Yolcu trenleri durmaz bu istasyonda. Sadece hızlarını düşürür makas değiştirirken. Kirli camlarından dışarı bakan meraklı gözler, küçük ve eski istasyon binasını ve yanı başında, onunla aynı renk ve eskilikteki lojmanı görür. Bir de cılız ağaçların arasına doğru uzayıp giden toz yumağı ince yolu. Hele akşam kızıllığına denk gelmişse trenin geçişi, garip bir hüzün, yapayalnız bir ürperti yalar geçer samyeli misali yolcu yürekleri. Hızlandıkça tren, uçup gider gözlerinden gördükleri, kalplerinden duydukları. Metal tıkırtılarla kayıp giderler, çelik rayın üstünde menzillerine doğru.

Eskilerde dururdu trenler burada. Bura ‘kasaba’ olduğu, dar sokaklarında çocuk sesleri yankılandığı eskilerde. Ateş düşmemişken daha toprağa, gülebilen insanların, açabilen çiçeklerin olduğu, şimdilerde pek bilenin, hatırlayanın kalmadığı zamanlarda. Düştüğü yeri yaktı ateş. Yorganını, dengini sırtlayan sırtını dönüp yangınına toprağın, ıssızlık sıfatını miras bırakıp geride, göçüp gittiler ateşi sönmüş diyarlara. İstasyon binası da, lojman da taa o zamandan beri işte suskun kaldı. O zamandan beri iki manuel makas sayesinde iki baş hayat nefesleniyor burada sadece; Makasçı Nazım’la karısı Ziynet.

Dünya ile bağlantıları bir telefon, belli zamanlarda gelen posta katarı, bir de işte yolcu trenlerinden sallanan bir kaç elden ibaret. Ayda bir, o katarların biriyle maaşını çekmek için gider Nazım. İhtiyaçlarını alır getirir. Nadir zamanlarda Ziynet de düşer peşine, insan görmekten korkan ürkek ceylan gözleriyle. Zamanın geri kalanı ağır çekim film gibi tekrarlanır durur. İki baş, baş başa verir, yetiştirdikleri üç beş cılız ağaç, iki karık sebze, iki tarh çiçek ve iki yüreğin bir yangısıyla yaşamak denen kaba kilimi dokurlar.

Ateş toprağa düşmeden evvel, kendi halinde, kendi yağıyla kavrulan, eken, biçen, çalışan insanların beldesiydi burası da, gelen giden trenlerin zamanıyla yaşayan, inen binen yolcuların telaşında koşturan. Çuval çuval fıstık devşirilip ağaçlarından, tek tek çıtlanıp kasabalara gönderilen, tren camlarından uzanan ellere dut pestilleri, pekmezler, fıstıklar uzatan, paralar alan ellerin memleketiydi.

Bir eşkıyalıktır peyda olunca dağlarında memleketin devlete karşı, tuz dökülü buz gibi eridi gitti o günlerin bereketi, güzelliği, sevinci, huzuru, umudu. Önce bir korku indi bulutsu, sardı tüm yürekleri simsiyah. Sonra tehdit, dayak, baskı, zulüm, barut, kurşun… Gülebilmeyi unuttu çocuklar; yenidoğanlar hiç öğrenemedi… Bütün sesler sustu bozkır yazısında. Bütün ümitler kaya kovuklarına saklandı. İki ateş arasında, korkudan titreyerek duvar diplerinde sığıntı yaşadılar susana kadar silahlar.

Ama toprağa ateş düştü bir kere. Yaktı birçok canı da toprakla birlikte. Söndürmeye kafi gelmedi dökülen onca gözyaşı. Yitenler geri gelmeyince, kalanlar da yitmeye başlayınca göçüp göçüp gittiler karanlık gecelerin sabah eşiklerinde geriye kalanlar. O yüzden bu ıssızlık… O yüzden bu yalnızlık… O yüzden tuza kesti yanan toprak ıslandığı gözyaşından. Bir Nazım gitmedi, bir de Ziynet. Nöbetçisi kaldılar hem buraların, hem bu toprakta kalanların. En kıymetlileri yatıverince koynuna, ulu meşeler gibi köklenip sarıldılar yanık toprağa; kımıldamadılar hiçbir yere.

Onlar ki acının, sınavın en cüsselisiyle sınandılar. Daha sekizindeydi, pencereden bir akşam trenine el sallarken kör bir kurşunla sus olan, kana boyanan kınalı saçlı Alim’leri. Tabutlara sığdıramadı da, kabristana kadar kucağında taşıdı Amerikan bezinden ak esvabıyla el kadar bedenini Nazım, bütün dünyayı da kucağına alıp. Güneşin söndüğü, gökten yıldızların bir bir düştüğü, Hızır’la İlyas’ın birbirine bakmaya ar ettiği gündü Alim’in kanatlandığı gün. Her ne kadar iki büklüm kalsa da Nazım yükünün altında, esas buzdan bıçak Ziynet’in ana yüreğine saplandı. Ana… Kuzusuz bir ana… Cansız, soluksuz, ahraz, yakıp da dünyayı ateşinde serinlemek isteyen bir ana. Ağzından çıkan son kelime oldu “Alim” ebabil çığlığı gibi savruldu dört bir yana. Bir sus kuşu gelip oturdu diline. Konuştuğunu duyan olmadı bir daha.

***

Sarı sıcak bir yaz günüydü telefon çaldığında istasyon odasında. Koşa koşa vardı Nazım odaya, soluk soluğa açtı telefonu. Bir alo dedi sadece ve dinledi uzun uzun, başını sallayarak. İlçeye çağırıyorlardı Nazım’ı, İdare’ye. Önemliydi konu. Yoksa ne diye onca zahmete soksunlardı bu sıcakta. İlk trenle gel diyorlardı. Kapattı telefonu. Kül rengi gözleri küçüldü kaldı çalı gibi kaşlarının altında. Bunca yıldır ilk kez böyle bir telefon gelmişti İdare’den. Koca bir sıkıntı kayası düşüverdi döş ucuna. Ayaklarını sürüyerek gitti Ziynet’in yanına. Kızılcık eziyordu Ziynet, hoşaf yapacaktı bulgur pilavına katık. Baktı kaldı gözlerine kocasının soran gözlerle. Döndü, ıslattığı yufkalardan çıkarıp çökelek sardı, dürüm yaptı yolluk. Her şeyi öylece bırakıp çıktı küçücük mutfağından. Çiçek tarhına gidip tek kök gülün önüne oturdu kaldı.

Gelen ilk yük treniyle gitti Nazım. Sıkıntısı boşa çıkmadı. Elektrikli yeni makaslar konacaktı raylara. Sinyalizasyon sistemine bağlı, kendiliğinden yol vereninden trenlere. Emeklisi dolmuştu zaten. Bir dilekçe verip emekliye ayrılmalıydı. Zaten tayin verebilecekleri bir yer de yoktu onun için. Her yere artık bu yeni makaslar konuyordu. Gidip bir ev, yaşayacak bir yuva bulması lazımdı. Emekli ikramiyesini kullanırdı artık. İstasyonu ve lojmanı da yıkma kararı çıkmıştı İdare’den. Duymaz kulaklarla dinledi şefini, görmez gözlerle baktı ısmarladığı çaya. “Neyse o dilekçe, dedi, yazıver sağlarının hatırına. Bu kadarmış madem…”

Gece yarısı dönebildi istasyona. Yatmamış, yolunu beklemişti Ziynet. Sarıldı boynuna kocasının, yasladı bütün gövdesini onun gövdesine, içinde saklanıp kaybolmak ister gibi. Saçlarını öptü Nazım, sabun kokulu, kına yakılı ak saçlarını. Anlattı usul usul gündüz ne yaşadıysa ilçede, avuçları iç içe kucağında, suç işlemiş çocuklar gibi. Ziynet uzattı nasırlı ellerini, ellerini tuttu Nazım’ın. Avuçlarını çevirip içlerinden öptü. Yalım yalım gözlerinin şavkı vurdu Nazım’ın gözlerine. Kalktı mutfağa gitti. Çay koydu. Nazım kalkamadı oturduğu yerden.

***

Yolcuları, kirli camlarından bakıyorlardı yavaşlayan trenin. Üstü başı simsiyah is içinde, elbisesi yer yer yanıkla dolu bir adam, iki dizinin üzerine çökmüş, hâlâ duman tüten yanık istasyon binalarına bakıyordu görmeyen gözlerle. Çığlık çığlığa selamladı emektar makasçısını tren. Aktı gitti güneşte yalımlanan çelik rayların üstünde.