Karınca Kararınca | zeynepalper

Çok da güneşi olmayan bir sahil kasabası içinde, durgun denizin üzerimize gelmediği bir günde, aykırı otlar arasında, çok yalnız başıma evde gülümserken, göğü salınıp geçen martılara laf anlatırken…. Diye başlayan bir hikâyede olmayı dileyerek uyanıyorum her gün…

Basit, çabasız bir yaşam içinde, sessizliğin tonlarından yeniden gökyüzleri hazırlayarak, oysa karanlığın elleri olsaydı galiba “yakamda bir gül gibi” diye  tarif ederdim, tanımadığım herkese böyle tanıştırmak içimi ve sadece kaçıp gitmek geceler boyu… Gündüzleri torbasına koyup; daha çok uyku içinde, kim bilir belki rüyalarda buluşuruz mutluluk ile; çünkü hüzün zaten gecelerin, karanlığın yakama yapışan kirli elleri…

Sade köpüklü bir kahvenin, başını omzuna yaslarken gelen heyecanın, elini ilk tuttuğumda gözlerinde gördüğüm kıvılcımın, kirpiklerindeki tuzun, ensemdeki nefesin, uzakta, yakında, sessiz, çığlıklı, kahkahalı, ayrı, ıssız, köhne, deli, yarı uykulu, yarı uyanık, sıkı ve daha sayamadığım kırk yıl hatırlık hadiseleri ile başa nasıl çıktığımı unutmaktan korkarak, belki de unuttuğumu hatırlamak istemediğimden artık görmekten korktuğumun aksine sadelik içinde giyilen beyaz gelinliklerden çok, çıplak tenlerin sarılmalarının daha çok görülmesini ister olmaktan da yorgun düşmüş olabilirim…

Kendimi kendime anlatamadığım, kendimin kendime dar geldiği, içimde bir yerde bıraktığım çocukla yüzleştiğim, adını koyamadığım bir gençlikle hala didiştiğim süregelen isimsiz bir yolculuk, karışık bir kaset gibi durmadan başa sarıp dinliyormuş gibi, akıntının tersine gitmenin de zorluğunu bilip; içimde bir yerde bıraktığım çocuğa sürekli bakarak; nedenler biriktiriyorum… Gitmek kolay değil, kalmak çok zor…

Şimdi bir boşluğun kucağında, belki sarhoşluğun demek lazımdır; duvarlar boyu uzanan sarmaşıklar gibi bir hikâye dinliyorum, düşün yani uzadıkça uzayan, kimi zaman en derin köklerine kadar budanan, ama yine de inatla göğe doğru uzanan…onu anlatmaya çabalıyorum, sessizce sahilden geçen gemilerle konuşuyorum, içlerinde kim var, bir önemi yok, nereye gittikleri bana muamma, kâğıt ve kalemden öte, derin orman kuytularında, yaprakların kulağına fısıldıyorum, çünkü ölüm gibiler, bahar geçtiğinde ve kış bastırdığında çoktan toprağa karışmış, işte belki de kavuşmuş oluyorlar…

Üç noktaların daha da çok yazılıp çizildiği yeni bir hayatın kalesi olmadım, olamıyorum… Avuç içlerimde harfler, heceler ve kelimeler yığını, gözlerimi kapattığımda sadece boşluk, açtığımda harfler, heceler ve kelimeler yığını… Yine de kendini anlatamamak diye bir şey var, inandıramamak, yanlış yerde durduğunu bile bile, o trenin gelip sana çarpmasını beklemek gibi… İntihar mı? Kim bilir belki de? Öylesine mi? Kim bilir? Yine de saklanamıyorum hayattan, bir şekilde dikiliveriyor önüme, yığılıyorum, kalbim gerçekten kırık, tamirine inanmak istiyorum, ama o da başarısız… Saçlarımı karıştırıyorum, rüzgarlar eksik kalınca ve uzunca süre ıslatıyorum yüzümü çünkü yağmurlar yetersiz…

Bir defterin sayılarını bakıyorum, tarih, gün, hafta devrilip; evirilip, geçip gidiyor, yaş alıyorum, ilerleyemiyorum, oda da iki kaplumbağa var, o küçücük elleri ile dünyanın gürültüsünü çıkarıp; buradayız diyorlar, su, seslerini yutuyor; ama ben duyuyorum, arka ayaklarına takılmış yeni bir yaşamları, isimleri ve duymadığımız hayalleri var; suyun içindeki taşlara yazılmış, dünya böylece bir büyüyor, bir küçülüyor, bir yaklaşıyor, bir uzak…

Dünya dönüyor, ne anlatırsam anlatayım, ve kaplumbağalar hep konuşuyor ne kadar sessiz olursa olsun, iklimsiz bir ben kalıyorum, yollar uzaklaşıyor, karınca kararınca bir sevda masalında bir ben kalıyorum, bir de karanlığın elleri…

 

 

 

 

By | 2018-02-18T20:56:41+00:00 Şubat 18th, 2018|Categories: Atipik Yazılar, Uncategorized|Tags: , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
İklimsiz bir ülkenin son kalan vatandaşına ait bir dünya, koyu karakterli bir çaydan hediye, hislerimi dünyaya anlatmaca, ben buyum derken kelimelerle oynaşma… Bu, sade bir heyecandan, uzak bir hayale kavuşma çabası gibi, derinlerime inerken ben; belki de sen beni gör ve boğulmaktan kurtar diye, aslında hem beni, bir yandan da kendini… Hoşgeldin….

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: