Lal Gece | Özge Ç.

Saat, gece yarısını geçti. Şimdi saklanmalı en kuytu köşelere. Yorganın içine girmeli, hatta kaybolmalı. Şerler, kötüler, ecinniler, gulyabaniler kol gezer böyle karanlık, sessiz gecelerde. Gökyüzünde tek bir yıldız dahi kalmadı. Yok olabilse keşke, komşunun kedisi gibi, kaçabilse…

Gecenin uğursuzluğu yeryüzünü ele geçirdi. Bütün bahçe siyaha boyandı, renkler kayboldu. Gökyüzü mavi değil, ağaçlar yeşil değil. Amcası yatmadan önce bahçe kapısını arkadan sürgüledi. Kötüler gelemesin diye. Sabah ortalıkta koşturanlar odalarına çekildi. Herkes uyudu, o hariç. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. Uyusaydı belki gelmezdi, neden uyumamıştı? Bilmiyordu. Böyle olacağını bilseydi… Lal oldu gece, sağır oldu, kör oldu.

Haberin yok, ben öldüm. Uyudun sen, herkes gibi, kimse duymadı, kimse görmedi. Sen uyudun, ben ölürken.

Sabah böyle değildi. Güneş, bahçeyi de insanları da güzelleştiriyordu. Gece arkadan sürgülenen bahçe kapısı, sabah ağır ağır açılmıştı. Önce asma kilidin zincirleri çözüldü. Herkes arabadan neşeyle indi. Çocuklar ilk giren olmak için yarıştı. Aylardır sessiz sedasız yapayalnız kalan bağ evi, halinden memnun, kendini neşeli kalabalığa bıraktı. Kadınlar, erkekler hatta çocuklar bile hemen işe koyuldu. Akşama şenlik var. Bugün bayram! Herkes mutlu, o hariç. İçinde bir sıkıntı, gecenin tekinsizliğini seziyor. Gece olunca değiştiler. Yatağın içinde kıvrıldı, yorganı başına çekti. Ruhunu şeytana satmış olanların, ondan uzak durması için, sessizce dualar mırıldandı. Bütün bu çaba boşuna, biliyor. Bu ürkütücü gecede tek başına kaldı. Herkes yatıyor, el ayak çekildi. Şarkılar yok, şakalaşmalar, efkârlanmalar yok, cırcır böceği bile sustu. Sadece gecenin korkutan sessizliği, şerler, kötüler, gulyabaniler, gönüllerince cirit atabilsin diye tüm gücüyle ayakta.

Hep yanındayım, kimseler bir şey yapamaz korkma, ben varım, seni korurum demiştin. Yapamadın. Haberin bile olmadı; ben ölürken, sen uyudun.

Akşam, yemek masasını toplamadan etrafında tüm aile uzun bir süre oturmuşlardı. Yorgun ama keyifli insanların birbirleriyle sohbet etmekten aldıkları haz, bahçeye de sirayet etmişti. Bir an, iyiliğin masallardaki gibi daima galip geleceğini, korkuya gerek olmadığını düşünmüştü. Lakin kimse, kimsenin yüreğinden geçeni bilemez, aklına düşeni okuyamaz. Sanki çok derinlerden belli belirsiz bir ses, ifritlerden sakınmasını fısıldıyordu. Nihayetinde elbirliğiyle curcunalı bir akşam yemeğinin tüm izleri önce masadan sonra da tüm bahçeden silindi. Yorganlar yüklükten çıkarıldı. Hava soğuktu, bahar olmasına bahardı ancak gece gene de ayaz olurdu. Geceler hem soğuk hem uğursuz. Bu bahçeye adımlarını hiç atmasalardı. En başından belliydi. Oldum olası burayı sevmemişti, gelmek istememişti. Ama bayramdı. Tüm aile bu lanet bahçede bir araya gelirdi. Gelenekti. Oyunlar oynanır, şarkılar söylenir, içkiler içilirdi. Eğlenceli olacaktı güya! Öyle söylemişlerdi. Gene de gelmeyelim demişti. Gecenin lal olacağını bilmişti. Bu gece ona tuzak kurulacağını hissetmişti. Ama böylesini değil. Gulyabaninin onu karanlıklara sürükleyeceğini bilmiyordu. Bilemezdi ki… O daha küçücüktü.

Saat ilerliyor, daha da geceye, daha da karanlığa doğru. Herkes odasında, sıcacık yatağına kıvrılmış. Kadınlar ve çocuklar bir odaya yattı, erkekler de bir odaya. Bayramlarda böyle. İnsan çok, oda az. Karı-kocalar o gece ayrı yastıklara baş koydu. Bahçede çıt yok. Ne bir hayvan sesi ne damlayan bir musluk ne de buzdolabının çıkardığı o garip sesler. Aslan geldi kaplan geldi tıp! Bu tekerlemeyi söylemeden yok oldular. Peki ya, duaları öğreten? O, sus olmuş, sağır olmuş. Oyun mu oynuyormuş yoksa kızmış mı? Rüyada mı? Kâbustan da beter gerçekte mi?

Anlamadın, hiçbir şey, sen de anlamadın. Beni yalnız bıraktın. Haberin olmadı, sen uyudun, ben öldüm…

Biraz önce yemek yiyen, şarkı söyleyen, eğlenen neşeli kalabalık sanki sözleşmiş gibi aynı anda odalarına çekildi. Çocuklarına fırça atan anneler, şimdi sakin, sıcacık yataklarındalar. Yatmamak için direnen ufaklıklar çoktan rüya görmeye başladı. Son bir keyif sigarası tüttüren babalar bile horluyorlar. Mutfağa karşılıklı iki yatak serildi, kadınların odasına sığmadılar. Diğer çocuklar küçüktü, zaten yengesi de buradaydı. Korkulacak bir şey yoktu. Hem burası daha sıcak, şimdi uyku vakti, duanı et ve uyu. Öyle söylediler. Bu odada uyku yok. Olmayacak. Gözlerini kapadı. Belki Allah onu affeder, o zaman bu odaya gulyabani gelemez. Nefes almaya korkuyor. Bu ses ne? Kapı mı açıldı? Elhamı oku. Bir gölge yatağına yaklaşıyor, odaya yayılan kokusunu duyuyor. Gulyabani geldi. Ne yapmalı, bilmiyor. Nasıl kurtulacak. Kurtulmamalı mı? Doğrusu ne bilmiyor, o daha küçücük bir kız çocuğu. Annesi nerede? Onu yalnız bıraktı. Gözlerini açmadı, belki gider. Gitmedi. Yüzünü okşadı. Korkma dedi fısıldayarak. Ağzını öptü, öptü, öptü. Yanına yattı, yorganın içine girdi. Belinden sıkıca kavradı, vücuduna dayadı. Sarıldı bir daha sarıldı. Kalın parmaklı büyük ellerini gezdirdi geceliğinin üstünde. Sonra doğruldu yatağın içinde, kulağına eğildi, şimdi uyu, dedi. Sakalları battı, canını acıttı ama o hiç açmadı gözlerini, hiç kıpırdamadı. Sabah olsun diye dua etti.

Sen! Sen, beni bırakmasaydın… Yanımdan hiç ayrılmasaydın

Kimsenin sevmediği, aklı başından gitmiş bir şekilde apar topar koşarak geldiği hastanede, endişe içinde bekliyorlar. Tüm aile, yine beraberler. Hepsi aynı anda konuşuyor, aynı anda susuyor. Bayramlardaki gibi. Bu kez havada hüzün var. Kimse olayı bilmiyor, nasıl olmuş, neden olmuş. Nuray çatıdan nasıl düşmüş? Ebru annesiyle çamaşır asıyormuş, yengesi de çatıdan salça tepsilerini alıyormuş sonra dengesini mi kaybetmiş? Yaş almış başını gitmiş, bu yaşta neden kendi çıkmış çatıya? Ebru’ya deseymiş. Gürhan, çarşıdan alırmış, yapma bu yaşta demiş. Durumu nasıl? Kimse bilmiyor. Doktorlar da gelmedi. Epeydir bekliyorlar. Haber yok. Bekleme odasındaki kuru gürültüye hastanedeki anonslar karışıyor. Kederin, ıstırabın, çaresizliğin tüm ağırlığı hissediliyor. En çok da ne yapacağını bilemediğinde kalın parmaklı büyük elleriyle hiç kesmediği sakallarını kaşıyan Gürhan acı çekiyor. Nihayet doktor kapıda göründü. Besbelli üzgün, elleri önlüğünün ceplerinde, omuzları çökmüş, ağır adımlarla içeri giriyor.

— Ebru kim?
— Benim.
—Sizden kendisini affetmenizi istedi.

Ben öldüm ki nasıl affedeyim? Bana bakıyor şaşkın şaşkın annem, gene olan bitenden bihaber. Oysa ben öldüm, 10 yıl önce, 9 yaşında, sen uyurken!

By | 2017-09-04T23:24:03+00:00 Eylül 4th, 2017|Categories: Öykü|Tags: , , |1 Comment

About the Author:

avatar
İçimde büyüyorlar albayım. Hepsi aynı anda konuşuyor, albayım. Delilerden sen anlarsın, konuş onlarla. Hikmet tane tane anlatıyor, “Kelimeler albayım diyorum, kelimeler bazı anlamlara gelmiyor işte.” Ardından sahneye Tolkien giriyor ve büyük bir ihtirasla Khalessi, ejderhasına komut veriyor: “Dracaryus” Dizlerini göğsüne çekerek oturan Küçük Prens’in çok derinlerden gelen sesini duyuyorum. Biraz sitem, biraz yakarışla dolu: “Tüm yetişkinler bir zamanlar çocuktu ama sadece çok azı bunu hatırlar.” diyor, ağlamak istiyorum. Sabaha kadar Sait Faik okuduğunu söyleyen John Berger; “Görmek ideolojik bir gerçektir” diye lafa karışıyor. Gözün gördüğünü çekemiyoruz diye saçmalıyorum. Tıpkı sizin gibi perşembeleri sevmiyorum ve Maria Pauder’i unutamıyorum. Birden amirimle Neşet Baba’ya kadeh kaldırıyorum. Hep berber meyhanedeyiz. Dedektiflerin piri Dupin: “Rue Morgue cinayetlerini çözebildiniz mi?” diyor. Çok yorgunum bekleme kaptan… İçimde şarkılar, sesler çoğalıyor. Beni yavaş yavaş ele geçiriyorlar albayım.

One Comment

  1. avatar
    Murat sevgener 5 Eylül 2017 at 10:48 - Reply

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: