Zırrrr!!
Çalan telefonu duymazdan geldi, ne de olsa tek arkadaşından başkası olamazdı. O da zaten bir on dakika sonra dayanamaz yine arardı. Bu saatte arıyorsa kesin ya dedikodu yapacak malzeme geçmişti eline ya da erkek arkadaşıyla kavga etmiş olabilirdi.

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, Yeryüzünde sizin kadar yalnızım.

– Ay, sesim de ne güzel çıkıyor suyun altında. Hangi filmdeydi o? Hıh, Roma’ya Sevgilerle, tamam, o filmdeki gibi sahneye kurulmuş duşun içinde, seyirci karşısına çıktığımı düşünsene bir! Ay rezalet olurdu tabi hayatım haklısın. Önce şu fazla kiloları vermek gerek. Ay çok mu komik? Ahaha, kedisiyle konuşup gülen bir ben olamam bu ülkede değil mi?

Gittiği her odada, evet, banyoda duş aldığı sırada bile peşini bırakmayan ve gözlerini dikip izleyen kedisiyle, kokularına kanıp aldığı sıra sıra şampuanlara verdiği konseri bitirip kafasında havluyla tencerede pişen yemeğin tadına baktı. Her akşam bir ziyafet vardı evde. Tek kişilik, ama olsun ya bir gün iki olursa, o zamana hazırlıklı olmak gerek yani değil mi? A tabi bir de Abidin var. Mutluluğun resmini pek çizemiyor ama mutlu mutlu miyavlıyor kendisi.

Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte. Acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette. Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum…
On yıldır bekleyip duruyorum pizzacı, hamburgerciden başka çalan yok kapıyı. Yürü Abidin, gel saçımızı kurutalım. Sonra da güzel bir film seçeriz beraber. Yok artık, çitaydı, aslandı, kaplandı sıktı, belgesel izleyemeyeceğim, yetti, sen de git kendine arkadaş edin biraz canım.

O sırada yeniden ve ısrarla zırlayan telefon yarım saatlik beyin sarsıntısı yarattı. Aaa demek öyle dedi, vah vah sana denir mi hiç öyle şey? Katılıyorum sana canım, düşmanına söylenmez bu dediği, öküz işte… Vurup kapıyı çıkman iyi olmuş tabi, hak etmiş yani haklısın, evet, tabi… Elbette sen daha iyilerine layıksın… Yani, tabi, pişman olup arayabilir de… Cuma içelim evet, tamam, iyi olur…

Tencerede fokurdayan yemek, önce kabarcıklar çıkarttı, ardından ocağın üzerinde kara kalem resimler çizdi, baktı yok gören, fark edilmek için biraz ses biraz koku çıkarttı, daha da gelen giden olmayınca dumanlarını tavana doğru saldı. Çalan alarmla ev inledi, telefon kapandı hızla. Bir bu eksikti, evet, çok şahane hayatımda alarmlar çalsın bir de! Off of, yemek de gitti, zaten o ziyafet dediği, ancak kendisiyle kedisine ziyafet tadındaydı. Aslına bakarsan pek bir şeye de benzemezdi yaptığı yemekler. Yine de her gün dışarıdan sipariş vermekten iyiydi.

Tut ki karnım acıktı, Anneme küstüm, Tüm şehir bana küstü, Bir kedim bile yok anlıyor musun?
Yemek çöp oldu, alarm susmuyor, şehir belli bana küsmüş derken, gelen güvenlik görevlisi duruma el koydu, alarm sustu, telefonu yine aldı eline. Hızlı aramalarda kayıtlı pizzacı arandı. Neyse ki kedisi vardı. Hem de peşinden ayrılmayan bir kedisi.

Dört peynirli pizza gelene kadar bir kadeh kırmızı şarap onu sakinleştirebilirdi. Tabi raftan aldığı kadeh elinden kayıp yerde tuzla buz olmasaydı! Abidin, uzak akrabası çitalara özgü bir hızla kanepenin altına saklandı. Bu kadarı da pesti yani, işin yokmuş gibi bir de ortalığı temizle şimdi! Gerçi işi de yoktu o saatte başka. Pizza henüz gelmemişti, filmi de istediği zaman başlatabilirdi. Derin bir nefesin ardından ortalık toplandı ve film seçimi yapıldı. Başka bir kadehle koltuğa oturuldu. Her gün dizi ve film izlemekten internet kotası dolmuş olmasaydı seçilen film başlayacaktı, da, başlamıyordu işte. Nefret ediyorum bu kota olayından!

Kapı çaldı. En azından dört peynirli bir dilim pizza ile kırmızı şarap eşliğinde televizyonda zaping yapabilecekti. Ama o da ne? Elinde bir demet beyaz papatya, gözlüklü, acemice güya şık giyinmeye çalışmış, bu yaşta yüzünde sivilce çıkartmayı başarabilmiş, utangaç yüzlü, sanki biraz da endişeli bir adam kapıdaki.

–  Dila Hanım?
– Yok yanlış kapı! Yani kapı yanlış yoksa ben Dila olmayı isterdim, ay yani, Dila kim onu da bilmiyorum gerçi, tanımıyorum. Pizzacı dışında kapısı çalan bir Dila olsam fena olmazdı tabi! Yo, yo, kapımı başkaları da çalışıyor. A, yanlış anlaşılmasın, yok öyle değil! Ne diyorum ya? Ben Dila değilim!
–  Daire numarası 28 değil mi?
–  İki blok var ve ne yazık ki yanlış bloktaki 28 numaraya gelmişsiniz, yani ne yazık ki derken, sizin için ne yazık anlamında. Bana niye yazık olsun? Di mi? O kadar yürümüşsünüz, asansörden çıkmışsınız, şimdi tekrar aşağı ineceksiniz falan. Size yazık anlamında!
–  Yanlış olmuş, demek ki asansörleri karıştırdım.
–  İyi yapmışsınız. Yapmamışsınız! Yapar mısınız? Evet, evet, karıştırmışsınız! Giriş kapısından sağ dönmüşsünüz belli ki, sola dönecektiniz, orada bir asansör daha var. Ama bu asansörü de görmüş oldunuz, ben de sizi! Sizi görmekten mutlu oldum anlamında değil, yani, yok mutsuz da olmadım da… Ah! Evet, asansör karışıklığı olmuş, siz en iyisi aşağıya inin ve diğer koridordaki asansöre binin, kat aynı olmalı!
–  Anladım. Teşekkür ederim ve kusura bakmayın lütfen rahatsız ettim sizi böyle akşam akşam.
–  Yok canım ne rahatsızlığı, iki çiçek gördüm fena mı? Yani, hayatımda çiçek görmediğimden değil tabi! Yani, e, bana da çiçek alan var elbette. Papatyalar güzelmiş o anlamda söyledim. Her neyse ben susayım siz doğru kapıya yol alın en iyisi. Yol almak derken, gidin anlamında. Gidini de kaba olarak algılamayın, yani git demiyorum, gideceksiniz tabi de, yani, ay yoruldum valla. Tamam hadi iyi akşamlar.
–  Size de.

Bu nasıl bir kendini rezil etmedir? Nasıl bir ezikliktir? Ah ah! Yıllardır tek gördüğün erkek Abidin olursa konuşmayı da unutursun, elini kolunu nereye koyacağını da!

Kapının arkasına yaslandığından, yeniden çalan kapı ziliyle ilkin bir irkildi, sipariş verdiğini hatırladı, heh bu sefer pizzacı geldi.

– Yeniden özür dilerim. Yanlışlıkla da olsa doğru kapıyı çalışmışım.

Sol eliyle güya çaktırmadan ki, imkânsızdı, kafasındaki havluyu çekti saçları makyajsız yüzünü kapatsın azıcık da olsa diye. Sağ eliyle buketi aldı. Ne kaybederdi? Bir günde tüm hayatın değişir, düşüncelerin, endişelerin kaybolur, gelecek anılar şekillenirdi. Hem papatyaları da çok severdi.