Kirlenseydi Bu Ev | Ece Çeçen

Duyduklarından hoşlanmayan her insanın sergileyeceği bir tavırla ekşitti çocuk suratını. Bütün anlamsızlığı ile elinde sallanaduran kaşığı fırlatıp indi oymalı ahşap sandalyenin tepesinden. Zaten o sandalyeden hep nefret etmişti. Çocuk sırtının kamburuna biraz daha kambur ekleyen iskeletinden, kıçına kıçına batan fırlamış kenarlıklarından, eski yüzlü pis döşemesinden… Hep nefret etmişti. Ekşiyen suratı her zaman yaptığı şeyi yaptı. Çocuk bedeniyle kafa tutamadığı anneye öfkesi ellerinden aktı. Tırnakları, avuç içlerini kanatana dek sıktığı yumruklarını açtı. Kirlenen ellerini çocuk kollu pijamasına sürttürdü. Kan, etraflıca sızmadan, anne, kanı görmeden, peçeteler çok uzaktayken… Yapılacak tek şey bu.Çünkü anne görse kızar, anne her şeye kızar zaten. Şimdi yine kızacak, söylenecek, babanın anlattıklarından sonra. Sanki babanın suçu. Baba yine susacak. Babanın ağzını bıçak açmıyor, zaten bu evde bıçak yalnızca atasözleri ve deyimlerde kullanılır. Özellikle de et bıçağıysa. İşte öyle günlerden biri, yemek masasının üstüne sakil ve olanca kasvetiyle çöken bir bulut ha yağdı yağdıracak yağmurunu. Anne dokunsan ağlayacak, yine mi yine mi be adam diyecek, ama bir o kadar da acıtacak bağıra çağıra.

“Eee? Başka bir şey demediler mi? Onun başının altından çıktı değil mi?” diyor anne çorbayı yenilerken.
“Kimin başı?” diyor baba, boş fakat her daim ışıldayan gözlerine alık bir ifade yerleşiyor silkinen omuzlarından.
“Ne istedi senden pezevenk? Canını mı? O ne muşmula suratlıdır o, dedim, hep dediydim de dinleyen kim… Uğraşır o. Senden adam olmaz, he diyecektin, tamam diyecektin bu seferlik.” diyor anne, suratı hafif bir alayda.

Susmuyor, mırıltılar fısıltıları kovalıyor ama o hiç susmuyor. Başka ev olsa annenin bir hışım giriştiği onca tabak çanak toplanmadan yerle bir olur. Babalar, sinire kuvvet alır hıncını onlardan. Fakat bu ev öfkeyi beden ölçüsüne ters kılıyor, en fazla çocuk bedenlerden taşıyor o öfke, bir alev olup yakıyor her yeri baştan başa. Muşmula suratlıya öfkeleniyor, onun şantiyelerine öfkeleniyor, binalara, taşlara, boyaya alçıya… Koyulan her bir tuğlaya. Sonra muşmula suratlının oğluna öfkeleniyor, okullara, hocalara en çok da para seven hocalara öfkeleniyor. Ha, bir de anneye, en çok belki de. Ve bütün karnelerden nefret ediyor, matematikten, fen bilgisinden, hayat bilgisinden. Hayat bilgisi hiç de okulda öğrettikleri gibi değil. Baba hala suskun, karşı kanepeye tünüyor iki büklüm; başı dik, vicdanı rahat olur başkası olsa. Çenesini tabii ki tutmayacak, işini işi bildiği gibi yapacak, elin iti akla karayı seçemiyor diye o bildiğinden şaşmayacak. Evet, elbette tek başına olsa bütün bunlar olabilirdi, ve evet tek başına olsa kıçını kırıp gururunu kemirebilirdi. Fakat gurur hep çocuk kollu bir pijamaya yeniliyor. Peki ona ne diyecek? Muşmula suratlının karşısında pek cesur, pek de yeri göğü inletiyordu hani? Alın teri, helal para falandı hani. Şimdi nasıl da mahcup, nasıl da utanıyor gurur kırıldığı yerlerinden. Kırılmaz olaydı Allah’ ın cezası diyor, o kırıklar hep birilerinin avuçlarını kesiyor… En çok da çocukların… Hava iyiden iyiye kararıyor, en sonunda boşanıyor yağmur bardaklardan. Anne, lavabo başında, biraz hıçkırıklı. Kalanını koca bir nefes çekip yutkunuyor mutfak dolaplarına karşı. Başkası görse pek üzülür haline. Çocuk, düşürdüğü omuzlarını dayamış kapı kasasına, omuzları hep düşük zaten, o pijama üstüne otursun diye yıllar yılı.

“Ben çıkıyorum hanım, az dolaşıp gelirim.”
Baba, bir makas alıyor şimdi de başı duvara dayanmış duran pembe yanaklı oğlandan. Panikle atılan birkaç adım arşınlıyor mutfağı, aman görülürüm telaşından olacak. “İyi! Peki…” diyor mozaik camlardan akan siluet tepkiyle biraz da usulca. Çat, küt! Babalar hep bir kapı vurup gidiyor, annelerse hep bir kapı ardında. En nihayetinde tek başına kalıyor bir eşikte çocuk, karşılarında hep yalnız ve sükûnetle dikildiği mobilyalarına bakıyor, ilk sırada da kıça batan sandalye.

Yağmur kesilmiş diye düşünüyor, camlar açılmış; isli, sarı perdelerin dantelleri dökülüyor apartman boşluğundan aşağıya. Çatlamış beyaz boyaların kabarcıklarına vuruyor güneş. Sabah olmuş, hangi kapılar açılıp kapandı, kim geldi geçti bilmiyor. Elleri, artık yadırgamadığı sökülmüş koltuk fitillerine asılıyor doğrulmaya çalışırken. Karşısında baba, yine suskun yine başı önde, biraz da geceden kalma galiba diyor. Babanın suskunluğu alışıldık fakat bir gariplik var bu sabah gözlerinde, o hep yanan ışıklarını kapatmış. Ve makasını kaybetmiş karanlıkta, ne olursa olsun her sabah ve akşam birer öğün yanağına değdirip geçtiği makasını. Belki de düşürdü dün gece, neredeyse oradadır, koyduğu yerlerde. Koymak… Nerede… Orada… Anne?

Evet, anne canlanıyor gözlerinde birden! Koşup bütün kapıları açıyor tek tek, zaten kaç kapı var hepi topu. Yatak odasındaki dolapta bir yarımlık var, eksik duruyor sanki. Aynalı şifonyerin o tek çekmesi ardına kadar açık. Banyo biraz pis gibi, sabah temizliği yapılmamış. Kirli beyaz derzlerinden apar topar götürülmüş bir hayat sızıyor. Fakat salon temiz, salonlarda annelere dair pek bir şey olmaz çünkü. Salonlar babaların, mutfaklar annelerin. Mutfak! Bakmadığı tek yere koşuyor hızlıca. İçerisi karanlık. Oysaki hiçbir sabah hiçbir mutfak karanlık kalmamalı, hem yağmur da dindi, güneş de açmıştı halbuki.

Mutfaktan gerisin geri giden ayakları bir çift terliğe takılıyor, siyah, ezilmiş keçeden bir çift terlik. Belki de ekmek yok, fakat bu evde ekmekleri hep o alır. Çöplerse, akşam ezanında atılır. Bahanesi yok, susulan bütün cümlelerin anlamları bazen bir çocuk aklınca bile anlaşılır. Anlıyor, terlikleri götürüp mutfaktaki çöp poşetine tıkıyor, ait olduğu yere. Yavaşça geçiyor bütün eşikleri. “Baba!” diyor, bundan sonra kapılarımız hep açık kalacak… Gidip usulca oturuyor dizlerine, keşke diyor bütün kanı sıvasaydım, kirlenseydi bu ev. Okşanan baş aksi bir hareketle savruluyor babanın elleri altından. O çekmiş, küçücük, tüycükler içindeki pijamalarını sıyırıyor üstünden. Hani annenin aldığı, yıllar evveli. Aslında, artık hiç de çocuk sayılmayan uzuvları çıkıveriyor ortaya, güçlü kuvvetli sanki artık. Biraz diyor babasına, biraz daha çıksın tüylerim, senin gibi, gör bak, o zaman düzelecek her şey.

By | 2017-12-17T20:40:10+00:00 Aralık 17th, 2017|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: