Huzur, elma çayının içine saklanmıştı. Bardağı ışığa tutunca gücü ortaya çıkıp evreni huzura boğuyormuş. Zira büyülü ormanların içinde yetişen elmalardan yapılmış bu çay! Yaşlı çınar ağacının altındaki salaş kahvede gördüğüm o büyücü anlattı. Püsür saçlıydı, yaşadığı yılların sayısı kadar ben vardı yüzünde. Tek tük dişlerinin arasından aynen şöyle fısıldadı:
“Öyle diyollaaağğğğ, büyülüymüş elmalar, ondan iç.”
O sırada yanıma gelen orta yaşlarda, koca göbekli garson çemkirdi.
“Remziye abla, rahatsız etme müşterileri. Geç şu boş masalardan birine, ayıp oluyor bak!”

Büyücü yanımdan ayrılıp diğer masalara doğru ilerken evrenden işaret geldi.
“Ablacım oraletimiz kalmamış, ben size elma çayı vereyim.”

Çay geldi. Büyücüyle uzaktan bakıştık. Kafamı sallayıp elma çayımı ışığa tuttuktan sonra yudumladım bardaktakini. O anda içimi tarifi imkansız bir huzur kapladı. İnsanların içinde çıngıraklı yılan gibi yaşayan kötülüğü gördüğümden beri gözüme uyku girmez olmuştu. Ayları bulan uykusuz gecelerin ardından, tesadüfen geldiğim kahvede sızmış kalmışım kim bilir kaç saat. Kolumun sızısıyla araladım gözlerimi, sanki binlerce karınca aynı anda ısırıyordu etimi. Başımı dayadığım kolumdan kaldırdım, oturduğum sandalyeye yasladım sırtımı iyice. Ne tuhaftı her şey! Dediği kadar vardı o gizemli büyücünün, cenneti görmüştüm resmen. Ağacın dallarından yaprakları kadar nazar boncukları sarkıyordu pembe iplere geçirilmiş. Anlatsam kimseler inanmazdı bana, masalar masmavi bulut kümelerindendi. Sandalyelerde kanatlar vardı, sırtımı yasladığım an yumuşacık sarıp sarmaladı beni. Çayı içmeden önce gördüğüm hımbıl garson gençleşmiş, tepesinden var olmayan siyah saçlar fışkırmıştı. O karnındaki kas mıydı öyle? Altı tane baklava dilimi, dar tişörtünden seçiliyordu. Tövbeler olsun dedim, cennet de cennetmiş hani!Bulutlu masanın üzerinde duran elma çayım fokurduyor, içinden kuzey ışıklarını andıran renklerde dumanlar yayılıyordu. Remziye Abla ise iki masa öteye oturmuş, heyecanla nargilenin marpucuna sipsi takıyordu. Büyücü de olsa iyi insandı sanki baksana. Sayesinde göğün yedi kat yukarısında keyif çatıyordum. İçimden geçenleri duymuşçasına alaycı bir bakış attı yüzüme. Pençeye benzeyen tırnağıyla aşağıyı işaret etti. Afalladım. Ayaklarıma baktım, bembeyaz iki kedi pelüş terlik gibi sarılmış yatıyorlardı.

“Ay ne tatlı kediler değil mi sayın büyücü?”
“Yahu ne sarsak bu kız ayol. Ne kedisi be! Aşağıya bak aşağıya. Gerçekler yerin dibinde!”

Aşağıya baktım, yerin yedi kat dibinde o kadını gördüm. Omuzlarımdaki yükün aynısını taşıyordu. Yaşı benden büyük olmasına rağmen dalgınlığı cesurcaydı. Onu yukarıdan izlerken, fokurdayan çayımdan bir yudum daha aldım. Birden içim kaynamaya başladı dumanlar çıkararak. Çok sıcaktı, sanki yüz derece. Büyücü hiç istifini bozmadan okudu üfledi beni, bir anda önündeki nargile şişesinin içine giriverdim. Al sana, dedim kendi kendime, gördün mü iyi insanı? Akvaryumdaki balıklar gibi süzülüyordum suyun içinde. Remziye abla kafasını iyice şişeye yaklaştırıp gözbebeğimin içinden geçirdi bakışlarını. Ardından pis bir kahkaha patlattı, kulaklarımda çınladı onun o çıngıraklı gülüşü. Mavi sipsiyi ağzına yaklaştırıp öyle bir nefes çekti ki nargileden, sahip olduğum tüm huzur suya saçılırken, milyonlarca yusufçuk havalandı bedenimden. Ardından elma kokulu sıcak bir duman sardı etrafı, var olmayan gözlerim yandı, ha öksürdüm ha öksüreceğim. İnce borunun içinde şaşkın yusufçuk ordusu gibi döne dolana yuvarlandıktan sonra o yelloz büyücünün akciğerindeydim artık. Sözüne güvenip elma çayı içmiş, huzuru hücrelerimde hissetmiştim iyi, hoş, güzel de benimle olan derdi neydi? Kanına karışıp beynine gideyim, neler olduğunu anlarım belki dedim, neyse ki son anda fark ettim karafatmaları. Meğerse kan vücudunda dolaşmıyormuş, karafatmalar tarafından dolaştırılıyormuş. Tövbeler olsun dedim, büyücü de büyücüymüş hani!Neden sonra Remziye büyücüsü dumandan iyice huylanıp art arda hapşırmaya başlayınca kuvvetli bir akım dışarıya doğru fırlattı tüm yusufçuklarımı. Yerin yedi kat dibine, yüz katlı binanın asansörü gibi hızla düşmeye başladım. Sonunda o kadının beklediği metro istasyonunda buldum kendimi. Metro dediğime bakmayın, tren yerine köstebek kertenkelesi pembe derisiyle sürünüyordu raylarda. Şaşkın yusufçuklarımsa söz dinlemez olmuştu. Bir kısmı kadının saçını, başını, elini, ayağını, kıyafetini sararken, diğerleri ciğerine çektiği nefese karışmıştı. İyice sinir bastı beni. Altı üstü kitap okuyup portakallı oraletimi yudumlayacaktım, elma çayı benim neyime, diye söylenerek süzüldüm kadının beyninin içine kadar. Kafasının içinde dolaşan cümleler kabuk gibi sert, gözlerindeki öfke alev kırmızısıydı. Saçlarındaki beyazlar sayılamayacak kadar fazla, yüzündeki kırışıklıklar belirgindi. Yer yer koyu renkli lekeler vardı alnında. Besbelli zamanı elinde tutamamış, söz geçirememişti yelkovanla akrebin birbirini kovalamasına. Kırmızı bir yeraltı orkidesinin üzerinde oturmuş bekliyordu öylece. Kafasını kaldırıp metronun gelmesine kaç dakika kaldı diye baktı. Yedi tane küp şeker duruyordu kum saatinin içinde. Sevindi. Eline telefonunu alıp “Notlar” kutucuğunu tıkladı hızlıca. Yazmak için yedi dakikası vardı. Koskoca yedi dakika… Deprem, saniyeler sürdüğü halde her şeyi yerle bir ediyordu, yedi dakikada neler yazılmazdı ki! Neler yerle bir edilmezdi kaçkın ruhlarda! Kendi ruhunda mı? Hayır tabi ki… Kendi ruhu çoktan yerle bir olmuştu az önce. Az önce dediği de yirmi beş senelik mevzuydu aslında… Bir türlü inanmak istemiyordum, hayır o kadın olamazdı, seneler bu denli insafsız mıydı gerçekten? Gözleri sarkmıştı somurtmaktan baksana… “Gözleri” deyince, telefon ekranından başını kaldırıp yazmayı bıraktı, istasyonun kristal duvarlarına yansıyan silüetini gördü. Neler saçmalıyordu yine kafasının içindeki? Saate baktı, kırmızı led ışıklarla çevrili beş küp şeker yanıp sönüyordu. Çoktan iki dakikası geçmişti. Kafasını tekrar önüne eğip elindeki telefonun ekranında gezdirmeye başladı parmaklarını. Yazdığı cümlelere bir yenisini ekleyince kaskatı kesildi…

“En son usulca öptüm onu yanağından.”

Melankolik falan değil aksine çatlağın önde gideniydi bu deli kadın. Kim demişti ona, doğru prensi seçmek için adama topuklu ayakkabı giydir diye! Neymiş illa marjinal olacakmış! Ayrıca ulu orta yerde ne yapışıyorsun prensin dudaklarına. Git evinde öp! Olan var, olmayan var…O an gözlerinin önüne geldi kadının. Yumuşacık buseyi dudağına bıraktığı anda yemyeşil bir kurbağaya dönüşmüştü kaslı ve yakışıklı prens. Karnındaki baklavalardan eser kalmamıştı. Oysa onlara bakıp tatlı krizini yenerdi çatlak kadıncağız. O günden sonra ne kadar öptüyse de kar etmedi dudağından, yanağından… Kadın, kazağının koluyla dudağını sildi. Zira ağzının kenarlarında yine o yapışkan ve pürüzlü his vardı. İçimde tepinip duran vicdan balon gibi şişerek büyümeye başlamıştı ki alev kırmızısı saçlarıyla yukarıdan kahkaha atarken gördüm büyücüyü. Tıpkı hayatın gerçekleri gibi gözümüzün içine bakarak gülüyordu halimize. Al sana marjinallik, dedim sonunda dayanamayıp. Ardından kadını dürttüm. Ne yazacaksa yazsındı artık. Sonradan fark ettim, patlayan şekerler gibi içinde patlayıp yok oluyordu kelimeler cümlelere dönüşene kadar. Baktım olmayacak, metronun gelmesine de üç küp şeker var, bir ıslık çaldım tüm yusufçuklarım toplandı bir araya. Kadını tuttuğumuz gibi çıkardık yeryüzüne. Osmanbey metrosundan kendimizi yola vurup Beşiktaş sahili boyunca tabanlarımız ağrıyana dek yürüdük. Yaşlı çınar ağacının altındaki salaş kahveyi görünce daha fazla dayanamadık, bir sandalye çekip oturduk. Kadın telefondaki fotoğraflarını karıştırırken, vay be yirmi beş yıl geçmiş, dedim kendi kendime. Hımbıl bir garson yaklaştı tepesinde saçları olmayan. Bir portakallı oralet istedik, ısrarla elma çayı getirdi. İçimden hay ben senin… dedim, ülkede elma patlaması yaşanıyor galiba. O sırada kabukları kırıldı cümlelerin. Kelimeler art arda döküldü deli kadının dudaklarından:

“Zamanı istediğim yerden kesip o anda kalmak istiyorum, elma çayı değil derdim. İnsanların içindeki kötülüğü gördükçe yaşayamıyorum artık! Huzur istiyorum ve deliksiz bir uyku, bir geceliğine de olsa…O gece, dudağından öptüğüm gece, gitti… Alev saçlı kadınla el ele tutuşup gitti… Giderken en son usulca öptüm onu yanağından.”

Yusufçuklarım ebruli kanatlarını büktü hüzünden. Üzülme, dedim ona. Yanlış prensi seçtik belki de! Gözümüzün içine baka baka aldattı bizi. Hem de o çirkin kadınla! O sırada patlamak üzere olan vicdanım isyan edip dile geldi:

“Yanılıyorsun! Konu prens değil aslında… İçinde çıngıraklı yılan büyüten o insanlar… İnsanlar çok kötü… Dünyada senin gibi kaç iyi yürekli kaldı, saysana! Huzurlu zamanlarını bul, sakla onu avucunda. Yoksa yaşayamazsın, sarsaksın sen, tartaklarlar seni!”

Remziye karısına bakındım, istediğim zamanı o bulurdu bana. İki masa ötemizde pis pis sırıtırken gördüm onu. Allah belasını versin, işi gücü peşimizde dolanıp çaktırmadan bizi izlemek, dedim kendi kendime. Garsonun masaya bıraktığı elma çayından dumanlar çıkıyordu. Kadın farkında olmadan bardağı ışığa tuttu, bir yudum aldı çaydan, iki ayrı bedene dönüştük aynadaki yansımalar gibi. Biri genç, biri yaşlı. İhtiyarı huzurla baş başa bıraktım, koşarak iki masa ötedeki büyücünün yanına gittim. O sırada ayağıma minik bir şişe takıldı nargile şişesini andıran. Aman dedim bir daha girmem oraya. Eğildim aldım onu yerden, içinden yeşil ışıklar saçılıyordu. Büyücü tısladı tek tük dişlerinin arasından:

“Sarsak kız, bir bilsen neler saklanıyor onun içinde!”

Bir yandan bulutlu masanın üzerine koymuş kazanı, ha bire kaynatıyordu içindeki büyüleri. Rengarenk ışıklar yayılırken etrafa, tekerlemeye benzeyen sihirli sözler çıkıyordu ağzından. Şimşekler çaktıkça bulutlu masa zıplıyordu olduğu yerde. Karar ver dedim zihnime, burası yer mi gök mü? Büyücü o anda okudu içimi, çemkirdi yine:

“O deli ihtiyar içti ya çayı, yine çıktık gökyüzüne. Yoksa bayılmıyorum peşinizde gölge gibi dolanmaktan! Gerçi spor oluyor bana da…”
“Neyse uzatma konuyu, sadece zaman istiyorum senden sayın püsür saçlı büyücü. Benim için önemli. Şey… Belki düzeltemem bazı şeyleri ama sonsuza kadar saklarım zamanı. Yani saklar o kadın…”
“Olmaz, sana zaman değil asıl ihtiyacın olan şeyi, insanların lanetini vereceğim.”

Ne demek zaman olmaz! Sinirden kan beynime sıçradı. Sonra dedim ki o büyücüye:
“Zamanı istediğim yerden kesip koyamayacaksam bu şişeye, ne anlamı kaldı bütün bunların!”

Avucumun içinde sımsıkı tuttuğum yeşil ışıklı şişeyi öfkeyle fırlattım fokurdayan kara kazana doğru. Hayret kırılmadı. Şişede şişeymiş hani!
“Hayır okudun üfledin bir ton laf, gökyüzünde şimşekler çaktırdın havalı havalı, üstelik kuzey ışıklarını aratmayan renklerde dumanlar da çıktı o pis kazanın içinden… Şovun güzeldi kabul ama biz senden insanların lanetini mi istedik sayın püsür saçlı büyücü!”

Büyücü yanıma yaklaşıp pençe gibi sivri tırnağını yüzümde gezdirirken, az önceki kabadayı kimliğim anında eteğimin altına saklandı. Yılık bir gülümseme fırlattım istemsizce, sonra eğilip saklandığı yerden tuttum, çıkardım cesaretimi. Belki de haklıydı büyücü. Koştum, pis kazanın yanında duran minik şişeyi aldım, tekrar sımsıkı kavradım avucumla. Sivri tırnağıyla yüzümde haritalar çizerken duymuştum onun iç sesini. Aynen şöyle diyordu:

“Zamanı kesip biçip saklayıp turşusunu mu kuracaksın? O güne geri dönmek istersen #tbt diye bir şey var. At bir fotoğraf, şıp o gündesin. Sana asıl insanların laneti lazım. Yoksa bu sarsak halinle çok tartaklarlar seni. İç bundan bir yudum, içindeki çıngıraklı yılandan tüm insanlık korksun. Yhaa haah haah haaaa.”

Tövbeler olsun o ne korkunç bir gülmeydi öyle. İç sesi kahkahalar atarken, neredeyse sivri tırnağı gözüme girecekti büyücünün. Avucumun içinde tuttuğum yeşil şişe giderek ısınmaya başladı, parmaklarımı gevşettiğimde renginin alev kırmızısına dönüştüğünü gördüm. Sanırım vakit gelmişti. Şişenin kapağını yavaşça açtım, çiçeksi hoş bir koku yayıldı etrafa. Gülümsedim heyecandan. Oysaki o alev renginin dumansı bir kokusu olmalıydı, diye geçirdim içimden. Bir yudum almak için şişeyi ağzıma doğru yaklaştırdığım sırada içinden koca bir ejderha kafası çıktı. Kirpikleri uzundu. Gözünü birkaç kez açtı kapadı. Her açıp kapamada yeryüzüne indim, çıktım. Beşiktaş sahilindeki denizin tuzlu suyu çarptı rüzgardan yüzüme. Tövbeler olsun dedim kendi kendime, bu ne değişik ejderha, uzun kirpikli, üstelik kırmızı dev kanatları da elmas kolyelerle süslenmiş. Hayranlıkla onu izlerken ağzını açmasıyla yılansı dilinin beni sokması bir oldu. İnsanların laneti yavaş yavaş kanıma yayılmaya, o sevimli ejderha da az önceki yelloz büyücüye dönüşmeye başlamıştı. Yine korkunç kahkahalar atıyor, bir yandan da yılansı dili etime batıp çıkıyordu ha bire. O kadar çok etime battı çıktı ki sonunda gıdıklandım ve aynı korkunç gülüşü bu defa ben atmaya başladım art arda. Çatlayacak dereceye geldiğimde durdu büyücü.
“Git, koş, aynaya bak şimdi.” dedi.

Gittim, koştum aynaya baktım, nasıl lanettim, nasıl lanettim anlatamam. Gözlerim gece karası gibi tekinsiz, saçlarım alev kırmızısı, adeta yakıyor ortalığı. Yüzümde gezdirdiğim parmağımın tırnakları pençe gibi sivrilmiş. Gülümserken bile gülmüyordu yüzüm, on karış, meymenetsiz bir ifade. Heyecanla koştum geri geldim büyücünün yanına. Aramızda fark edilemez bir benzerlik vardı. Gülümsedim, gülmeyen suratımla.

“Ne kadar çok size benzemişim. Artık ben de o lanet çıngıraklı insanlardanım!”
“Senden bir bok olmaz.”
dedi, devam etti sonra:
“O baktığın benim duvarda asılı fotoğrafımdı. Sen hala sarsağın tekisin. Şimdi yok ol karşımdan, gözüm görmesin seni.”

Dünya başıma yıkıldı diyemem. Şaşırmadım da… Nesli tükenmiş iyi yüreklilerden biriydim sadece, kötülük benim kanımda yoktu. O yelloz büyücüyle yaşlı kadını yıllar sonrasındaki huzurlu kahvede bırakıp indim bulutların üzerinden. Sorun bende değildi, prenste iş yoktu, insanlar kötüydü. Üstelik kaybedilen huzur öyle şişenin içinde falan saklanmazdı. En fazla geçmişin fotoğrafı paylaşılırdı orda burda. Hımbıl garson hesabı getirdi, suratı sirke satıyordu. Saatlerce oturup bir elma çayı içtim diye bozuk atıyordu aklı sıra. Hiç umursamadan hesabı ödedim, kitabımı çantama koyup yürüdüm Beşiktaş sahili boyunca. Lodoslu bir gündü. Üsküdar’a gitmek için bindiğim motor, denize bata çıka vardım sonunda. Motordan inince çiçekçileri gördüm, durdum önlerinde, bir fotoğraf çekeyim de #tbt yaparım dedim. Aman canım, zamanı kesip biçip saklayıp turşusunu mu kuracaktım sanki o şişenin içinde. Ardından pis bir kahkaha patlattım. Saçlarımın alev kırmızısı yakıyordu ortalığı. O an içimdeki yılan sinsice tısladı. Yılık bir gülümseme attım istemsizce. Korkudan bir ter boşandı sırtımdan aşağı… İşte şimdi başıma yıkılıyordu dünya. İyilik bu gezegeni terk edeli çok olmuştu anlaşılan!