Garibanlık bile basamaklıdır, seviye seviyedir ya; yokluktan yokluğa bile uçurumlar vardır hani.. Öyledir işte Mustafa’nın garibanlığı da, en altında çizginin. Garibanın da garibanıdır ki, garibanlar bile yürür üstüne, alırlar elinden ekmeğini kaba güçle. Çıkmaz sesi soluğu. Zayıftır, narindir, şeffaftır bedeni o kirin, isin içinde. Yetmez işte gücü, o az beslenmiş, çok bilenmiş garibanlara bile. Susar, gider.

Kâğıt, karton, plastik toplar, mendil, su satar. Araba camı siler canı pahasına kırmızı ışıklarda, kendine örnek birçokları gibi yokluk kavruğu garibanların. Anası hasta. İlaçlar ateş pahası. Ne sosyal güvence, ne üç kuruş yardım parası. Mültecilere bile düşen dirimlik paydan yoksun bir hayat mücadelesi ki ölümlük-kalımlık. Hasta bir ana, okumaya çabalayan bir küçük kardeş; kendisi gibi zayıf, cılız, şeffaf. Bölmesin o küçük yüreğini de ne yapsın Mustafa?

Zamanında, sınırdan kaçağa giderken, attığı yanlış bir adım mayın olup almış Mahmut’u, savurmuş göklere. O gün esas ağırlığını vermiş hayat Mahi’nin omuzlarına. Kalakalmış iki el kadar bebeyle orta yerinde o garibanı çok şehrin. Ne akrabadan hısımdan fayda görmüş, ne eşten-dosttan. Yetmemiş bir de tacizler başlamış genç dula sağdan, soldan. Tutunamamışlar garibanlar şehrinde, vicdanlarını arka ceplerinde taşıyanların arasında. Göçmüşler başka bir şehrin en gariban ücrasına.

İş bulmuş, çalışmış, uykularını katık edip yavan ekmeğine iki evladını bir kiremit çatı altında barındırmayı başarmış Mahi. Çok sürmemiş ama şükrü. Sokak ortasında yığılıp, hastane köşesinde açtığında gözlerini, doktor kontrolünde inmiş yüzüne feleğin son sillesi. Tümör demiş, kitle demiş, habis demiş, metastaz demiş.. Demiş de demiş doktor. Bakmış görmeyen gözlerle doktorun yüzüne.
“Ölecem ölmeye de, ya bebelerim?”
Doktorda bile yok ne cevabı, ne çaresi. Heveslerini koyacağı bir kursak bile bulamamış. Susmuş.

Mustafa’nın sokağın gerçek yüzüyle tanışması buradan ötedir. Her çarkının dönmesi için, tek tek o para denen lanetle yağlanması gereken makine yüzünden. Düşmüştür sokaklara üç kuruş nafaka zoruna; hayat gibi, yazgı gibi topladığı çer-çöp de sırtında.

O gün de, gün akşama ağarken yemeğini verdi anacığının. Dersini çalışsın, anasına bakar olsun diye Metin’i tembihledi. Yağlı, isli çuvalını alıp küçük ayakları ama büyük adam adımlarıyla karıştı sokağın karanlığına. Her köşeden kovuldu. Her köşede tehdit, kavga.. Parsellenmiş, paylaşılmış memleketin çöpleri bile. Bir öfke kabarıverdi içinde. Yürüdü, hem de şehrin taa göbeğine.

Akşam vakti ışıl ışıldı o kocaman park. Her yerinde çöp kutuları. Işıldadı gözleri. Ekmek görüyordu, ilaç görüyordu herkesin iğrenerek baktığı o belediye amblemli, leş kokulu çöp kutularında. Duraksamadan koyuldu işe.

Son devinimiydi zayıf, şeffaf vücudunun, çöp kutusundaki siyah poşete el uzatmak.

Şehir temellerinden sarsıldı. Öyle bir ses ki kulakları, dudakları, yürekleri sağır etti. Kanattı koca şehrin her yerini. Kızıla kesti yangısından koca parktaki koca koca ağaçlar; kan döktüler yaş yerine her gözelerinden, gördüklerini görmemiş olmak ister gibi bakarken. Şehir yandı, park yandı, onca insan yandı o bombanın yaprak gibi kıyıp döktüğü canları görünce.