Kasaba Kızıyım Ben | Simge Aybey

Kasaba kızıyım ben.
Sokağa çıktığımda herkesi tanımasam da; onlar beni tanır. Selam beklerler… Her zaman alamamışlardır.
Biriyle adının çıkması an meselesidir. O an gelmesin diye, ne adamlar telef olur… Mini etek çocuklukta kalır… Yahut yazlığa nasiptir. Gardırobun belli bir yerinde durur bazı giysiler. Unutursun. Olsun.

Annen börülceyi almayı unutursa o hafta, haftaya kadar beklersin pazarı. Baban? O da pazara çıkar ama o unutmaz börülceyi. Evde en çok o sever. Pazara çıkmak, Taksim’e çıkmak gibi değil yalnız. Kasabada kocaman bir ailesindir. O aile, pazarın olduğu gün bir araya gelir. Kim evlenmiş, kim göçmüş, kim dükkan kapatmış, kimin çocuğu olmuş; havada dolanan bir tüy vardır pazarın kurulduğu günler kasabada…

Pazarda geziyor muyduk anne? Yahut salt sebze ile meyveye ve Ayşe ablanın süzme yoğurduyla çökelek ve tereyağına mı kavuşuyorduk? Annem ve Ayşe abla bana pazardan ya da başka kasaba pazarlarından –daha taze olsun diye- kargoyla sebze, meyve gönderir yıllardır. Yıllar dediğim on beşten fazla… Bilhassa gelen taze naneyi koklarım, İstanbul’daki gibi değil zira. Küçük yapraklı ve keskin kokulu. İnsanı anında o pazara götürür… Koku dediğin kasabaya has aslında.

Çocukken annemin peşinde pazarda saatlerce sohbet ederek takıldığımızda anneme söylenirdim. Oysa ki İstanbul’da yahut başka bir şehirde yan masaya laf atıyorsam tatlı önerisi için, hiç tanımadığım birine fal bakmak istiyorsam veya trende yanıma oturduğunda ağlayan birine kayıtsız kalmıyorsam; pazarla, muhabbetle ve pek tabii ki armudun dibine düşmekle ilgisi var. Yıllardır oturduğum semtte, annemin benden daha meşhur olduğunu söylememe gerek yok değil mi; boynuz kulak bazen yerli yerinde…

Utanmak, kasabaya hastır. “Amaan bir daha nerde göreceğim o insanı” diyemeyeceğinden; hep sakınırsın. Kendini, en çok kendini sakınırsın. Laf olur diye önüne bakarsın. Kamburunun sebebini; duruş bozukluğu sanırlar…

Gidecek café yoktur. Belki pastahane yahut yahutu yok işte.

Akşam ezanı… Ayrıldığın yaş kadar uzak kalsan da, büyük şehirde akşam ezanını duyar duymaz havaya bakarsın. Evet çökmüştür karanlık dersin… Bu sefer ebe sen değilsindir. Aslına bakarsan, akşam dediğin zaman değildir kasabada. Bir duraktır. Kalırsın bir müddet. Akşamları yer demir, gök bakırdır. İnanmazsan daha ağırdır…

Çok zorlasan da kendini, birkaç saatini alır bütün kasabayı dolaşmak. Sonra bir ah çekersin… Yeniden aynı yollar… Bu sefer bisikletle…

Baba ocağı güvenini kasaba kadar hissedersin. Sokaklar, kaldırım taşları ve yüzyıllardır orda duruyormuşçasına her gün selamlaştığın ağaçlar sana bir şekilde güven verir. Ayrılsan da verir.

Akrabadan daha yakındır komşun. Çocuklar konu komşuya emanettir. Ordaki konu mühim yalnız. Perşembeden verirdim gazete parasını komşu kızına. O zamandan seviyormuşum perşembeleri… Cuma sabahı Milliyet’in kağıttan maket günüydü. Anımsadın değil mi? İşte kasaba çocuğu için nimetle eş değerdi o maketler. “İşte öyle bir şey” biraz da ordan geliyor… Anaokuldan komşu kızı alırdı beni, sohbet ede ede eve giderdik. Yürümekle sohbetin üvey kardeşliği de ordan geliyor işte!

Komşun açken tok yatılmaz lafı kasabaya dar gelir. Komşu dediğin kasabadır. Kasaba hayatın olur…

Kasabada olsa olsa bir kurs vardır. Gidersin. Kursun öğretmeni gidince kasabadan, kala kalırsın. Bir rüya gibi hatırlarsın sana söylediklerini… Piyanoya geçecektin iki haftaya halbuki.

Evde yağ kalmamıştır. Gönderirler seni Necip amcaya. Ufak bir şişe yağ almaya. O yolu, kaç adım tuttuğunu, deponun anahtarını nereye koyduğunu, kasketini, kaç dakikada fıçıyı açıp yağı koyduğunu ve senden hiçbir zaman para almadığını dün gördüğün rüya gibi unutmazsın. Çocuklardan para alınmaz kasabada.

Esnaf lokantası merakı, kendine özgü tariflerin peşinden gitme, ara sokak tatları da vasiyet gibi kasabadan bana.

Kasabada, olsa olsa üç bilemedin –bilemedin değil mi- dört tane taksi vardır. Zaten biri de anne-babanın düğün arabasıdır. O arabanın sahibinin ölüm haberini aldığında bir akraban gitmiş gibi göz yaşı dökersin. Kim deseler, yakınım dersin. Yakınlık derecen kana bağlı değildir kasabada, gördüğünde selam verip devam etmek yerine durup muhabbet etmene bağlıdır…

Hafta sonları hele baharsa; pikniğe gidilir, doğa baş kahramandır. Şanslıysan benim gibi deve güreşlerine de gidersin. Gerçi bu mevzu başka bir yazıya kısmet olmalı…

“Gülümse” bir şarkıdan, şiirden fazladır. Annen sana küserse, dünya başına yıkılır; kaçacak, sığınacak yer yoktur. Ayrıca kasabaya film falan gelmez. Sen annene küsersen, o iş yaş arkadaş. Kasabada anneye küsülmez. Nadiren gelen tiyatrolar da kar yağma sıklığındadır. Ege için. Halbuki küçüktün. Yazlık sinemalar vardı. Kabak çekirdeği, gazoz, ikinci filmin sonuna doğru uyku… Sabah erken kalkmaktı tek derdin… Bazı şeyler hiç değişmiyor ya, neyse…

Çay bahçesi ne demek bilirsin… Park, lunaparka eş değerdir. Kaydıraklar yenilenince ne de çok sevinmiştin. Evet o zaman işte “şehre festival gelmiş” gibiydi. Mevsim hep serin bir akşamüstü… Bazı anların simgesi var, horoz şekeri gibi…

Tek başına yemek yemek şaşırtıcı, yalnız çay içmek yasaktı. Derdin varsa komşuya giderdin. Yoksa da giderdin…

Deli Şükran sanırım ilk komşum, hatırlayabildiğim. Herkes deli derdi ona ama hayatta gördüğüm en sevecen insandı. Çok sonraları sordum. Aşktan delirdim, demişti… Sevdiğine kavuşamamış, evlenecekken terk edilmiş. Arada gidiyorum evine. Hiç izlemediğim filmden gelip de konmuş gibi duruyor, onun ardından evi. Evi de terk edilmiş duruyor. Bazı anlar kaybolmuyor. Unutmuyorsun yerçekimi gibi.

Bazen çat kapı yapasım geliyor İstanbul’da… Vazgeçiyorum. Annem gibi kahveyi yapıp, zil çalmak geliyor içimden… Yorgun eve girerken, güzel yemek kokusu gelen kapıyı tıklatıp, gülümsemenin kafi gelmesini ummak istiyorum.
Kapı önü sohbetine, balkondan seslenmeye -ah evet balkonlar ama şimdi balkona çıkarsam, bu yazıda kalamam- sizde yumurta var mı diye sormaya, maniniz yoksa size çaya gelelime ve aslında doğduğum topraklarda insanların ömürlerinin neden uzun olduğunu açıklayan sebebe hasretim… Komşu komşunun sohbetine muhtaçmış!

Birinci sınıftayım. İlkokul öğretmenimle yıldızım barışmamış. Sonra da barışmadı gerçi. Ama ilkokul öğretmeni olan yan komşumuza da bunları açık açık diyemiyorum. Ufak bir poşetin içine fişleri –fiş ne demek, işte onu şimdi anlatmak okuma yazma öğretmekten zor- koyup, o poşeti de kazağımın altına sokup giderdim. Bir müddet sonra hışırtıları duyan Biray öğretmen nerden geliyor bu ses derdi. Hiç haberim yokmuş da afacan bir kedi beni takip etmiş gibi üstüme alınmadan çıkarırdım yanımda getirdiğim fişleri… Beraber çalışırdık. O öğretti okumayı bana. Gülşen’in –kızının- Cin Ali kitapları bana da nasip olmuştu. Kütüphanem de komşudandı. Çok sonraları hatırlattı bana, fişleri kıyafetimin içinde evine getirdiğimi. Hala biraz utandırıyor beni o halim. Devamında ne söylediği bana kalsın da mümkün mü bütün bunlar şehirde?

Bir ağaç gibi hissediyorum. Biliyorum nereye gidersem gideyim, köklerim o kasabada. Bazen sızlıyorlar… Bazen tutunuyorum onlara. Daha çok da sarılıyorum. Başım göğe erse de köklerimle meselem var. Anlattıkça demlenecek… Demlendikçe kökleşecek.*

Herkes için dilerim; ömürlerinin bir kısmı, şanslılarsa başı kasabada geçsin… Her neviden sorumun cevabına; kaderdir coğrafya veyahut kasaba.

– Ne-re-li-sin sen?
— Ay-dın do-ğum-lu-yum. İz-mir’de bü-yü-düm.
– İ-çin-den mi?
— Ka-sa-ba kı-zı-yım ben.

* Kasabanın ahengini, çocukluk izdüşümlerimi ve dahasını, içimi dökerek yazmaya çalışmak yokuş çıkmak gibiydi. Çokça durdum. Manzaraya daldım. Hissiyatımın derecesinin kendine dair bir ölçüsü vardı. Bilemiyorum ne kadar esti? Rakı gibi sert ve eşsiz lakin mevsimlerin esamesinin okunmadığı zamanlar gibi… Hele yeni yaş öncesi insanın önüne nasıl da seriliyor bit pazarı gibi geçmişi…

By | 2017-11-07T07:28:40+00:00 Ekim 24th, 2017|Categories: Atipik Yazılar, Uncategorized|Tags: , , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
En çok sevdiğin oyun neydi çocukken? Yağ satarım, bal satarım benimki! İçinde kovalamaca, şarkı ve mendil var! Saklambaç, renkli istop, seksek, yakantop! Aç kapıyı bezirgan başı… Parka gittiysek o gün; tahterevalli, kaydırak ve salıncak! Gülümsedin mi? Hah, böyle kal diye yahut gülmeye; gel. En azından oyun oynarken durur zaman. Önceyi ve sonrayı unutur insan. En çok sevdiğin oyun ne? Mendil bende var, şarkı da senden olsun. En kötü ebe olursun! Usta da olsam, çırak da… Benimle oynar mısın? Merhaba!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: