Dağınıktı yorgun yüreği, yaşlıydı özlem dolu gözleri, dertleşmek istedi. Kasabanın meydanında fırtına yeşili bir göl, ardında göğü yaran karlı dağlar, kenarında bir bahçe, içinde rengarenk tahta sandalyeler, küçük masalar, büyük ağaçlar. İçi gibi gri sandalyeyi çekti, oturdu karşısına heybetli bilge ağacın. Seviyorum, dedi. Öyle kuru kuruya seni seviyorum demekle olmaz aşk! Kaçmakla, saklanmakla hiç olmaz! Aşkı içine işlersin, kalbini kalbine kazır kendi kalbin yaparsın, dedi bilge ağaç. Kendi kalbinden kaçabilir mi insan hiç? Çay söyledi, göle döndü yüzünü. Beş yıllık birlikteliklerini beş ayrılıkla taçlandırmışlardı, altıncısı olmasın diyeydi kaçışı. Bir daha göz göze gelmek bir daha başlamaktı, en iyisi gözün göze değmemesiydi. Kırkıncı yaşını kutladıkları gün, tabi ki, yine kavga etmişlerdi ve uzayan kavga sabaha karşı ayrılıkla son bulmuştu, yine, yeniden. El ele yürüdükleri yollar, film izledikleri salonlar, sesleri kısılana kadar şarkılara eşlik ettikleri konser mekanları, kestane yedikleri o köşe, her Pazar kitaplarına eşlik eden mis gibi aromalı kahveleriyle avlulu kafe, zamanın nasıl geçtiğini anlamadan sarılıp sohbet ettikleri üçlü koltuk, hepsini ve her şeyi geride bırakmak, onu geride bırakmaktı, başka çare yoktu! Bu ayrılık son ayrılık olmalıydı. Küçük kahverengi kumaş bavulunu topladı, kapının yanındaki boy aynasına asılı fotoğraftaki gülen yüzlerine baktı son kez, sertçe çekti kapıyı ardından isyan edercesine, çıktı, gitti. Kilometrelerce sürdü arabayı, durmadan, dinlenmeden. Siyah deri kaplı direksiyonun dili olsa yeter derdi, sıkıp sıkıştırdın derimi, az gevşet ellerini. Yumuşak kumaşı sertleşti altında sol koltuğun, gaz pedalı ezildi, yılların dimdik vites kolu halsiz düştü. Bu küçük kasaba ilaç olacaktı, unutturacaktı onu. Bu yüzdendi işini gücünü, hayatını, emeklerini geride bırakışı, buraya gelişi, kaçışı, şimdilik kasabanın kırmızı kapılı tek oteline girişi bundandı. Yarın bir ev bakacak, kendine bir uğraş bulacaktı, bembeyaz bir sayfa açmaktı istediği, hepsi bu. Dinledi bilge ağaç sözünü kesmeden Talas’ın. Garsonun masaya bıraktığı çay bardağının çıkarttığı sesle irkildi, elini kolunu ne yapacağını bilemedi ilkin, göğsünün üzerinde kilitledi kollarını.

— Evet, hepsi bu işte! Tek istediğim bir an evvel unutmak, gel gör ki, otel odamdaki küçük pembe plastik şişeli şampuanı görünce, o geldi aklıma, bunlarla saçını yıkarsan saç kalmaz kafanda derdi kesin. Suyun altında o vardı akan her damlada. İnce şilteli yatağın üzerindeki kahverengi battaniye yıkanmış mıdır iyice acaba diye, dört döndürürdü elinde kesin, diye düşündüm sonra. Uzanıp dinleneyim dediğim an, yatağın sağındaki boşluk vurdu yüzüme. Baktım uyuyamayacağım, geldim buraya, bir çay içeyim dedim, baksana demli geldi, tıpkı onun sevdiği gibi. Nasıl unutacağım, nasıl soğuyacak kalbim, madem bilgesin, var mı benim mutlu sonum?

***

İmge, günlerce, zaten sana uygun değildi, aman daha iyisini bulursun, seni hak etmiyordu diyenlere sıra sıra cevaplar vermek, ona buna, her kafadan sese, aşık olduğunu, evet evet, tek ve hakiki aşkı onda bulduğunu anlatmak durumunda kalmıştı. Gecelerce ağlamış, sabahları zorla kendini yataktan kaldırıp, kafası dağılsın diye alışverişe çıkmış, hiç de ihtiyacı olmayan bir yığın yepyeni elbise, makyaj malzemesi ve hatta ne gerek varsa, annesine yeni bir düdüklü tencere bile almıştı. Yine de olmuyordu, on beş kez güneş açmış, on beş kez kafasını yastığa gömmüş, o ise kalbinden çıkmamıştı. Çıkamazdı da zaten, çıkmasını da istemiyordu çünkü İmge emindi, o, geleceğiydi, el değmemiş hayalleri, gelinliğinin yanındaki damat, doğmamış bebeklerinin babasıydı. Barışacaklardı elbet, kesindi, sadece barışmak için doğru yolu bulmalıydı. Annesi, tarçın kokan küçük mutfakta kurabiye yaparken İmge, odasına geçip kapıyı kilitledi. Kırmızı küçük kalp desenleriyle kaplı, yasemin kokulu yatak örtüsünün üzerine bağdaş kurup oturdu, olasılıkları bir kez daha gözden geçirme vaktiydi. Kollarını usulca havaya kaldırdı. Uzun ince parmaklarını aşağıya doğru indirirken, notalara basar gibi oynattı. Ve işte geldiler: Olasılık Baloncukları! Mucizevi renkleriyle sakince yağmaya başladılar yumuşak yatağın üzerine doğru. Pembe mavi yansımalı baloncuğun içine bakıp sesleri dinledi, telefon konuşmasıydı bu. Seni özledim diyordu İmge’nin sesi, işim var şimdi, sonra konuşuruz diyordu karşıdaki donuk ses. Off, hayır, lanet telefonu eline almayacaktı, bu olasılık hiç hoşuna gitmedi, patlattı sağ işaret parmağıyla baloncuğu. Yatağın üzerinde, yanı başında duran cep telefonunu aldı sinirle, komodinin üzerine koydu, yetmedi, ters çevirdi. Özlem değildi, özlemek değildi, özleyen vardı bu yatakta, hem de tek başına. O da özlüyor muydu? Ahh, yok, bunu telefonda öğrenmeyecekti, yüz yüze oldukları bir olasılıkta barışma yüzdeleri daha yüksek olurdu kesin, ne de olsa İmge’nin masmavi gözlerine dayanamazdı. Bir başka baloncukta, yüzünü gördü, karşılıklıydılar, kapı eşiğinde, vaktin varsa belki bir kahve içeriz diye düşünmüştüm diyordu İmge tereddütle, ev dağınık diyordu almıyordu içeriye beriki. Aaa, yok yani, kapısına da gidemezdi canım, o kadar da değil! Baloncuğu patlatıverdi. Dikkatle inceledi gözlerinin önünde süzülen olasılıkları. Mesaj attığı bir baloncuk buldu, mesajına gelen cevapta, kavgayı sen başlattın, senin yüzünden bitti, nefret ediyorum senden yazıyordu. Hiç de bile nefret etmiyordu, üç yıllık ilişkinin ardından bir anda nefret doğmazdı! Yalancı işte! Yok, hayır, mesaj atmak da kötü fikirdi, hem kavganın kendi hatası olduğunun farkındaydı da kavganın neden çıktığını hiç mi hiç hatırlamıyordu, hatırlasa belki daha iyi olasılıklar bulabilirdi, offf, yok, bu baloncukta da iş yok, patlat gitsin! Hiçbir baloncuk istediği gibi değildi, yüzünü astı, sonra hırsından ayağa fırladı yatağın üzerinde. O zamana kadar sessizce ayak ucunda mırıldanarak gözlerini dinlendiren Pamuk, bu ani hareketle, miyavvv, dedi, rahatımı bozuyorsun hop, otur aşağıya! İmge, yeniden çöktü olduğu yere.

***

Yer altı dünyasına kadar inen kökleri ve gövdesinde yüz yıllık halkalarıyla bilge ağaç, sevdiğine kavuşamayan aşık kalplere omuz, genç aşıkların birbirlerine verdikleri sözleri yazdıkları ant tahtası, yolları bekleyen kalplere umut ışığı olmuş, çok görmüş çok geçirmişti. Kabuğundaki her bir harf, her bir eğri büğrü kalbin hikayesini bir o bilir, aşıkların sırlarını dallarında barındırır, yapraklarıyla saklardı. Talas’ın sözleri belli ki kırık döküktü, aslında kalbi netti de kafası bulanıktı.

— Söyle bana, mutluluğun sonu olur mu delikanlı?
Delikanlılığı pek kalmamıştı da, ağacın yaşı düşünülürse onun açısından doğru, Talas daha delikanlı denilebilecek yaşta sayılırdı. Sağ elindeki ince belli bardağı evirdi çevirdi, bir yudum aldı, içine çekti kokusunu.
— Bizde mutluluğun başı ile sonu arası en fazla iki, bilemedin üç saat sürerdi. Her gün en az üç defa kavga etmezsek gün geçmek bilmezdi. Kavga ile son bulan mutlu anlar, genellikle yanağıma cilveli bir öpücük kondurması ve gülen gözleriyle yeniden başlar, akşama yeniden son bulur, bu böyle sürüp giderdi. Bu nedenledir ki, ne mutluluk ne de sonu hakkında bildiğim varsa da, karmakarışık oldu. Sen söyle giden mutluluk geri gelir mi?
— Sen bırakırsan senden uzaklaşmaz mı?
— Ben bırakmasam bile, olmuyor işte diyorlar, daha kaç kere deneyeceksin, yeni denizlere yelken açma vaktin gelmedi mi?
— Kulakların açıksa dış seslere, kalbinin sesini nasıl duyarsın?

Bilge ağacın her soruya soruyla karşılık verişi de O’ydu işte, yine o, hep o. O da noktalı cevaplar vermeyi sevmez, soru işaretleriyle Talas’ı baş başa bırakır, kendi bulsun isterdi bulmacanın yanıtını. Sağdan sola üç harf, hadi düşün dur şimdi! Biten çayın ardında kalan boşluğa daldı gözleri, neden sonra yan masaya servis yapan gence seslendi, bir çay daha lütfen, demli olsun!

***

Rahatı bozulan Pamuk, döndü dolaştı, geldi kucağına yerleşti. Nasıl da biliyor kendini sevdirmeyi! Sever elbet İmge, sevmez mi hiç, en candan en sadık dert ortağı ne de olsa, gözyaşlarının tek tanığı… Daha çok gençsin, önüne daha çok kısmet çıkar dese de arkadaşları ve annesinin her bulduğu boş anda söylediği gibi daha yirmi dokuz yaşında, yani hayatının ilkbaharında olsa da, biliyordu, ruh ikizini bulmuştu ve ondan asla vazgeçmeyecekti. Üç yıldır tek bir kere bile kavga etmemişlerdi ve iki hafta önce resmen bir patlama yaşanmıştı! Ta tanıştıkları ilk ana dönüvermişlerdi!

— İlk randevumuzda sürekli saatine bakıyordun!
— Sen de ilk randevumuzdan bugüne kadar hep halı saha maçlarıma laf edip durdun!
— Ya, halı saha maçları mı? Onlar yine iyi! Saatlerce oynayıp durduğunuz o oyunlarınıza ne demeli, çocuksun işte!
— Oyun değil o, hiç anlamıyorsun! Sen kendine bak hem, o kadar kırmızı giyme diyorum, yine gittin yazın kırmızı bikini giydin! Kimin dikkatini çekmeye çalışıyorsun acaba? Sanki yanında ben yokum!
— Aaa! Şimdi de kıskançlık mı yapıyorsun? Peki, peki sen neden mesajlarıma iki saat sonra cevap veriyorsun onu söyle! Hem görüyorsun mesajlarımı hem de cevap vermiyorsun!

