Kürklü Venüs ve Acımasız Tanrı | Ayça Taştan

Uzun zamandır hakkında yazmak istediğim bir yönetmen Roman Polanski. Bunun sebebi ne kült filmi ne de dünyaca ünlü olmasını sağlayan Piyanist. Bu yazıda değinmek istediğim son dönem filmlerinden Acımasız Tanrı ve Kürklü Venüs. Bu iki film mekân kısıtlılığı bakımından Dokuzuncu Kapı, Tiksinti ve Rosemary’nin Bebeği filmlerine benzese de genel hatlarıyla Polanski filmlerinden oldukça ciddi bir farkla ayrılıyor. Bu nedenle bu iki film ayrı bir değerlendirilmeyi hak ediyor bence.

Acımasız Tanrı ve Kürklü Venüs filmlerinin en büyük ortak noktası ikisinin de tiyatro kökenli olması ve çekimlerin de bir hayli tiyatrovari yapılması. Acımasız Tanrı ünlü bir Brodway oyunu. Film tek mekânda dört kişi arasında geçiyor ve tamamen oyuncuların ve diyalogların gücü üzerine kurulmuş durumda. Kürklü Venüs, yine tek mekânda geçen ve iki kişinin rol aldığı bir film ancak tiyatral bir film olma yönüyle Acımasız Tanrı’nın bir adım önünü geçiyor ve direkt tiyatro sahnesinde çekiliyor. Kürklü Venüs filminde toplam iki oyuncu var. Oyunculardan Emmanuelle Seigner, Roman Polanski’nin eşi ve diğer oyucu Mathieu Amalric de Roman Polanski’nin gençliğine aşırı benzemesiyle dikkat çekiyor. Bu ayrıntıları neden söylediğimi filmle ilgili yorumlarımı ayrıntılı olarak açıklarken anlayacaksınız. Evet, iki filmin benzerlikleri üzerine yazarken belirtmeden geçemeyeceğim nokta filmlerin başlangıç ve bitiş sahneleri. İki film de etkileyici bir müzik eşliğinde dış mekândan iç mekâna geçişi izleyen bir kamera görüntüsüyle başlıyor ve aynı şekilde aynı müzikle iç mekândan yavaşça dış mekâna akan kamera görüntüsüyle bitiyor. Kürklü Venüs filmini izlemeye başlarken çekim tarzı olarak Acımasız Tanrı filmiyle benzer tekniklere sahip olduklarını bilmiyordum ama Kürklü Venüs’ün başlangıç sahnesinde paralelliklerini hemen çözüverdim. Bir diğer benzer yönleri de oyuncuların filmi bu kadar az kişi ve mekân sınırlamasıyla sırtlayacak usta isimlerden oluşuyor olması. Daha önce tek mekânda geçen filmler üzerine yazmıştım ve orada da değinmiştim. Eğer bir film tek mekânda geçiyorsa ve sınırlı sayıda oyucuya sahipse yönetmenin tutunacağı iki dal kalıyor biri senaryonun ve diyalogların mükemmel olması diğeri de bunu sırtlayacak oyuncularla bu senaryonun bütünleştirebilmesi. Bu açıdan düşündüğümüzde zaten oldukça iyi bir geçer not alan Acımasız Tanrı’dan sonra Kürklü Venüs de beni hayli etkilemeyi başardı.

Daha önce “Tek Mekanda Geçen 6 Kült Film” yazımda Acımasız Tanrı’dan bahsettiğim için bu yazıda daha çok Kürklü Venüs ile ilgili fikir paylaşmak istiyorum. Kürkü Venüs Avusturyalı yazar Leopold von Sacher-Masoch’un 1870 yılında basılan dünyaca ünlü romanı Venus in Furs kitabından tiyatroya uyarlanan bir eser. Daha sonra da Polonyalı yönetmen tarafından tiyatro versiyonu sinemaya uyarlanmış. Leopold von Sacher-Masoch, mazoşizme ismini veren yazar olarak tanınıyor. Mazoşizm kelimesi, Venus in Furs’un yayımlanmasının ardından kitaptaki sadist, mazoşist dürtüler ve yazarın isminden yola çıkarak (Masoch) türetilmiş. Film de bu bilgiden hareketle yola çıkıyor ve kitabı çok edebi yorumlayan senarist yönetmen Thomas ve filmi tamamen sado-mazo olarak yorumlayan ve kitaptaki kadın karakterle aynı ismi taşıdığını iddia eden oyuncu adayı Wanda arasında geçenleri bu yönüyle ele alıyor. Wanda, oyuncu seçmelerine geç kaldığı için senaryoyu yönetmenle canlandırmak durumunda kalıyor. En başta bu konuda çok isteksiz olan Thomas, Wanda’nın delirtici ısrarları üzerine diyalogları onunla okumaya karar veriyor. Aslında film ve kitap bu andan itibaren eş zamanlı ilerlemeye başlıyor. Oyuncular bir kitaptaki karakterlere bürünüyor bir kendileri oluyor ve bu durum çok ince bir çizgi üzerinde ilerliyor.

Filmde üç halka iç içe geçmiş durumda. Birincisi kitaptaki Severin ve Wanda’nın arasında geçenler, ikincisi filmdeki Thomas ve Wanda arasında geçenler ve üçüncüsü de Mathieu Amalric’in Roman Polanski’ye benzerliğinden ve Wanda karakterini eşinin oynamasından yola çıkarak Polanski ve Emmanuelle Seigner arasında geçenler. Hepsi eş zamanlı ilerliyor. Filmin başında salona koşarak giren acemi ve çaresiz Wanda filmin ilerleyen bölümlerinde her şeye hâkim, oyunun sahnelerini değiştiren ve Thomas’a yön veren bir kadına dönüşüyor. Ayrıca İlk başta kadını umursamayan, egoist ve günün yorgunluğunu üstünden atmak isteyen Thomas da filmin sonlarına doğru gitmemesi için Wanda’ya yalvaran ve savunmasız bir erkeğe dönüşüyor. Bu geçiş kitaptaki Wanda ve Severin arasındaki sahip köle ilişkisinde gücün köleye geçtiğine bir gönderme tabi ki. Bu da filmle kitabın ne kadar eş zamanlı ilerlediğinin bir ispatı. Ayrıca kitabı Severin tarafından ilgilenilmeyen Tanrıça Venüs’ün Wanda kılığına girip Severin’den intikam almak istemesi olarak yorumlayan oyuncuları da filmde aynı son karşılıyor. Her türlü cinsel dürtüleri üzerine oynasa da karşılık almadığı Thomas’ı kendine hayran bırakan Wanda da tiyatro sahnesinde Thomas’tan intikamını tıpkı Venüs gibi almış oluyor.

“Tanrı onu cezalandırmak için bir kadının eline düşürdü.” cümlesi hem kitabın ilk cümlesi hem de filmde uzun süre kadın erkek eşitsizliği üzerine tartışma yaratan bir cümle olması dolayısıyla önemli. Filmde de Polanski bu tartışmayı alevlendirip kadına hakkını iade ediyor. Ve hem kitapta Severin hem filmde Thomas hem de gerçek hayatta Roman Polanski kadın erkek eşitliği karşısında boyun eğmek zorunda kalıyor.

Kürklü Venüs bir klasik müzik resitali gibi yavaş ve sakin başlayıp temposu gittikçe artıyor. Başlarda karakter değişimleri çok açıkken sonlara doğru nerede film karakterlerine büründüklerini nerede kitaptaki karakterler olduklarını çözmek zorlaşıyor. Hatta en sonunda kimin Severin kimin Wanda kimin Thomas olduğu bile iç içe geçiyor. Dediğim gibi oldukça heyecan verici ve izlenesi bir film olmuş Kürklü Venüs. Aynı zamanda içinde bol bol Roman Polanski cümlelerine rastlamak mümkün. Uzun süredir cinsel taciz suçlamalarıyla uğraşan Roman Polanski filmde Thomas’ın ağzından suçlamalar ve sanat arasındaki bağlantıyı da anlatmış gibi duruyor.

By | 2017-09-27T21:37:21+00:00 Eylül 26th, 2017|Categories: Kültür ve Sanat|Tags: , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Neden portakal görünce aklıma yemekte nasıl kullanılır, tatlısını mı yapsak yoksa kessek de mi yesek gibi şeyler gelmiyor da The Godfather geliyor. Aklıma gelmesiyle kalsa sıkıntı yine yok da ben dalıyorum hayaller alemine, düşüncelere, kendimce sanatsal yaklaşımlara… Sonra bakmışım filmi yine izliyorum, bir süre sonra filmi yazıyorum. Nerede kaldı yemek, nerede kaldı ev hanımlığı? Hayatın her rengine anlam katan filmlere ithafen diyorum ki “İyi ki varsınız. Beni daha anlamlı kıldınız”.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: