakın, tıklamanız için linkini de koydum hem 🙂 Havanın o gün güzel olmasından yararlanıp bahçesinde saatlerce oturduk ve tabi ki Fish&Chips yiyip Guinness (yan fotoğraftaki arkadaş) içtik, haliyle biraz da dedikodu yaptık 🙂 . Bu arada söyleyeyim, Dublin’den döndüğümden beri ağzıma Guinness sürmedim 🙂 Bir yılı devirince canım yeniden istemeye başlar diye düşünüyorum, bakalım, göreceğiz (yalan, daha iki gün önce içtim). Ah, bu arada meraklısı için, hemen yan sokakta Penneys var, kendisi Primark 🙂 işte Birleşik Krallık tanımam ben seni dediğinden Primark kendi adıyla gelememiş İrlanda’ya, adını Penneys yapmış ama giysilerin içindeki etiketlerde Primark yazıyor 🙂 Eh, kız kıza gitmişiz geziyoruz, mağazaya da girdik, alışverişimizi de yaptık!

Publarda fiyatlar normal, atıştırmalıkların fiyatları da iyi, kola içmek isteseniz daha pahalı, ana yemeğe zaten gerek yok, yani yeme içme işini buralarda hallediyor insan 🙂 Öğle yemekleri için de Tesco’ların içindeki sandviççiler bizim için gayet yeterliydi! Tesco’larda yukarıda da dediğim gibi pizza da var.

Bu yazı sanki pub yazısı gibi oldu ama neden? Çünkü bir yazmaya başladım ki baktım kendimi durduramıyorum, dur Deniz diyorum, olmuyor, bir de baktım sayfalarca yazmışım. Eh, haliyle hepsini aynı anda koyup kimseyi sıkmak istemedim 🙂 Bu nedenle yazı dizisi olsun madem dedim, bu ilk bölümü, toplam dört bölüm olacak. Başlarken Dublin deyince ilk akla gelen pub olduğundan, haliyle publardan başladığımdan ilk bölüm böyle oldu 🙂 İkinci bölüm yemyeşil gelecek… Ama yok sevmedik devamını koyma, derseniz, tek başına böylece kalır artık 🙂

***Moda’da çay içmeye gider gibi yurt dışına çıkmak hayalim, şu vize olmasa, ya da hadi olsun, bu kadar belgeyle uğraştırmasalar bizi keşke, bir de az daha makul bir fiyat lütfen…  🙂

Görüşmek üzere!
Sevgiler,
Deniz
(hermevsimdeniz)

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: