La La Land | Ayça Taştan

2017’NİN EN ÇOK KONUŞULAN MODERN ZAMAN MÜZİKALİ

LA LA LAND

HAYALLERİNİN PEŞİNDEN KOŞ VE AŞIK OL!!!

 Damien Chazelle, ilk uzun metraj filmini 2009 yılında yapmış, yeni tanıştığımız başarılı bir yönetmen. İlk filmi çok fazla bilinmeyen Guy and Madeline on a Park Bench. Filmin Türkçe ismini kullanamayacağım çünkü Türkiye’de gösterime girmemiş, siyah beyaz bir sokak müzikali. Yani pek ilgi görmemiş anlayacağınız. Bizim, Damien Chazelle’i tanımamız tabi ki Oscar’a kadar uzanmış filmi Whiplash. Hırslı bir caz öğrencisi ve onun kadar hırslı, tutkulu, caza bağlı ve sert caz öğretmeni arasında geçen müzik ve iktidar ilişkisini anlatan bu yapım aldığı tüm olumlu eleştirileri sırtlamayı başarmış ve yönetmeninin sadece 1985 doğumlu olması da oldukça şaşırtmıştı. Hem yaşı hem de daha önce sadece bir uzun metrajlı film çekmiş olması nedeniyle Whiplash’da bu kadar başarılı bir kurguyu yaratabilmesi, müzikal olmamasına rağmen müziği filmin her sahnesine yayabilmesi gerçekten takdire şayan bir yönetmenlik becerisi. Whiplash, konusu itibarıyla oldukça sade bir film görünümüne sahip olsa da değme gerilim filmlerine taş çıkartacak nitelikte. Film müzikal değil ama filmin müzikle sıkı fıkı bir duruşu var. Bunun etkisini Damien Chazelle’in müzik öğrencisi olmasına dayandırabiliriz pek tabi ki. İşte, bu müzikle harmanlanmış gerilim ve durum hikâyesinin sonu modern zaman müzikali La La Land’e varıyor.

Sinema izleyicisi, 2000’lerin başında arka arkaya çekilen Moulin Rouge, Hedwig and the Angry Inch, Chicago müzikalleriyle tekrar müzikal film etkisine girmeyi başarmıştı. Üç film de gerçekten oldukça etkileyici dans sahneleri ve müzikleriyle akıllara kazındı. İtiraf etmek gerekirse müzikal tarzdan pek hoşlanmayışımı bu üç filmle üzerimden attım demem yanlış olmaz. Müzikallerden bahsetmişken bu filmleri henüz izlemeyenlerin de hemen bu eksiklerini gidermelerini dilemeden geçemeyeceğim. Ama bu, müzikalle tekrar barışma furyası uzun süre devam edemedi ne yazık ki. Gerçi Anna Karanina ve Sefiller gibi önemli eserlerin müzikalleri çevrildi, Tim Burton Sweeney Todd’a imzasını attı ama bu yapımlar pek fazla ilgi görmedi. (Bir de Aamir Khan’dan hatırlayacağımız bol müzikli Brodway filmleri var. Onları bu kategorinin dışında tutuyorum. Ve şiddetle tavsiye ediyorum.) Son yıllarda kaybettiğimizi sandığımız bu müzikal keyfi en sonunda La La Land’de bulduk. La La Land hem geleneksel müzikallerin etkisini barındırıyor hem de modern bir anlatı sunuyor bizlere. Hatta geleneksel müzikallerden o kadar etkilenmiş ki oyuncularının giyimleri, evlerinin dekorasyonu ve tavırları bizi filmlin 70’lerde geçtiğine ikna edecek ayrıntılarla süslüyken Mia’nın ellinde son model cep telefonu görmemizle bu fikrimiz de suya düşüyor. Ama baştan sona kadar renkler, görüntüler ve sahnelerdeki büyülü atmosfer bizi adete bir peri masalında hissettiriyor. Bu yüzden görüntü yönetmeni Linus Sandgren de yönetmen kadar büyük bir takdiri hak ediyor.

İlk sahnesinde klasik müzikallere göz kırpmayla başlıyor La La Land. Adete bir klasik olan trafik sıkışıklığından canı hayli sıkılan insanların otoyolda dans etmeye başlaması sahnesi ancak bu filmdeki kadar ihtişamlı ve seyirciyi daha ilk sahneden koltuğuna yapıştırmayı başaracak meziyette olabilir. İşte Emma Stone ve Ryan Gosling’in ilk karşılaşmaları bu müzikal şölenin hemen bitiminde ve o trafik sıkışıklığında tatsız bir şekilde oluyor. Mia ( Emma Stone) iyi bir oyuncu olma hayaliyle yanıp tutuşan, seçmeden seçmeye koşarken de hayatını devam ettirebilmek için kasiyerlik yapan başarılı bir oyuncu adayı. Sebastian (Rayn Gosling) aklı fikri caz müzik ve açmak istediği caz barda olan ama yine Mia gibi hayatını devam ettirebilmek için bir restoranda Noel şarkıları çalmak zorunda kalan bir müzisyen. Ancak bu durumdan oldukça rahatsız. Filmin ilk sahnelerinde kendisi ve hayata bakışı ile ilgili ablasına söylediği “Sanki hayat bana saldırıyormuş gibi davranıyorsun. Hayatın bana saldırmasını seviyorum. Hayatın bana yorulana kadar saldırmasını istiyorum. Sonra ben ona saldıracağım. Klasik atak sonrası karşı saldırı taktiği. Küllerinden doğacak bir Anka kuşuyum ben.” sözleri hem karakteri tanımamız için yeterli hem de oldukça ilham verici değil mi sizce de?

Beni en çok etkileyen sahne ise Mia’nın duyduğu caz şarkısının büyüsüne kapılıp girdiği mekânda tesadüfen Sebastian’la karşılaşması. Çünkü bu sahne filmde ciddi bir tampon görevinde. Filmin sonunda bu sahnenin ne kadar önemli olduğunu seyirci tekrar görecektir zaten.

Film, Mia ve Sebastian’ın masalsı başlayıp ileride yol ayrımına giren aşkını anlatıyor özetle. Bunun yanında bol bol “hayallerinin peşinden koşmayı asla bırakma” teması da her sahneye işlenmiş bir motif. İki başarılı sanatçı, iki ayrı yol, yanda başarıya ulaşmalarını engelleyecek show sektörü. Yani aşk ve azmin yanında sistem eleştirisi de yerini almış La La Land’de. Mia’nın gittiği her seçmede gerekli ilgiyi ve saygıyı görememesi, performansını birinci derecede etkileyecek davranışlara maruz kalması; Sebastian’ın caz çalmasının yasaklanması ve zorla popüler kültür müzikler yapmak zorunda olması gibi. Burada benim ilgilimi çeken detay Sebastian’ı Noel şarkıları çalmaya zorlayan gece kulübü sahibi Bill rolünü Wiphlash’taki caz tutkunu, sert hoca performansıyla Oscar ödülü alan J.K Simmons’ın canlandırması. Bir film önce caza gönül veren hocanın hemen ardındaki filmde cazın önüne set çekmesi ve caz çaldığı için Sebastian’ı işten kovması ilginç bir tezat oluşturmuş.

Sonuç olarak uzun zamandır hayalini kurduğumuz sıcak, samimi, masalsı aşk filmine bu kalitede kavuşmak gayet güzel oldu diyebiliriz. Ayrıca hayallerinin peşinden koşarken bazı şeylerden fedakârlık yapmak zorunda kalan karakterle bizi buluşturan ve filme realist bir nokta koyan Damien Chazelle seyirciyi bir anda peri masalından çıkarıp gerçek hayatın önüne atıvermesi filmin başarısına önemli bir katkı.

Filmle ilgili ilginç bir detay da filmde kullanılan şarkıların tamamının Justin Hurwitz tarafından film için bestelenmiş olması. Bunda da yönetmenin müzisyen olmasının etkisi büyük olmalı. Ayrıca Damien Chazelle’in filmlerinde müziği bu kadar ön planda tutması da bunu düşünmemiz için yeterli bir neden. Whiplash ve La La Land’de cazın yeri sağlam görünüyor bu da yönetmenin caza olan tutkusunun bir işareti bence. Hatta La La Land’de Sebastian’ın “Caz ölüyor, ölüyor Mia. Caz ilgisizlikten ölüyor. Dünya diyor ki ‘Bırakın ölsün çünkü miadını doldurdu.’ Fakat ben varken bu olmayacak.” sözlerini Damien Chazelle’in kendi adına Sebastian’a söyletmiş olduğunu düşünmemiz çok mu garip olur?

By | 2017-09-14T15:18:50+00:00 Ağustos 10th, 2017|Categories: Kültür ve Sanat|Tags: , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Neden portakal görünce aklıma yemekte nasıl kullanılır, tatlısını mı yapsak yoksa kessek de mi yesek gibi şeyler gelmiyor da The Godfather geliyor. Aklıma gelmesiyle kalsa sıkıntı yine yok da ben dalıyorum hayaller alemine, düşüncelere, kendimce sanatsal yaklaşımlara… Sonra bakmışım filmi yine izliyorum, bir süre sonra filmi yazıyorum. Nerede kaldı yemek, nerede kaldı ev hanımlığı? Hayatın her rengine anlam katan filmlere ithafen diyorum ki “İyi ki varsınız. Beni daha anlamlı kıldınız”.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: