Ölüm Meleği | Sema Saka

Tık tık tık tık.. Tık tık tık tık..

Öyle dalmıştı ki sesle birlikte irkildi. Kafasını okuduğu kitaptan tedirginlikle kaldırıp, pencerenin camına doğru döndürdü hızlıca. Tıknazca bir serçe, kalın gagasıyla cama vurup, kendince selam veriyordu. Allah canını almasın senin kuş kere! Ben de katil kitaptan çıkıp yanıma geldi sandım ayol. Oysa ki tam da katilin güvenlik kamerasına yansıyan yüzünü görmek üzereydi. Gencecik kızın vücuduna sapladığı on bıçak darbesinden sonra dairenin kapısını kanlı elleriyle kapatıp, elini kolunu sallaya sallaya çıkıp gitmişti şerefsiz. İbrahim de nerden bulmuş getirmiş bu kitabı.
“Bir şey mi dedin Nesrin Teyze?”
Bu defa yattığı yerden kapıya doğru dönüp, refakatçi koltuğunda boylu boyunca uzanan İbrahim’i gördü.
“Aaa, çocuğum sen az evvel eve gideceğim, deyip çıkmamış mıydın odadan? Hangi ara geldin yattın oraya?”
“Demiştim ama sonra vazgeçtim. Biraz dinlenip öyle gideceğim.”
“E peki, sen bilirsin evladım. Bari televizyonu da aç izle. Saatlerce boşluğa bakıp oturacak mısın öyle hortlak gibi yanımda?”
“Yok, ben böyle iyiyim Nesrin Teyze. Biraz düşünmek istiyorum.”
“İyi bari, düşün bakalım. Belki memleketi kurtarırsın. “Aman bu çocuk da pek eserekli. Zaten bana getirdiği kitaplardan belli baksana. Hastane odasında okunacak şey mi bu Allah aşkına? Kitabın ismine bak hele… Ölüm Meleği! Yok, kesin bu İbrahim’in kafasında var biraz. Zaten saçlarını da gitmiş sarıya boyatmış geçen gün. Şahtı şahbaz olmuş. Amaan, bana ne canım!Yakın gözlüğünü indirip, kitabını etejerin üstüne koyarken, evde dört gözle onu bekleyen Hayati’si geldi aklına. Ne yapıyordur şimdi kim bilir? İnşallah suyunu, yemini ihmal etmez bizim eserekli İbrahim. Bu çocuk da hiç Asiye’ye çekmemiş. Pek hoşsohbetliydi rahmetli… Kadıncağız her temizliğe geldiğinde sevinçten çenesi düşerdi Hayati’min. O koskoca kuşun bile sesi kesildi, konuşmaz oldu o günden sonra. Ah Asiye Hanım ah.. O boğuk gece geldi aklına. Hatırlamak istemedi.
“İbrahim, Hayati’m nasıl? Yemini yiyor mu?”
“Biraz iştahsız bu sıralar.”
Sürekli böyle kitaplar okuyorsa, Hayati’m de çok yaşamaz bunun yanında. Gerçi durduk yere niye öldürsün kuşu canım. Belki de beni öldürmek istiyordur. Kitaptaki katil saçını sarıya boyadı diye, katile mi özendi İbo dersin? Yahu ben bu çocuğu yanıma almakla hatta mı ettim acaba? Daha neler! Hem kitapla adam mı öldürülür! Sen de iyice yedin kafayı Nesrin! Genç çocuk, heves etmiştir birinden görüp. Nereden ayağım kaydı da düştüm öyle? Baksana günlerdir hayatım da kaydı resmen. Ayol paranoyaya bağladım hastanede yata yata. Bir hafta daha dayanılır mı buraya? Zaten İbrahim de tuhaf bir çocuk oldu çıktı. Bak hele gözler de açık, put gibi kaldı öylece. Alah bilir hangi alemlerde!İbrahim bön bakışlarla boşluğu süzerken annesinin sesi geldi kulaklarına. Çocukluğunun toz pembe günlerine savuruverdi düşünceler onu.“İbrahiiimm, gözün çıkmasın nerdesin? Öldürcem elime geçirirsem seni!…”
“Ne var anne, valla ben bişi yapmadım!”
Oda kapısının arkasına saklanmış, dışarı çıkmaya ödü kopuyordu. Kim ispiyonlamıştı şimdi onu. Kesin komşunun kızı Şükriye zillisidir. Ağzında bakla ıslanmıyor ki kıt beyinlinin. Bin kez tembihlediydim anneme sakın deme diye.
“Ne istedin be kediden? Kuyruğunu kesmişsin zavallının. Gel ben de senin çükünü kesicem. Nerdesin bakim sen?”
Soğuk soğuk terlemeye başladı İbrahim. Ya keserse gerçekten. Çok acır mıydı canı? Benimkini keseceğine gitsin Halim’in çükünü kessin. Zaten iki de bir kız etekleri giyip duruyor anasından gizli. Şimdi anneme söylim de çüksüz kalsın Şükriye’nin abisi. Bak o zaman bi daha ispiyonlayabilcek mi beni?
“Anne bi şey yapmıyacağına söz ver anlatıcam sana. Valla anlatıcam iki gözüm önüme aksın!”
İçinden fısır fısır dualar okuyordu İbrahim. Gerçi annesi yufka yürekliydi. Kıyamazdı İbrahim’e.
“Yarın söyle hocaya, Sübhaneke’yi tekrar edin birlikte. Yarısını yanlış okudun.”
Demek içinden okumamıştı duaları.
“Olur söylerim ama çok sinirli Hoca. Elinde bi değnek, yanlış okuduk mu kafamıza kafamıza indiriyor Allah yarattı demeden. Hem anne valla Halim girdi aklıma. Yoksa ben kesmeyelim dediydim zavallı kedinin kuyruğunu.”Oğlum küçükken de şerefsizdin sen. Ne bekliyorsun? Kanı bozuk bir herifin oğlusun işte. Kılık kıyafetle olmuyor mertlik. Bak, Halim benden çok adam çıktı.

İçindeki sesi kısmak istedi İbrahim. Duymak canını sıkıyordu. Hatta canını sıkmanın da ötesine geçip sinirlendiriyordu. Bön bakışları alev aldı bir anda. Etrafını sardı, tutuştu her yer. Oda birden dar gelmeye başladı. Baktı olmayacak, ani bir hareketle yattığı yerden doğrulup ayağa fırladı.
“Nesrin Teyze, ben çıkıyorum. Yarın sabah gelirim erkenden.”
“Olur çocuğum. Yolda izde dikkat et de aman araba falan çarpmasın sana.”
“Tamam Hayati’ye selamını söylerim. Hadi eyvallah.”

İbrahim bir hışımla odadan çıkıp gitti. Araba ona çarpmazsa bile, bu kafayla gidip kesin o, arabaya çarpardı. Son zamanlarda bir anlam veremez oldu Nesrin onun bu tutarsız hallerine. İçten içe endişeleniyordu da bir yandan. Ne yapmak gerekti, bilmiyordu ki! Hazır hastanedeyken bir doktora mı gösterseydi? Ama nasıl da denir? Bu sıralar kafayı iyice sıyırdın yavrum, diye de denmezdi herhalde. Neyse yarın olsun da hayırlısıyla, düşünürüm bir çaresini. Kolay mı canım, hem anneyi hem babayı… Hem de aynı gece… Canım Asiye’m nasıl kıydın ikinize birden bilmem ki? Karıncayı bile incitemezken sen!..

Az önce İbrahim’in gözünden yayılan alevler şimdi Nesrin’i sarmaya başladı. Sıcak mı oldu ne? Yattığı yerden etejerin üzerindeki su şişesine uzandı. Bir bardak suyu nefessiz içti, bitirdi. İçindeki ateş sönmek yerine daha da alevlendi. O uğursuz telefon sesi hala kulaklarında… Zaten gece yarısı çalan telefonlar ne zaman hayırlı haberler verdi ki? Ayağımda biri başka, diğeri başka terlikler… Koşa koşa bir solukta vardığım evde, lavaboya fırlatılmış kanlı bıçağı görene kadar umudum vardı yine de… Sonra banyoda hareketsiz yatan Asiye’mi görünce… Başucunda duran içi boş o koskoca çamaşır suyu şişesiyle birlikte… Her yer kana bulanmıştı da sen bembeyazdın. Neyi temizlemek istedin ah benim canım? Aman nerden hatırladım şimdi o uğursuz geceyi. Huzursuzlandı. Bir iki sağına soluna bakındı. Baktı olmayacak, yatağın başucundaki düğmeye basıp hemşireyi çağırdı. Oturmaya mı geldik buraya ayol. Odaya giren hemşire kızcağız sordu:
“Nesrin Hanım, buyrun bir sorun mu var?”
“Ah evladım, tuvalete gitmem lazım. Bana bir yardımcı olabilir misin?”

Nesrin ihtiyaç molası veredursun, İbrahim de sarı saçlarıyla güneş gibi ışıldıyordu İstiklal’in parlak ışıkları altında. Nostaljik tramvayın peşine takılmıştı çocuklar… Kimi demirlerinden sarkmış, kimi peşi sıra koşuyordu güle oynaya. Bir anlığına çocukların heyecanına kapılıp peşleri sıra koşmak istedi. Hava ılık, gökyüzü yıldızlarla doluydu. Az ilerideki satıcının elindeki ışıklı tabancadan baloncuklar yayılıyordu etrafa. Keşke bütün tabancalar bu kadar masum olsa diye geçirdi içinden. Sonra pişman oldu dediğine. Masumiyet ona Halim’i hatırlattı. Ebruli renklere bürünen baloncuklar havada uçuşurken, Halim’in fırfırlı eteklerine takılıp yok oluyorlardı tek tek. O sırada yanından geçen adam, sertçe çarptı omzuna. Olduğu yerde dengesini kaybedip düşecekken toparladı kendini. Sinirle dişlerinin arasından söylendi.
“Yavaş be ayı!”
Adam da hiç istifini bozmadan gevşek gevşek cevap verdi.
“Medeniyetsiz öküz!”
Medeniyetsiz oluşuna mı sinirlensin, öküze benzetilmesine mi, yoksa ağrıdan zonklayan omzuna mı, bilemedi İbrahim. Bir hışımla adamın kolunu kavrayıp kendine doğru çevirdi. O anda başından kaynar sular döküldü kazanlar dolusu. Üstelik yanıklara iyi gelir denen diş macunu da yok yanında. İyi ki yok! Bir an şerefsiz babası sandı adamı. Bu kadar mı benzer bir insan! Adamın kolunu bırakıp arkasına bakmadan hızlıca uzaklaştı kalabalığı yara yara. Kulaklarında Halim’in sesi.

“Yapma yalvarırım Şeref Amca! Elini ayağını öpeyim yapma!…”
Odanın kapısı yarı açık. Annesi Nesrin Teyze’nin evini temizliyor yine. Günlerden Salı. Okuldan ateşi çıkınca erken dönüyor İbrahim. İçeride ağlayan Halim’le göz göze geliyor. Babasının pantalonu dizlerine düşmüş. Aylardan kış. Duygular buz tutmuş. Şeref’ in iğrenç inlemeleri insanlığı kirletiyor hızla. Halim’in çığlıklarıysa pencerenin camlarından sarkıyor buz saçakları gibi sessizce. İbrahim ateşten havale geçirdiğini sanıyor. Belli ki kabus görüyor. Kaçıyor sokağa. Dışarıdaki karlara atıyor kendini. Kar bembeyaz, tertemiz. Tenindeki ateşten çok ruhundaki ateşi temizlesin diye saatlerce kalıyor içinde. Annesi onu kapıda baygın halde bulana dek…

Yaz gününde sıtma gibi titreme tuttu İbrahim’i. Bütün benliği sarsılıyordu titrerken. Odakule’nin önünde, bulduğu yere çömeldi, kaldı. Bir adım daha atacak dermanı yok. Halim’in gözleri hala gözlerinde. Utançtan kıpkırmızı İbrahim. Avukat olduğunu duymuştu en son. Kim bilir nerelerde şimdi? Ben seni savunamadım o gün, sustum. Ama sen sonuna kadar savundun kendini. Benim gibi kaybolmadın, yenilmedin. Bense yaşamayı beceremedim o günden sonra Halim. Babamı da yaşatmadım zaten. Annem gelmeseydi, kanlı bıçağı görmeseydi lavaboda…
“İbrahim elindeki ne?”
Aldı bıçağı elimden polisler gelene kadar. Ben yaptım dedi annem, inandılar. Gitti elini yüzünü yıkamaya. Aynaya baktı, bembeyazdı yüzü. O günkü karlar gibi. Kapadı kapıyı. Bir şişe çamaşır suyuyla yıkadı ruhunu. Ya ben? Nasıl yaşarım bu kanla? Kurtulmalıyım ondan. Onun o pis kanından. Ani bir kararla eve gitmekten vazgeçip hastanenin yolunu tuttu İbrahim. Gelir gelmez hemşire bankosunda aldı soluğu.
“Bütün kanımı değiştirmek istiyorum. Hatta kan grubumu da. Nerede yapılıyor bu işlem acaba?”
Buğulu gözlü hemşire kızcağız şaşkın şaşkın İbrahim’e baktı. Önce kamera şakası olabilir mi diye ortalıkta kamera aradı. Bulamayınca gözlerini kısarak karşısındakini süzdü. Sarı saçlı genç çocuk kesin onunla kafa buluyordu. Zaten bugün ilk nöbetiydi. Birlikte çalıştığı hemşire arkadaşına seslendi yardım etmesi için. Saatlerce İbrahim’e konuyu güzellikle anlatmaya çalıştılar ama ne fayda! Aldığı cevaplardan hiç tatmin olmayan İbrahim, hasta odasının yolunu tuttu mecburen. Saat geç olmuştu. Nesrin Teyze’si mışıl mışıl uyuyordu maşallah. Bir iki dolandı ortalıkta. Sonra banyodaki aynanın karşısına geçti. Uzun uzun izledi kendini. O adamın kanından kurtulmalıydı. Başka çaresi yoktu.

Bu arada Nesrin de uykusunun yirmi beşinci sahnesini görmekteydi. O kadar çok olmuş muydu uyuyalı sahi? Rüyasında İbrahim, Nesrin’in saçlarını kesmiş sarıya boyuyordu. Ha ağladı, ha ağlayacak. Gitmişti güzelim patlıcan moru saçlar. Aynada üç numaraya vurulmuş sarı saçlarına üzgün üzgün bakarken, ayna birdenbire güvenlik kamerasına dönüştü. Hani genç kızı on yerinden bıçaklayan katil vardı ya, sabah yüzünü görememişti. İşte o katil ta kendisiydi. Meğerse ölüm meleğiymiş de haberi yokmuş. Hayırrrrr, diye isyan ederken, sıkıntıyla uyandı uykusundan. Banyodaki ışığı farketti. Kapı yarı aralıktı. Korkudan ödü patladı. İbrahim hangi ara gelmiş diye düşünürken, onun elindeki bistüriyi farketti. Klozetin üzerine oturmuş bileğine doğru götürüyordu kesiciyi İbrahim. Nesrin bir hışımla elindeki hemşire düğmesine bastı. O sıra da endişeyle haykırdı.
“İbrahim elindeki ne?”
Annesinin sesini duyar gibi oldu İbrahim. Bembeyaz karları hissetti teninde. Ürperdi. Sonra birden kendine geldi. Sanki derin bir uykudan uyanmışçasına şaşkındı. Yatağından kırık ayağıyla alelacele inmeye çalışan Nesrin’le göz göze geldiler. Nesrin olduğu yerde donakaldı. Boğazı düğüm düğüm olan İbrahim yutkundu. Aynı anda ikisi birden bağıra bağıra ağlamaya başladılar. Yıllar sonra ilk kez… Yazın ortasında lapa lapa kar yağıyordu. Ortalıkta tertemiz kar kokusu…

By | 2018-01-30T08:58:19+00:00 Ocak 28th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: