Kavuşmanın Acı Verici Üç Heceden Oluştuğuna İnanmak | zeynepalper

Kavuşmanın acı verici üç heceden oluştuğuna inanmak, sonra paramparça şehrin üzerine dağılmak üzere yazılmış bir hikâyenin başındayız. Acıtan bir yanı var gözlerinin içindeki kahverenginin, uzak, özlemesi kolay değil…Yollarından dolaşıp gelen hayta çocukluk düşlerime izin veren gülüşleri var, ağzının kenarında unutulmuş bir parça nane kokusu gibi.

Dağılmış hücreler arasından, ışıkları bir bir yanan uzak yolların kıyısına bırakılmış bir çocukluk düşü ile baş başa, hatırlayamadığım anılarla başa çıkmaya çalışıyorum.

Bir kalabalık arasında oturuyorum, sırtımda parmakları uzun bir kadının sesi var; sakinleşmem için sesinin tınısını korumaya çalışıyor, aslında çabası kendini sakinleştirmek için anlıyorum, korkularımızı sağıyoruz birlikte, hırkası uzun birer derviş sanıyoruz kendimizi, uzanıyorum ellerine, parmak uçlarına dokunuyorum, baş parmağından, serçe parmağına kadar avucumun içindeki tüm kabukları kaldırıyorum. Kaldırdığım kabuklar altından kanayan yaralar var; annemin tedirgin ayakları giriyor içeri, dokunsa ağlayacağım biliyorum. Ne oldu diyerek susuyor, kadınların eteklerinden uykusuz bir gece daha geçiyor, bir balkonda üst üste sigara söndüren gözyaşları var.

Dağılmış hücreler arasından, ışıkları bir bir sönen bir şehrin sabah ayazında, endişeli uyanışlar bekliyorum, damarlarımda dolaşan heyecanın adını kimseye söyleyemiyorum, bir kadın daha giriyor içeri, sarı saçlarının kumraldan bozma hallerini odada savuruyor, tavana kadar beyaz pırıltılar saçılıyor, nefesinde sade bir dua var, renkler bırakıyor yüzüme, gülümsememek elde değil, bir gözyaşı yığını ancak bu kadar güzel gizlenirdi diye düşünüyorum ben de..

Kavuşmanın acı verici yedi harfin yan yana dizilmesinden oluştuğuna inanmak, sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eden bir şehir hikayesinin başında durmak. Kelimelerin avcılığında, sevecen kahverengi gözlerine siper olan uzun kirpiklerinin özlenmesi hiç de kolay olmayan, saçlarıma aklar getiren, yiğitçe tüm cephelerde savaşmış ve esir düşmüş gibi hissettiren demir parmaklıklarla birlikte birkaç duvarı aramızda sokan son kış ayı gibi….

Yalnız oturuyorum, üç beş koltuk kümesi uzakta, boynunu sağ omuzuna düşürüp, kısa saçlarını gözlerinin önünden sanki bir perdeyi aralar gibi usulca çeken kadınla ağız ağıza geliyorum. Nefesindeki kuvveti, kulağıma üflenen ilk dua gibi aklımda tutmaya niyetleniyorum. Beyaz güvercinler uçuruyor o da, barış ve özgürlük kadar lazım bir şey çünkü kuşların uçması, aklımıza doğru yeltenmesi..

Uzun küpelerin arasından, gözlerine kapkara sürmelerle hazırlamış o güne, siyah gömleğinin altından sanki bir zırh çıkacak gibi dik bakışlı, hiç konuşmasak da, biliyorum aynı derdin sahibiyiz, aynı denizde, aynı gemideyiz, inmeyi başarmak için sakin bir bahar gününe, ılık bir suya ve inanca ihtiyacımız var.

Temizin kokusu gibi, ömrümüze yeni bir kapı açmaya uzanıyorum, sağ başına değiyor omzum, kolları uzun, bacakları uzun, soluğu hırslı bir at gibi, toy bir uyanışla adını köşe bucak yazdırmanın hevesi ile sarılıyor dizlerime, ilk defa kadının dizlerine başımı koymaktansa, diz dize olup; büyümeye inanıyorum.  Büyürken filizlenmenin, köklenmenin, inanmanın saflığına inanıyorum, balık oluyorum, salyangoz oluyorum, deniz kabuklarından kolye olup asılıyorum boğazına, seviniyorum böylece. Seviniyorum yaprakların arsızca yollarıma serilmesine, güneşin kaybolmasına, pazartesilerin geçmesine, ayların tükenmesine, sevinmezsem zaman durur’a inanıyorum.

Göklerimi kapatıyorum yine de geliyor kadınlar, kimi çokça uzanıyor, kimi azla yetiniyor, yine de tüm çiçeklerim açıyor, yüzüme başka bir hayat geliyor, yoksulluğum birden kalabalığa dönüşüyor, ağız kenarında unutulmuş nane kokusu sarıyor etrafımı, dağların eteklerine koşuyorum, taçlanmış beyaz örtünün kıyısına uzanıyorum, yavaşça örtüyorum üzerimi, yalnızlığımın çevresini dolaşıyorum, nemli bir orman kokusu içime akıyor, kapatıyorum gökleri. Annem geliyor, ardından ela gözleri, elinde bir bardak çayla, dizlerimi göğüslerimle birleştirmiş olduğuma inanmıyor, bir daha izin vermiyor rahmindeki halime.. Uzanamıyorum, doğamıyorum, yedi yetmiş çığlıksız bir odada sabaha karşı oyalanıp duruyorum. Doğamıyorum derken tam kavuşmanın acı verici tadı midemden ağzıma geliyor, temizin kokusu bir havlu ile sarıyor bedenimi, tarifsiz uyanıyorum, yeni bir kabustan…

By | 2017-10-17T22:37:10+00:00 Ekim 17th, 2017|Categories: Atipik Yazılar|Tags: , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
İklimsiz bir ülkenin son kalan vatandaşına ait bir dünya, koyu karakterli bir çaydan hediye, hislerimi dünyaya anlatmaca, ben buyum derken kelimelerle oynaşma… Bu, sade bir heyecandan, uzak bir hayale kavuşma çabası gibi, derinlerime inerken ben; belki de sen beni gör ve boğulmaktan kurtar diye, aslında hem beni, bir yandan da kendini… Hoşgeldin….

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: