İhsan Bey, daireye gelir gelmez kaleme yöneldi. Mesai arkadaşlarından henüz gelen olmamıştı. Kapıyı anahtarıyla açtı, pardösüsünü çıkarıp ayaklı askılığa astı. Açık kapıyı kapattı, masasına oturdu. Yanı başındaki etajerin orta rafındaki dosyalardan ilk sıradakini alıp önüne koydu. Dosyanın kapağını açmadı. Necati Bey’le Feraset Hanım’ın boş sandalyelerine bakıp “Necati Bey önce gelse.” diye içinden geçirdi. Saatine baktı. “Mesainin başlamasına daha on dakika var.” diye mırıldandı. Önündeki pembe renkli karton dosyanın kapağını açıp görmeyen gözlerle evrakları yavaş yavaş çevirdi. Aklı başka yerdeydi. Niyeti dosyayı incelemek değil, odaya ilk girecek kişiyi beklemenin gerilimini azaltmaktı. Bir ara gözü kapı koluna takıldı. Tekrar saatine baktı. “Beş dakika var.” dedi. Koridordaki ayak seslerine kulak kabartıp seslerden odaya doğru yürüyen birinin olup olmadığını anlamaya çalıştı. Onca ayak sesi arasından oda kapısına yaklaşan bir erkek yürüyüşü aradı ama tüm dikkatine rağmen bulamadı. Önündeki dosyaya boş gözlerle tekrar bakmaya başlamıştı ki bir anahtarın kapının kilidini çevirmeye çalıştığını duydu. Necati Bey’in içeri girmesini umarak gözlerini kapıya dikti. Kapıdakinin kilidi açma çabasını uzatmamak için, “Kapı açık!” diye seslendi. Önce anahtar kilitten çıktı, sonra kapının kolu yavaşça indi. Aralanan kapıdan Necati Bey’in yüzü göründü:

— Ooo, İhsan Bey! Bugün erkencisin. Ben de anahtarı döndüremeyince ya kilit bozuldu ya da akşam kapıyı kilitlemeyi unuttuk diye düşünmeye başlamıştım.

İhsan Bey, gelenin Necati Bey olmasından duyduğu memnuniyetle,
— Yok yok. Bugün biraz erken geldim, dedi.

İhsan Bey, Necati Bey’in pardösüsünü çıkarmasını seyrederken içinden “Feraset Hanım da az sonra gelir. O gelmeden Necati’nin fikrini öğrenmeliyim.” dedi ve harekete geçti:
— O mesele hakkında ne düşünüyorsun Necati Bey?

Masasına henüz oturmamış olan Necati Bey, bir an şaşırdı:
— Hangi mesele İhsan Bey? Hatırlayamadım.
— Amma yaptın yahu! Kaç tane meselemiz var bizim. Bir de hangi mesele, diye soruyorsun. O mesele işte! Ne düşünüyorsun?

Necati Bey, İhsan Bey’le konuştukları bir meseleyi hatırlayamamanın verdiği rahatsızlıkla masasına yavaş yavaş otururken,
— Hangi meseleydi sahi? dedi.

İhsan Bey, Necati Bey’in o meseleyi hatırlayamamasından rahatsız oldu. Suratını ekşiterek,
— Hâlâ hangi mesele diyorsun? Nasıl hatırlamazsın? dedi.

Necati Bey’in kaşları çatıldı. Ceket cebinden gözlüğünü çıkarıp taktı. İhsan Bey’e dikkatlice baktı. İhsan Bey’in şaka yapan bir tarafı yoktu. Zaten nüktedan bir mizaca da sahip değildi. Zaman kazanmak ve durumu biraz da geçiştirmek için,
— Haa! O mesele, dedi.

İhsan Bey, Necati Bey’in meseleyi hatırladığını zannederek üsteledi:
— Evet, o mesele. Ne düşünüyorsun?
— Düşünüyorum, evet evet, düşünüyorum… Hem o mesele, hakkında hemen fikir beyan edilecek bir mesele değil… O nedenle hâlâ düşünüyorum.

“Demek hâlâ düşünüyor.” dedi içinden İhsan Bey. Necati Bey, masasının üstündeki dosyalardan birini alıp incelemeye başladı. İhsan Bey, önündeki dosyayla meşgul gibi görünüyor ama gözleri bir Necati Bey’e kayıyor, bir kapıdan girecek olan Feraset Hanım’ı bekliyordu. Çok geçmeden Feraset Hanım, açık kapıdan hızla içeri girdi. “Ooo, günaydın beyler! Bugün erkencisiniz. Hemen dosyalara gömülmüşsünüz.” deyip masasına yöneldi. Sırtındaki el örgüsü hırkasını çıkarıp sandalyenin arkalığına astı. İki adamın “Günaydın, Feraset Hanım.”larını duymazdan geldi. Odadakilere, “Çay içiyoruz değil mi?” diye sordu. Cevap beklemeden başını uzattığı koridora, “Sadık Efendi, üç çay!” diye seslendi. Masasına dönüp çantasından tırnak törpüsünü çıkardı.

İki adam, Feraset Hanım’ın bu hâllerine alışık oldukları için sessizce önlerindeki dosyaları incelemeye devam ettiler. Bir ara Necati Bey, önündeki dosyadan başını kaldırıp İhsan Bey’in masasına doğru bakınca İhsan Bey’le göz göze geldi. İhsan Bey, yakalanmanın mahcubiyeti içinde merak ve şüpheyle bakan gözlerini Necati Bey’den kaçırdı. İhsan Bey’in bu hâlleri Necati Bey’i iyice huzursuz etti. Hatırlayamadığı meselenin neyle ilgili olduğunu öğrenebilmek için İhsan Bey’e sezdirmeden Feraset Hanım’ı yoklamaya karar verdi:
— Feraset Hanım, o mesele hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

İhsan Bey, Necati Bey’in bu hamlesi karşısında şaşırdı ama Necati Bey’e bir şey belli etmedi. Necati Bey’in gerçekten farklı bir görüşe mi ihtiyaç duyduğuna, yoksa düşünüyorum dediği hâlde aslında hatırlayamadığı meselenin ne olduğunu Feraset Hanım’dan mı öğrenmeye çalıştığına emin olamayınca gözlerini Feraset Hanım’a dikti. Kadın, tırnaklarını törpülemeyi bırakıp,
— Nasıl? Anlayamadım efendim, dedi.

Necati Bey, İhsan Bey’i göstererek,
— İhsan Bey, o mesele hakkında ne düşündüğümü sordu. Ben, o meselenin, hakkında hemen fikir beyan edilecek bir mesele olmadığını, üzerinde hâlâ düşündüğümü söyledim. Sahi, o mesele hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Feraset Hanım, İhsan Bey’e döndü. Tam, “Hangi mesele İhsan Bey?” diyecekti ki İhsan Bey’in ifadesiz yüzü, onu bu niyetinden vazgeçirdi. Tekrar Necati Bey’e dönüp sağ kaşını kaldırdı. Kendinden emin bir sesle,
— Ben de düşünüyorum, efendim. Dediğiniz gibi, o mesele, hakkında hemen fikir beyan edilecek bir mesele değil, dedi ve tırnaklarını törpülemeye devam etti.

Feraset Hanım’ı dinlerken İhsan Bey’in içine şüpheyle karışık bir merak seli aktı: “Demek meseleyi o da biliyor! Başka kimler biliyor acaba?”

Necati Bey, gözlüklerinin üstünden Feraset Hanım’ı bir süre daha izledi. İçinden, “Anlaşılan, benim hatırlayamadığım o meseleyi Feraset Hanım da biliyor ama renk vermiyor. Bir yolunu bulup o mesele hakkında ağzından laf almalı.” dedi.

Feraset Hanım ise tırnaklarını törpülerken “Koca koca adamlar anlaşmışlar; bana çocuk gibi şaka yapıyorlar.” diye geçirdi içinden. İnce bir tebessüm dudaklarını çizdi.

Sadık Efendi, odaya girince odanın şüphe dolu ağır havası dağılır gibi olmuştu ki İhsan Bey, meseleyi bilenleri öğrenmek umuduyla masasına çay bırakan Sadık Efendi’ye, “Diğer odalarda o mesele hakkında ne konuşuluyor, Sadık Efendi?” diye sordu. Sadık Efendi, kaşlarını kaldırarak, “Valla beyim, herkes bir şey konuşur durur ama o meseleyi mi konuşurlar, yoksa başka bir şeyi mi konuşurlar, bilmem.” dedi. İhsan Bey, sinirlenir gibi oldu. Sadık Efendi’ye, “Nasıl bilmezsin canım, konuşulanları duymuyor musun, duyduklarını anlamıyor musun?” diyerek çıkıştı. Sadık Efendi, sakince “Konuşulanları hem duyarım hem anlarım. Fakat o mesele neyse benim ondan haberim yok. O nedenle konuşulanlar o meseleyle mi ilgili bilmiyorum.” dedi. İhsan Bey, haksız çıkışının üstünü örtmek için, “İyi, tamam.” deyip geçiştirdi. Sadık Efendi’nin gitmesiyle odanın şüphe dolu havasına anlamsız bir de gerginlik eklendi.

Feraset Hanım, Sadık Efendi’yle yaşananların kendisine yapılan şakanın bir sahnesi olup olmadığına karar veremedi. İçinden, “Kokusu nasıl olsa çıkar.” diyerek merakını bastırdı. Öğle yemeğine kadar o meseleyle ilgili kimsenin ağzını bıçak açmadı. Adet olduğu üzere yemekhanede aynı masaya oturdular. Elinde tabildot tepsisiyle boş yer arayan şefleri Efraim Bey’i de son sandalyeye buyur ettiler. Efraim Bey, masaya daha yerleşemeden Feraset Hanım birdenbire,
— Şefim! Siz o mesele hakkında ne düşünüyorsunuz? dedi ve İhsan Bey’le Necati Bey’e, “Nasılmış? Şaka yapmak öyle değil, böyle olur.” dercesine hınzırca bir nazar attı.

Efraim Bey, bir an için duraladı. Feraset Hanım’ın sözlerine bir anlam veremedi. Zaman kazanmak için kaşığını tabildot tepsisinden yavaşça aldı. Necati Bey’den de tuzu uzatmasını istedi. Geçen süre içinde Feraset Hanım’ın söz ettiği meselenin ne olduğuna dair zihninde hiçbir şey uyanmadı. Düşüncesi sorulduğuna göre ortada bir mesele vardı ama kendisinin ya bu meseleden henüz haberi yoktu ya da herkesin bildiği bir meseleyi unutmuştu. Maiyetinden geri kalmanın makamına yakışmayacağını düşünerek Feraset Hanım’ı o mesele hakkında konuşturmaya karar verdi. Otoriter bir ses tonuyla,
— Bana intikal eden pek çok mesele var Feraset Hanım. Sizin, o mesele diye söz ettiğiniz mesele, o mesele mi acaba? dedi.

Feraset Hanım, “Bizim iki kafadarın sabah fikrimi sorduğu mesele meğer gerçekmiş.” diye düşündü. Hakkında hiçbir şey bilmediği o mesele hakkında Efraim Bey’e ne diyeceğini bilememenin sıkıntısıyla kıvranmaya başlamıştı ki yardımına Necati Bey yetişti. Yapmacık bir öksürükle boğazını temizledikten sonra,
— Efendim, İhsan Bey, sabah o mesele hakkında ne düşündüğümü sordu. Ben, o meselenin, hakkında hemen fikir beyan edilecek bir mesele olmadığını, üzerinde hâlâ düşündüğümü söyledim. Sonra Feraset Hanım’ın o mesele hakkındaki düşüncelerini öğrenmek istedim. O da o meselenin, hakkında hemen fikir beyan edilecek bir mesele olmadığını, üzerinde hâlâ düşündüğünü söyledi. Siz bizden daha bilgili ve görgülü olduğunuz için, Feraset Hanım bize yol göstermeniz bakımından, o mesele hakkındaki düşüncelerinizi öğrenme ihtiyacı hissetti sanırım, dedi.
— Söylediklerinizin altına imzamı atıyorum, Necati Bey. Aynen dediğiniz gibi, dedi Feraset Hanım, kurtarıcısına minnet dolu gözlerle bakmayı da ihmal etmedi.

Efraim Bey, Feraset Hanım’dan umduğunu bulamayınca susamadığı hâlde bardağındaki suyu masadakilerin her birinin gözlerinin içine baka baka yavaşça içmeye başladı. Her yudumda az sonra söyleyeceklerini ve yapacaklarını planladı. Bardağını masaya koyarken İhsan Bey’e dönüp,
— İhsan Bey, o mesele hakkındaki düşünceleri fert fert öğrenmek beyhude çaba. O mesele hakkındaki düşünceler herkesin içinde ortaya çıkmalı. Yoksa kimse eteğindeki taşı dökmez. Bu işi şimdi, burada halledeceğiz, dedi.

İhsan Bey, bütün konuşulanları şaşkınlıkla dinliyordu. “O meseleyi bilenlerin sayısı ne de çokmuş!” diye düşündü. Efraim Bey, oturduğu yerden ayağa kalktı. Bir elinde boş su bardağı, diğer elinde bir yemek bıçağı vardı. Bıçağı, bardağa vurmaya başladı. Bardaktan gelen “ÇIN, ÇIN!”lar yan masalarda yemek yiyip sohbet eden diğer personelin susmalarına ve dikkatlerini Efraim Bey’de toplamalarına neden oldu. Sessizlik ve hareketsizlik salgın bir hastalık gibi tüm salona yayıldı. Efraim Bey, arzu ettiği etkiyi yarattıktan sonra,
— Arkadaşlar! Yemeğinizi bölmek, zamanınızı almak istemezdim. O nedenle kısa konuşacağım. Biliyorum hepinizin işi gücü başından aşkın ama hepinizin bildiği o mesele hakkında düşüncelerinize ihtiyacımız var. Hazır bir araya gelmişken herkes kısaca o mesele hakkındaki düşüncelerini dile getirirse çok memnun olurum, dedi.

Efraim Bey, konuşurken kimi personelin kendisine afal afal baktığını, kimilerinin ise ağızlarının içinde birbirlerine, “Hangi mesele?” dediğini duydu. Efraim Bey, salondaki havadan o mesele hakkında tek kelime öğrenemeyeceğini anladı. Makamının itibarını sarsmamak ve içine düştüğü durumdan duyduğu rahatsızlığı hissettirmemek için konuşmasına devam etti:
— Anladığım kadarıyla bazı arkadaşlarımın o meseleden haberi olmamış. Şimdi, sizlere o meseleyi uzun uzadıya anlatacak değilim. Hepimiz Nasrettin Hoca’nın torunuyuz. Yani demem o ki meseleyi bilenler, bilmeyenlere anlatsın. O mesele hakkında ne düşündüğünüzü ben bir ara öğrenirim.

Yemekhane tekrar gürültülü ve hareketli hâline dönerken Efraim Bey, sandalyesine sessizce oturdu. Burnundan kıl aldırmayan tavrıyla masadakilere alçak sesle bir nutuk attı:
— İnsanoğlu böyledir. Bildiğine bilmiyorum; bilmediğine biliyorum, der. Bunların çoğu da böyle. Akıllarınca uyanıklık yapıp öne çıkmıyorlar. Hepsinin ciğerini okuyorum. Onların geldiği yoldan, ben dönüyorum; haberleri yok. Neyse İhsan Bey, sen üzülme. O mesele artık bende.

Yemek boyunca ve daha sonra kimse o mesele hakkında konuşmadı. Ertesi gün, mesai başladıktan kısa bir süre sonra odanın kapısında Efraim Bey belirdi:
— Gözün aydın İhsan Bey! O mesele halloldu.
— Hangi mesele Efraim Bey?
— Amma yaptın yahu! Kaç tane meselemiz var bizim. Bir de hangi mesele, diye soruyorsun. O mesele işte! Dün yemekten sonra yukarıdaki tanıdıkları aradım. “Aramızda bunca yılın hatırı var. O meseleyi fazla uzatmayın, bi’ zahmet hallediverin.” dedim. Hangi mesele bile diyemediler. Az önce de aradılar. “O mesele halloldu. Merak etmeyin.” dediler.