Küçük Çakal | Engin Parlakyıldız

Yılmaz’ın sağ omuzuna dokundu biri. Kafasını sol tarafına çevirerek ne olduğunu anlamaya çalışırken, sağ tarafa bıraktı sabah mahmurluğunu. Adam saçlarını geriye doğru taramıştı. Yılmaz, adamın ne istediğini anlamaya çalışırken karşısındaki gözlüğün çerçevesinin altın olup olmadığını düşündü. Aslında Yılmaz’ın tüm benliği bu düşünceyle doldu. Altın çerçeveli, pahalı ceketli ve saçlarını geriye doğru taramış geniş alınlı adam otobüs kartını kullanmak istemişti. Kibar gelmişti Yılmaz’a, aynı zamanda reddedilemez bir özgüven fışkırmıştı tavırlarından. Kalabalığın kuvvetini arkasına alan Yılmaz, gereksiz düşünceleriyle beraber iki buçuk lirasını da arkasında bırakmak zorunda kaldı. Kulaklıklarının ritmiyle oynayan alt dudağı, günün geri kalanında yapılacak harcamaları hesaplıyordu. Okul durağına yaklaşırken kendisinden iki bin yıl önce yaşayan insanların böyle dertleri olmadığı için şu an üniversitede felsefe bölümü okumak zorunda olduğunu düşündü. Belki kendisini zeki göstermek isterse bunu arkadaşlarına anlatırdı ama mutlaka biri bu düşüncenin ne kadar sığ olduğunu söylerdi. Nihilist bir partizan tavırla gülümserdi oturduğu sandalyeye yaslanırken diye düşündü.

Derslerin ardından gelen ilk harcamai Yılmaz’ı Kadıköy’de bir kaldırım çaycısında buldu, planlanan saatte. Planlanan şekilde bozdurdu son yirmi lirasını. Nazım’a doğru çıkarken bahariyede göz göze geldiği simide aldırış etmeden geçti. Bedava tuvaletin tadını çıkardıktan sonra solunda kalan kitap tezgahından yarım yamalak seçtiği kitabı gocuğunun iç cebine soktu kimse görmeden. Başarılı bir hırsızlığın verdiği adrenalinle ağzı kulaklarındaydı Yılmaz’ın. Bahçe tarafındaki kalabalığın içinden arkadaşlarını aradı Yılmaz, kimseyi göremedi. Limonda oturmuşlardır belki. Prensip olarak çayın üç liraya satıldığı yerlere gitmediği için boş masa aradı. Ebru bile değmezdi üç liralık çaya. Ortadaki süs havuzunun kenarında buldu aradığı masayı. Şanslı günümdeyim diye düşündü. Garsonların çay tepsisinden iki tur kaçtıktan sonra ısrarlı bakışlar altında kaldığını düşündü. Masaya oturduğuna göre çay içmeliydi. Masanın altına kamp kurmuş gamsız kedi bile böyle miyavlıyordu o an. Yılmaz, beyaz gömlek giymiş garsonlardan biriyle göz göze gelmeye çalışırken, yarın evden yollanacak paranın bir aksilik sonucu eline ulaşamaması durumunda çok pişman olacağı o kararı verdi. Artık on beş lirası vardı. Saygılı şekilde vedalaştı iki lirasıyla.

— Merhaba
Yılmaz karşısındakinin kim olduğunu bilmesine rağmen sordu gözleriyle.
— Hatırlamamanız gayet doğal.
Yüzyıllık bir küf kokusu duydu Yılmaz sözlerin üstünden.
— Sabah otobüste kartınızı kullanmıştım.
İki buçuk liramı gasp etmiştin, diye düşündü Yılmaz. Gözlüklerin altın olup olmadığını sormak dilinin ucundayken yolladı geriye doğru. Ayağa kalktı ve boş koltuğa buyur etti. İki buçuk liram yetmedi gel bi’ de burada iki liramı iç diye düşündü. Adem’in saçlarından yükselen pudra kokusuyla yeryüzüne doğru çekildi.
— Elma sever misiniz?
Adem’in şaşkın bakışlarını beklerken onun gözlerinden gelen parlamayla irkildi kulakları.
— Yok benim rahmetli hanım severdi.

Masaya bırakılan gülüşmelerin ardından gelen hesap fişinin kimde kalacağına dair oynanan oyun başlamıştı. Yılmaz ürkek bir hareketle uzattığı eli nazik bir ısrar sonrası geri çekti. Adem’le kasaya kadar yürüdükten sonra kavuştuğu iki lirasına sıkı sıkı sarıldı. On beş liranın zavallılığını yaşamadığı için ufaktan bir de sekti kapının çıkışında. Sanatçılar sokağını çıkarken gördüğü tezgahlarda iki liralık bir şeyler olma olasılığını düşündü. Arkasından yetişen bir ses Yılmaz’ı geriye döndürdü. Ulan dedi Yılmaz, iki çay içtik o da mı çıkmadı Adem. İnsanlığı yaktınız rahmetliyle beraber ben tam yanmamış mıyım? Yılmaz’ın kafasının üstünde oluşan baloncuk sanki yokmuş gibi, gitti Adem’in yanına.
— Yılmaz Bey kusura bakmayın yolunuzdan döndürdüm.
Döndürdün tabi ufak da olsa yokuş hem. Baloncuk büyüyordu.
— Olur mu hiç buyrun.
— Benim ufak bir lokalim var. Akşam için garson eksiğimiz var. Eğer yarı zamanlı olarak çalışmak isterseniz bu akşam saat sekizde bekleriz efendim.

Küf kokusunun keskinliği baloncuğu patlatmıştı Yılmaz için. Gocuktan herhalde diye düşündü. Yılmaz’ın üstüne dökülen kelimeler ve ünlemler herherhangi bir tepki vermesini engelliyordu. Adem’in kafası kulaklarına yaklaşırken sağ eliyle duruma el koyuyordu.
— Çalışmanızın karşılığını alacaksınız.
Adem’in sesinin yardıma ihtiyacı vardı. Bir kahvenin hatrı kırk yılsa, çayın da vardı bir gece. Yılmaz beyaz gömleğinin olmadığını söylese de Adem Bey kartını uzatmıştı bile.
— Adrese gelin, akşam dokuzda işe başlayacağınızdan dolayı sekiz buçukta orada olursanız sevinirim.
Kartın klasını kaldıramayan Yılmaz’ın dudaklarından otobüsü sorgulayan bir şeyler fırladı.
— Arabam bozulmuştu, prensip olarak taksiye binmiyorum. Sabah kartınızı kullanmama izin verdiğiniz için tekrar teşekkürler.
Yılmaz aralarında oluşan hiyerarşik boşluğu dolduracak meblağı merak ederken bedava içki fırsatının kokusuyla mest olmuştu bile.

Pisagor, Üsküdar sahilde boğaza bakıyordu. Geniş bahçesinin duvarı betonla değil ağaç ve sık çalıyla kaplanmıştı. Taş duvarlar, yüksek tavan Yılmaz’ın oturduğu masada menüye bakmasına engeldi. Menüden kaçırdığı gözleri sol tarafa doğru kaydı. Sakalının beyazlığından asırlar akan bir şöpenhuru gören Yılmaz sandalyeden fırlayıp geriye atmıştı kendini. Bir terslik olduğunu anlayan yılların garsonu hemen bitivermişti yanlarından.
— Şey, ben, Adem Bey’e bakmıştım.
— Lütfen beni takip edin.
Pisagorun iç dizaynı hipotenüse göndermelerle doluydu. Yılmaz’a göre fazlaydı. Hele tavandan dik inen ağaç gövdesini görünce ‘tamaaaam anladıııık’la doldu baloncuk. Adem’i gördüğünde sevinse mi üzülse mi bilemedi. İlk kez yakıştırmıştı altmış yaşını ona. Şöpenhur’dan bahsetmenin manasızlığı içinde elini sıktı Adem’in.
— Yılmaz Bey, hoş geldiniz.
— Buyurun sağ taraftan lütfen. Bi tabi kıyafetinizi burada değiştirebilirsiniz.
— Hayır efendim kıyafet sizde kalamaz.
— Mesai bitiminde hala enerjiniz varsa tüm bar sizindir.
Yılmaz berbere verdiği on beş liranın iyi bir yatırım olacağını düşünmüştü, şimdi bu fikrinin ne kadar doğru olduğuyla ilgili övünme zamanıydı.
— Bak içerdekiler sağdan başlar bir, iki, üç numaralı masalar. Şu ağacı görüyor musun?
Yılmaz sol tarafında duran garsona keskin bir bakış fırlattı.
— Hayır Yılmaz Bey, ondan sonrakiler dört, beş, altı. Dışarısı da aynı şekilde soldakiler dörde kadar sağdakiler altıya kadar. Tamam mıdır? Var mı bir sorunuz?
— Evet istediğiniz zaman sorabilirsiniz.
— Mutfağa geçin onlar ayarlar size bir şeyler mutlaka.

Karnını, tarifi ortaçağdan kalma yemeklerle doyurmaktan vazgeçerek ilk servisini almak için barın önüne geçti Yılmaz. Dışardaki masa üçe, bir burbon. Taşıdığı tepsinin sedef kakmalı olmasından şüphelenerek götürdü masa üçe burbonu. Biraz önce şöpenhur sandığı adamın kalkmasına sevinmişti. Klasik görünümlü ayakkabısını göstermek için çalımlı oturmuştu Lenin. Yılmaz derslerin etkisinde olduğunu düşünerek gözlerini kaçırdı Leninden. Burbonu bıraktı ve boğazı seyrederek kaytaracağı bir köşe aramaya başladı. Bir el ısrarla onu çağırıyordu. Nitçe, Vagnerle uzun soluklu bir tartışmanın ortasındayken canı likör çekmişti. En doğal hakkı olarak görüyordu bunu. Naneli olmasını istemek de özgürlüğüydü. Yılmaz baloncuğunun içini bildiği tüm küfürlerle doldurdu, bu da patlardı yakında. Ne olduğunu kavrayama çalışırken tahta fıçılardan doldurulan şarabı Margü Dö Sade’ye verdi. Hapisten kaçmış yine diye düşündü. Bu lokalin gerçekliği kavramıştı Yılmaz’ı. Yirmili yaşlarındaki Nazım bir kızın elini kavramış dudaklarına götürürken teslim etti kendini lokale. Cep telefonumu çıkarsam Çe ile bir selfi yapsam, inanan çıkar mı acaba diye düşündü. Barmen Yılmaz’ı yanına çağırdı, bir bardak şarap verdi ve dinlenmesini nasihatledi.

Şarabın ilk yudumu Yılmaz’ı kendisinden geçirmeye yetmişti. Yılmaz sakin ve sarhoşluğun verdiği tüm dikkatle attı adımlarını. Heredot’un hemen yanında durdu. Bu adamın anlattığı kelimeleri bir araya getiremedi. Devam etti, Ahmed Arif’in masasında rakıyı tek seferde dikti kafasına. Bahçeye çıkmıştı artık. Sen Tzu’nun damasına bozarak ilerledi. Nitçe’nin yanında durdu. Tek gözünün üstünde duran camını alıp Vagner’i ayağa kaldırdı. Yakasından tutarak yere yuvarladı. Yılmaz kendini kaybetmiş Vagner’i tekmeliyordu. Hemen solunda duran aynştayn onu durdurmaya çalışsa da yıllar kudret bırakmamıştı artık. İki garson, barmen ve Adem Bey gelene kadar tekmelemişti. Herkes birden Yılmaz’ı tutup Vagner’den uzaklaştılar.
— Ne oldu lan mektup delikanlısı. Gelsene .
Vagner ne olduğunu anlayamamış Nitçe’ye doğru bakıyordu. O sırada Yılmaz kapı dışarı edilmesine rağmen küfürleri duyulabiliyordu. Boğazın güzelliği ve sabah ayazının tarifsiz soğuğu Yılmaz’ı kendine getirmişti. Yanakları soğuktan kızarmış bir simitçi geliyordu. Gocuğunun değerini anlamıştı Yılmaz.
— Günaydın abi. İki lira abi.

By | 2018-04-09T00:35:41+00:00 Nisan 9th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: