Acımak | Başak Arslan

“Üşüdüm. Üşüdüm. Daldan elma düşürdüm. Elmamı yediler. Bana cüce dediler. Cücelikten çıktım…” deyip deyip gülerdik.

Tekrar söylemeye başlardık sonra. Onu her gördüğümüzde hep aynı bölümü… Ta ki o evine girene, kapısını kapatana kadar. Sonraki gün bu sefer de:
“Biz tam yedi cüceyiz. On dört kollu bir deviz. Var mı bize yan bakan hey yan bakan…”

Bu böyle sürüp giderdi. Her seferinde onu kızdırmayı başarırdık. Yüzü al al, mor mor olup burnundan soluyarak girerdi her seferinde evine. Bizi her gördüğünde ya yolunu değiştirir ya da adımlarını hızlandırırdı. Çocuk olduğumuz için hiç sesini çıkartmazdı. Kendi de çocuk gibiydi zaten. Sadece kısa boylu olması değildi onu çocuk gibi yapan. Yüzü, ağzı, burnu, elleri tıpkı sekiz on yaşlarındaki bir çocuk gibiydi. Çocuk sanılmasın diye olacak hep takım elbise giyerdi. Üzerindeki takım elbise ben emanetim diye bağırırdı. Kimi gün bu takım elbiseye yelek, kimi gün kravat eşlik ederdi. Takım elbiseli, kravatlı, makosenli bir küçük adamdı o.

Adı Gürbüz’dü. Sağlam, güçlü ve iyi gelişmiş anlamına gelen ismi ile görüntüsünün tezat oluşturmasına şaşırırdım. Mahallenin berberinde çalışırdı. Kimi zaman kasada durur, gelene geçene laf atar, hesap yapardı. Kimi zamansa ayağının altına tabure koyar, saç sakal tıraşı yapar, bahşiş toplardı.

Şimdi düşünüyorum da çocukken alay etmenin, hayatı başkalarına zehir etmenin, karşısındakini küçük düşürmenin, fiziksel ve duygusal olarak çevremdekilere acı vermenin en başarılı uygulayıcılarından biriymişim.

Kemal, Onur ve ben daha dokuz on yaşlarında sosyal bir grup oluşturmuştuk. İsmine de çete demiştik. Bu çete kendimizden farklı olanları (gözlüklü, şişman, kısa boylu) aşağılamak, savunmasız olan kişilere karşı şiddet göstermek üzerine programlanmıştı. Mahallenin üç silahşörleriydik. Athos, Porthos, Aramis… Tek kuralımız vardı birbirimize asla yamuk yapmayacaktık. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindi. Avuç içlerimizi keserek bundan sonra birbirimizi gözeteceğimize ilişkin yeminler etmiştik.
Taksi zillerine basıp kaçar sonra bir ağacın arkasına saklanır gelen taksiciye gülerdik. Yaşlıların zillerine basıp kaçar, suçu hep başkalarına atardık. Balonlara su doldurup geçen arabaların camlarına atardık. Balkona asılan çamaşırların üstlerine çamur topları atardık. Kapı önlerindeki ayakkabıların içlerini suyla doldururduk. Yaşlılara, çocuklara yapmadığımız eziyet kalmaz her seferinde işin içinden bir şekilde sıyrılmayı başarırdık.

Mahalledekiler gelip şikâyet ederlerdi ara sıra babaanneme. Babaannem beni sonuna kadar savunur:
“El kadar çocuk bu ayol,” diye başlayıp,
“Siz hiç mi çocuk olmadınız?” diye bitirirdi cümlelerini. Kimseye laf söyletmezdi konu ben olunca babaannem.
Sonrasında:
“Bir daha olmasın, deden duymasın tosunum.” derdi bana.
Dedem duysa kıyameti koparırdı. Aksi bir adamdı dedem. Rahat, hazır ol, selam dur, marş marş komutları ile evde askeri disiplin yaratmaya çalışırdı. Mahalleli dedeme şikâyete gittiğinde eve gelir:
“Eşkıya mı oldun lan başımıza?” diye bağırırdı. Sonrasında da kendi çapında cezalar verirdi. Sofra toplama cezası, banyo temizleme cezası, odun kırma cezası en sık verdiği cezalardandı. Korkardım ama bir o kadar da severdim dedemi.

Babaanne ile büyümek özgür bir çocukluk geçirmek demekti benim için. Canım ne istese pişirilir, ne istesem alınır, nereye istesem götürülür, bir dediğim iki edilmez, her türlü şımarıklığıma göz yumulurdu. İstediğim saatte eve gelir, istediğim saatte çıkardım evden. Gözümün içine bakardı babaannem. Tek amacı beni mutlu etmekti. Yine de bir şeyler eksikti. Babasının omuzlarına çıkmış çocukları, annesiyle parkta oyun oynayan arkadaşlarımı o küçük dünyamda içten içe kıskanırdım. Bir gün yine evlerin zillerini çalarak eğleniyorduk ki apartmanın birinden pusuya yatmış olan Halil İbo çıktı. Halil İbo mahallenin en iri yarı, en acımasız, en güçlü kişisiydi. Kimin yardıma ihtiyacı olsa hemen Halil İbo’ya koşardı. O da kimseyi ikiletmezdi. Halil İbo’yu görünce korkup kaçmaya başladık. Halil İbo peşimize düştü. Yokuş aşağı biz önde, Halil İbo arkada koştuk, koştuk, koştuk. Tam yokuşun sonuna gelmiştim ki ayağım taşa takıldı. Önce sendeledim sonra yere yüzüstü kapaklandım. Kemal ve Onur’a baktım düştüğümü gördüler mi diye çaresizce. Arkalarından bağırdım. Duymamalarına imkân yoktu. Önce yavaşladılar, arkalarına baktılar sonrasında koşmaya devam ettiler.

“Hani hepimiz birimiz, birimiz hepimiz içindik lan piçler” dedim avazım çıktığı kadar bağırarak. “Bu muydu sizin yemininiz?”
“Piç sensin lan” dedi Halil İbo, beni iki yakamdan tutup havaya kaldırarak.
“Hayvan oğlu hayvan sen yüz kilosun ben kırk kiloyum. Bırak beni.” diye bir taraftan da bağırıyor bir taraftan ağlıyordum.
Sırtını yumrukladım indirsin diye, yüzüne tükürdüm. Tükürmem onu daha da sinirlendirmiş olacak ki yanağıma tüm gücüyle bir tane patlattı. İkincisini vurmaya yelteniyordu ki:
“Bırak çocuğu Halil İbo!” diye incecik bir ses duydum.
Halil İbo’nun tam da önüne durmuştu Gürbüz. Küçücük Gürbüz koskoca Halil İbo’ya benim için kafa tutuyordu. Halil İbo kendisinin yarısı kadar bile olmayan Gürbüz’ü dinlemiş beni yere bırakmıştı.
“Yaklaş” dedi Halil İbo’ya.
Gürbüz, parmaklarının ucuna basarak ona doğru eğilen Halil İbo’nun kulağına:
“Allah zaten vurmuş bir de sen vurma kardeşim” dedi sessizce. Ne kadar sessiz söylemeye çalışsa da ben duymuştum.

Annemle babamın hayatta olmaması ilk kez işime gelmişti. Normalde birinin bana acımasından nefret ederdim. Gururuma dokunurdu. İlk kez bu durumdan hiç şikâyetçi değildim.
Halil İbo:
“Bir daha görmeyeceğim lan lan lan…” dedi.
Piç diyememiş lan demişti.
Yanağımı tutarak arkama bile bakmadan hızlı adımlarla yanlarından uzaklaştım.

By | 2018-05-23T07:47:21+00:00 Mayıs 23rd, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: