İLK VE BELKİ DE TEK KEZ MARKİZDE
SEYAHAT ETMEMİ SAĞLAYAN
NURİ ERCAN’A İTHAFEN

 

“Sadece, bilmek için bir yolculuğa çıkman gerekir.
Bu yolculuk da garlarda başlar.
Çünkü garlar zamanın akışının anbean takip edildiği yerlerdir.
Bazen de zamanı durdurabilirler.
Trenlerin zaman içinde yolculuk güçleri vardır ve garlar bu yolculukların
hem başlangıcı hem de bitişidir.”

 

Cümleleri geçiyor Kemal Varol’un derlediği
Memleket Garları kitabındaki,
Mustafa Uçar’ın “Bu tren bir hayattır” öyküsünde.
Enfes cümlelerin bir kısmı daha meraklısına
yazının sonunda olacak bu arada.

 

“Ne zaman gitti tren” şarkısı bana tren dışında her şeyden bahsederdi. Yazı için şarkının köklerine bakmaya kalkınca; Haydar Ergülen’in Eskişehir’den artık kalkmayacak Eskişehir Ekspresi’nden dolayı bu isimle bir yazı yazdığını (Yazıda Ergülen, kitabı okumadığını da belirtiyor, ben gibi) ve sonrasında bu ismin bir romana (Tell Me How Long the Train’s Been Gone) ait olduğunu öğrendim. Kesmeşeker’in aynı adlı şarkısı da romanın isminden esinlenilerek yapılmış.

Cenk Taner, Ne zaman gitti tren şarkısının esin kaynağı sorulduğunda diyor ki;
-james baldwin’in o isimde bir romanı var, ondan mı esinlendin?
–içerik olarak değil, isim olarak. tam okumuşluğum yok, karıştırmışlığım var. yıllar önce türkiye’ye gelmişti, hatta engin cezzar’larla bir oyun oynamışlardı, oyunun afişi gözümün önünde… sahafta buldum o kitabı. baldwin’le dertlerimiz aynı gibi geliyor. aynı frekansta olmasan çağırmazsın, çağırıyorsun. 68 senesinden çağırdık adamı, o da geldi sağolsun.

Romanın konusu ne mi? Trenler değil. Ama işte her şeyin trenle ilgisi var. Nasıl mı?

Yaklaşık 1,5 yıldır trenler için, içimden geçenleri tezgahtaki midyeler gibi dizip yazasım var ama trenle ilgili her şey yolda oluyor; nihayet bir gara vardık.

Türkiye’nin en eski demiryolu hattında geçti çocukluğum, ilk gençliğim. Hangisi mi?

Anadolu’daki demiryolu tarihi, 23 Eylül 1856 yılında ilk demiryolu hattı olan 130 km’lik İzmir-Aydın hattının bir İngiliz firmasının ilk kazmayı vurmasıyla başlıyormuş. Böylece Anadolu topraklarındaki ilk demiryolu hattı olan 130 km’lik bu hat 10 yıl süren bir çalışmayla 1866 yılında Sultan Abdülaziz zamanında tamamlanmış. Aslında Sultan Abdülaziz yurt dışında gördüğü demiryollarına imrenerek İstanbul Edirne arasında yapılması için emir vermiş. Demiryolu inşası için birine işveren saray, daha sonra tren yolunun Topkapı Sarayından geçmesi söz konusu olunca karşı çıkmış. Anadolu’daki ilk demiryolu hattı da böylelikle İzmir- Aydın hattı olmuş.

Abdülaziz, trenin gelmesini heyecanla bekliyormuş, rivayete göre de “Memleketime demiryolu yapılsın da isterse sırtımdan geçsin” demiş.

Bu bilginin, bu satırların yazarı için ne önemi var? İzmir-Aydın hattı: Birinde doğdum, diğerinde yaşadım. İkisi arasında defalarca gittim. Yani benim harcımda raylar var. Kim karşı çıkabilir ki?

Anadolu Lisesi’ne başladık. Yine bir yerden bir yere gitmem gerekiyor yani. Bayındır-Ödemiş arasında dolmuş yok. Servisi kaçırırsan, okula gidemiyorsun. (Ah ne de şahane fikir aslında ama inatçı bir şoförümüz vardı, pek kaçıramazdım!) Eğer bir sebepten, okuldan erken çıkıp da eve dönmem gerekiyorsa, tren vardı sadece. Ben de şöyle hinlikler yapardım. İlk iki derse girer, sonrasında babamdan imzalı aldığım dilekçeyle, kendimi idari izinli yapar ve 10:40 trenine yetişirdim. Öğlen evdeyim. Öğlenleri Tenten olurdu televizyonda. Mesela Tenten’in de trenle ilgisi var, onu sormuyorsunuz artık değil mi?

Eve erken gitmek mi, trenle gitmek mi? Hep tren ağır basardı. Her zaman. Tren ağırdır, bilirsiniz.

Lisede dershaneye gitmek gerekince, ne oldu? İzmir’e, Basmane’ye (Dershane Basmane’ye pek çok yakındı) aslında bu sefer cümbür cemaat trenle giderdik. Hayatımda maç çıkışları dahil hala bu kadar sıkıştığım başka anlar olmadı. O yıllarda en eski vagonlarda, Aydın tarafından gelen yolcularla, toplana toplana, kara sineklerin karpuzdaki görüntüsü misali gelirdik Basmane’ye. Uzaktan bütün, yakından yapışıktık. Ama acayip macera doluydu… Trenler maceraperesttir, ama onu şimdi anlatamam.

İstanbul’la birlikte bütün dünyaya (aktarmayla da olsa) gidebilecektim… Ah yazarken bile heyecanlı ama öyle yapmadım. (Şehir içindeki rayları saymıyorum.) Ankara’ya gittim. Şevkiye’ye sürpriz yaptım doğum gününde. Doğum günü de yaklaşıyor laf aramızda. İstanbul-Ankara yolculuğum; mavi hat, TCDD alkolleri, trenin ani ısı değişimleriyle geçti. Bir fotoğrafımız var Ankara Garı’nda Gizem’le. Ankara Garı deyince aklıma gelen ilk fotoğraf, o fotoğraf değil ama…

Sonra Almanya ve Deutsche Bahn. Hızlı, nerdeyse her daim dakik, bir iki saate sizi başka şehre ve hatta ülkeye uçuran vagonlar… Paris’e trenle gitmek… Yazarken bile şimdi gülümsetiyor anılarım.

Bir şehre garından başlarsanız, hep 2-0 öndesinizdir. O şehir sizi kucaklar daha garda. Havalimanlarıysa sizi sınar. Enis Batur’un Pasaport Damgaları kitabında geçiyordu: Trenleri, garları seviyorum, havalimanları gibi germiyor insanı diye. Her şey basit ve rahat. Sınırları geçerken anlamıyorsunuz bile…

Saarbrücken’dan Prag’a gidiyoruz Ece’yle. Yanına pasaportunu almamıştı. Görevli geldi, kontrol edip devam edecek. Pasaport yok. Ece’nin arkadaşım olduğunu, aynı Enstitü’de öğrenci oluşumuzu yavru kedi tonlamasıyla anlatmıştım. Bize inandılar. Trenlerde her şey mümkündür!

Geçen sene Magma dergisinin Anadolu’ya Sadakat treni yolculuğu vardı Güney Ekspresi’yle. Yolculuğun doğum günümde başlaması, yolculukta çok sevdiklerimle olabilmek, her anımı içimde bir “Yangında ilk kurtarılacaklar” dolabına saklamak… Tüm bunlar başka bir yolculukla mümkün değildi. Değil. Ama esas hediyem, Nuri Ercan’ın, markize girmemi ve ordan seyahat etmemi sağlamasıyla oldu. Hayal bile edemezdim. Hala da inanamıyorum ama başka bir tren yolculuğumda bir anda her şey gözümün önüne geliveriyor; bir rüyayı tekrar görebilmek gibi!

Tren seyahatleri ve elbette yanı başınızdaki yabancıyla olan sohbetler başka bir katmandan gelir bulur sizi. Sanki böyle atmosferin iyonosferinden gelir gibi; yerden gelen radyo dalgalarını en iyi geri yansıtan tabaka olduğundan iyonosfer, tren de içinizden gelen her şeyin tezahürüdür. Yani daha derin, efsunlu ve bence de başka bir zamanı var trenin. Mustafa Uçar’a katılıyorum.

Trenin kaideleri, sesleri dünyanın her yerinde aynıdır. Kendi zamanı ve ikilimi vardır. Üstelik her trenin kendi zamanı başka bir trenle en kötü ihtimalle iyi anlaşan üvey kardeştir. Trenler zamanlarından tanıyordur birbirlerini. Siz de bir kere tanış olunca, hoş gelmiş olursunuz aileye. Bir gün, dünyanın neresinde olursanız olun, trendeyken kapatın gözlerinizi. Duyduğunuz sesler pusulanız olur. Gözlerinizi açıp da pencereden bakarken de Tanıl Bora’ya kulak verin:

Bir saniye! Nazım Hikmet de alt yazıyla geçsin mi bu arada?

“meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek”

“Tren, sadece bir ulaşım aracı değil. En azından meraklısı için öyle değil. Tren, bir seyyar penceredir, aslında kendisi de bir manzara. Tren bir hayattır. ‘Demiryolcu’ diye bir insan türü var: Meslekten demiryolcular ve demiryolu-tren tutkunları. Kendine mahsus bir romantizmi vardır trenin.” (Tanıl Bora’nın derlediği Tren Bir Hayattır’ın giriş yazısı)

Trenin dışında kalamazsınız büsbütün, belki de içinde tam olarak!
“Yekpâre, geniş bir ânın, parçalanmaz akışında…”

Gidip duru derler ya Muğla’da. Bu cümle ben. Gidip duru ben. Bunu sağlayan, beni inandıran da trenlerdir. Rayların üstünde (bence içinde), giderken her şey yolundadır. Hayat bana tüm zamanlarıyla şarkı söyler ben de rayların temposunu yüreğimde hissederim. Kalp atış çizgisiyle raylar da birdir o an… Yoldayken her şey mümkündür. Bu tam olma hissi sizi kendi kozasına alır. Üstelik cam kenarındaysanız, kendi filminiz de olur. Trenlerde her şey olur.

Ahmet Kaya da der: “Tren yolunda raylar uzar/Uzar da nere’ gider?/Ay’a gider, suya gider/Yola gider, yar gider”

Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri’nde “Gitmek fiilinin altını, çift çizgiyle en güzel trenler çizermiş…” derken hepimiz için ortak bir his icat etmiş gibi değil mi?

 

Ne zaman alkol satışı kaldırıldı trenlerde?
Ne zaman Eskişehir Ekspresi kaldırıldı?
Ne zaman Haydarpaşa Garı’ndan vazgeçtik?
Ne zaman gitti tren?
Ne zaman gitti tren derken bir bakmışsınız trenin önce sesi geliyor sonra ışığı; ve tren geliyor. Çünkü dünyanın bir yerinden bir tren giderse, başka bir yerine varıyordur…
Güneş her gün doğuyordur.
Doğuyordur.

Mustafa Uçar’ın “Bu tren bir hayattır” öyküsünden pencereme takılanlar:

Ulukışla istasyonu dedi tekrar adam. Kendi kendine konuşuyordu neredeyse. Sonraki cümlesi bunun bir sohbetin girizgahı olduğunun ispatıydı: “İstasyonların anlamı nedir oğlum?” Ne saçma bir soru, diye düşündü Oso. Bunu dillendirmedi, sadece düşündü. Düşündünden emindi hatta. Yaşlı adam düşüncelerini duydu, gülümsedi. Sorusunu yineledi daha müşfik bir ses tonuyla: “İstasyonların, garların anlamı nedir oğlum?” “Garların anlamı yoktur,” dedi Oso. Kısa bir an durup bıkkınca ekledi: “Onlar sadece uzayıp giden tren yollarının sıkıntısını azaltmak için Devlet Demir Yolları tarafından kondurulmuş küçük siyah noktacıklardır. Ne yazık ki bu amaçlarının anlamı günümüzde kaybolmuş görünüyor.”
Yaşlı adam yine gülümsedi, “Ne olmuş peki günümüzde amaçları?”
“Yolcu indirmek, bindimek, yük boşaltmak ya da yüklemek, böyle rutin işler.”
Yaşlı adamın keyfi arttı, hırıltılı ve derin bir kahkaha attı, “Yolcular” dedi, “yolcular yolların sahipleri, yolları kovalayanlar yani yolda olanlar… Yolda olmanın anlamını bilir misin?
Kelimelerle aran iyi “duyduğum” kadarıyla. Bana “Yolda olmak yolculuk etmektir,” diyeceğini eminim. “Yolda olmak yolculuk etmektir” dedi Oso. “Tamam, bu görünendir, bilinendir. Bir de görünmeyen var. Ama görünmeyenin bilinmeyen olmasına gerek yok. Bu bir his olabilir. Göremezsin ama hissedebilirsin. Hissettiğin şeyleri bilebilirsin, bazen de bilemeyebilirsin. Ama “varlardır”. Sadece, bilmek için bir yolculuğa çıkman gerekir.
Bu yolculuk da garlarda başlar. Çünkü garlar zamanın akışının anbean takip edildiği yerlerdir. Bazen de zamanı durdurabilirler. Trenlerin zaman içinde yolculuk güçleri vardır ve garlar bu yolculukların hem başlangıcı hem de bitişidir.

(…)

“Ben kimseye eyvallah etmem hemşerim, kimseye ne hakkımı yediririm, ne kimsenin hakkını yerim.” “Bravo, doğrusu da bu zaten.”
“Doğrusu da bu yapan var mı?” Herkes doğruyu bilir, nasıl yapılacağını da nasıl yapılmayacağını da bilir. O zaman nasıl oluyor da, doğru yapanlar üçbeş kişi iken yapmayanlar bu kadar kalabalık. Benim isyanım buna hemşerim, bana göre insanlar aynı bu trenin rayları gibi dosdoğru olmalı, düzgün olmalı. Tren de üzerinde güvenli bir şekilde gitmeli, devrilmeden.”
Dünya bu trendir hemşerim, bu trendir.
“Rayların çok azı düzgünken, bu tren nasıl yerine varıyor?”
“İnatçı da ondan, güçlü de ondan. Bu treni hayata çok benzetirim hemşerim. Bana göre hayat bir mücadeledir. Bu mücadeleyi güçlü olan kazanır. Yalnız bir farkı var, tren mücadeleyi hakkıyla kazanır.
Çünkü güçlüdür, bedeni de ruhu da. Özü iyidir. Hayat her zaman galip gelir. Evinin avlusuna döktüğün betonu düşün, bir zaman sonra beton çatlar, çatlaklardan otlar çıkar. Karıncalar gün ışığına kavuşur bu çatlaklardan. Bu hayattır hemşerim; o betonu çatlatan da, rayların azizliğine rağmen gideceği istasyona varan da, vardıran da hayattır.”

“Ya istasyonlar, garlar… nedir bunların anlamı?” “Anlamları… amaçtır, hayatın amacı.” Oso dalga geçercesine: “Çok büyük laf.” “Laf değil hemşerim, gerçek. Anlam amacın içindedir, tabibin reçeteye yazdığı değil, hastalığın, öksürüğün, ilacın içindedir. Bütünün içindedir. İstasyon rayın üzerinde değil, yanı başındadır. Hayatın hem amacı hem anlamıdır, hem içinde hem yanında. Bu hayat bir yere gider hemşerim varacağı yer, gittiği yer neresidir, gittiğinde ne olacak, orasını bilemem. Herkes kendi treninde gidiyor hemşerim; her istasyonun herkesin istasyonunun bir sırrı var, orasını bilemem…”