Hafta sonu planlarından, abisine bencil demesine, oradan, gittikleri bir düğünde yan masada oturan kızın neden bakıp durduğuna, acaba daha önceden tanıyordu da şimdi kızı tanımamazlıktan mı gelmeye çaışıyordu’lara, sonra neden İmge’yle beraber hiç kitap okumadığına, yok efendim İmge’nin daha yeni yıkanmış gıcır gıcır arabaya nasıl olur da kahvesini dökermiş’ine kadar bir sürü alakasız şey hakkında kavga edip durmuşlardı. Meğer içlerinde biriken çöp kutusunu üç yıldır boşaltmamışlar da, basınçla kusuvermişlerdi işte bir kerede böyle. Aklı ayrıldıkları o güne gidince, dikkati dağıldı, dört beş baloncuk yatağa düştü, patlayıp yok oldu. Kahretsin, ne vardı acaba kaybolan olasılıklarda? Daha dikkatli olmalıydı, usulca inen başka bir baloncuğu inceledi, instagramda bir fotoğrafa yorum yazıyordu İmge ve o, yorumu siliveriyordu! Yok canım, neden silsin yorumunu, hem de daha ikisinin fotoğraflarını silmemişken? Bu baloncukta da iş yoktu, patlatıverdi. O sırada Pamuk da özenmiş olmalı, katıldı oyuna, bir pati de o attı düşen başka bir baloncuğa.

***

Hiç mi kulak vermemişti kalbinin sesine Talas? Yo, hayır, kim ne derse desin aşkının peşinden koşmuş, pes etmemişti.

— Kalbimi dinledim de ne oldu? Beş kere ben gittim, kimi zaman kırmızı güller kimi zaman sürpriz yemek davetiyeleriyle kimi zaman kapısına küçük hediyelerle. Altıncısı mı olsun diyorsun sen şimdi? Yine mi dene diyorsun? Yine mi git çal kapısını, seviyorum seni de!
— Kadının gözlerinde gördüğün aşka beş kere bakmışsın, beşinde de aynı, değişmez onuncu seferde de! Kadının gözü aynı gözse bakışını değil, baktığın yeri değiştirmelisin delikanlı.
Sonu olan bir cevap, ilerleme var bilge ağaçla sohbetinde. Tekdüzelik mi bu dediği ki? Her geçen günün ayniyetinden mi bıkmıştı sevgili yoksa? Bardağı sıktı avuçlarında.
— Durup da baktığım yer neresi sandın ki, böyle söyledin, ey, derdimi dinleyen ulu ağaç? Daha açık olsan da su serpsen ruhumda yanan bu ateşe… Onunla fazlayım onsuz eksik, hangi yönden bakarsam tam olurum?
— “Biz” nedir bilir misin sen? Kır zincirlerini bağlandığın “ben”den. “Biz”in yokluğunda tamamlanır mı hiç aşkın şartları?

Geçen beş yılın beşinin her bir gününde de yalnızca kendini düşündüğünü mü söylüyordu bu ağaç Talas’a şimdi? Yok, bilemezdi, nasıl bilsindi, hiç görmemişti ki onları birlikte! Sağ bacağı titremeye başladı. Peki, doğru olabilir miydi söylediği? Sandalyesinde kıpırdandı, birden tahtalar batmaya başladı sırtına. Üç yıl aynı evi paylaşmış, araya giren ayrılıklarla evleri ayırıp ilişkilerini sürdürmüşlerdi. Talas arada onun evinde kalır, işleri yoğunsa kendi evinde sabahlara kadar çalışır, erken saatte toplantısı varsa kendi yatağında yatıp güzelce dinlenmeyi tercih ederdi. Hafta sonları annesine uğrar, arkadaşlarıyla buluşur, hele de araba fuarı varsa mutlaka katılır, akşama işleri bittiğinde sevdiğini alıp yemeğe çıkartırdı. Hakikatten de baktığı yön, hep kendi durduğu yerden miydi? Kavgalar da bundan mıydı? Ah, Talas, sevdiğin o kalbin isteklerini, hiç düşünmemişsin bak bu zamana kadar! İstemsizce fırlayıverdi ayağa.

— Peki, dönsem, değiştim desem, biz olmaya geldim desem, kabul eder mi şimdi beni?
— Söz ağızdan çıkmadıkça, sevgili dileğini nereden bilsin?
Yine soruya karşılık soru, neyse ki cevabı içinde, söyle diyor yani, bas gaza dön geri. Ama ya kabul etmezse beni, o zaman gelmez miyim yine bulunduğum bu noktaya. O zaman hiç ayrılmamak, gitmemek, dönmemek ve burada yeni bir sayfa açmak daha akıllıca değil mi? Çevre masalardan atılan şaşkın bakışlara boyun eğdi, oturdu gerisin geri gri sandalyesine.
— Döndüm diyelim, ya reddederse beni bu sefer? Ya da hadi barıştık, o zaman da ayrılırsak yeniden…
— İhtimaller denizi tehlikelidir delikanlı. Olasılıkların içinde yüzüp tutunacak dal aramak yerine olmasını istediğin her neyse ona tutun sımsıkı. Odaklan ve suyun akışına bırak kendini. İşte o zamandır ki, mutluluk ay ışığından yol olur görünür gözüne, kaybolmazsın karanlık sularda.
— Ne güzel sözler söylüyorsun, ne kıymetli ne heybetli! Diğer yandansa, içim hala müphem, kalbim ateş, ellerim titriyor da bak tutmakta bile zorlanıyorum şu kırılgan çay bardağını. Beş yıl oldu tanışalı, mürur-u aşk olabilir mi bizimki, geçmiş olabilir mi vadesi?
— Bir hediyedir aşk kendine verdiğin, vadesi olur mu yüzünü güldürenin?

Bir soru daha! Yok, bulanıklıklar çekiliyor gibi olsa da ruhunun kenarlarına, netleşmedi daha aklı. Kalktı ayağa, teşekkür etti çay için. Gün batıyordu dağların ardında. Döndü güneşe yüzünü, sordu, ne yapacağım ben şimdi? Şimdi batıyorum ama yarın yepyeni bir güne doğacağım, umutla, aydınlıkla ve sonra yine batacak yine doğacağım, sen de doğ yeniden derim ben. Hem bilge ağaç sana verdi aradığın cevabı, dinle duyduklarını bir kez daha sen! Durdu, düşündü birkaç dakika. Neydi umudu, neydi hayali? Durgun göle çevirdi gözlerini, göğü delen dağlara uzandı bakışları. Bu ilişki yürümez artık demişti Beril, denedik olmadı! Artık seninle bir ilişki istemiyorum! Kapatmıştı telefonu. Karşı gelmemişti bile Talas. Yürür, yürütebiliriz dememişti! Kendi hayallerini anlatmamıştı, anlatamamıştı çünkü o an emin değildi hayatının sonuna kadar onunla güne uyanmak istediğinden ama şimdi, şimdi emin, evet, “biz” olmak istiyordu! O da öyle istemişti belki yıllarca da görmemişti bunu Talas’ın tavırlarında, sözlerinde, gözlerinde ve vazgeçmişti sonunda… Bavulunu toplamalıydı, koşmaya başladı.

***

Barıştıkları bir iki olasılık baloncuğundaki senaryolarda yeniden ayrıldıklarını gördü, bir başka baloncuk İmge’nin, yolda rastladığı sevgilisine doğru koşarken arabaya çarptığını gösteriyordu, korkup patlatıverdi gri yansımalar saçan baloncuğu. Geriye attı kendini, Pamuk göğsünde şimdi, bembeyaz tavandan düşmeye devam ediyor olasılık baloncukları. Haftaya ortak arkadaşlarının birinin doğum günü kutlaması vardı, karşılaşacaklardı, o güne ait bir baloncuk bulsa fena olmazdı. Yok ya da daha öncesinde mesela, işyerinden dönerken her gün kullandığı yolda karşılaşsalar ne olurdu? A, yok yok, daha erken bir karşılaşma olasılığı vardı! Gözleri parladı, doğruldu, dudakları geniş bir yay çizdi yuvarlak yüzünde. Tabi ya, yarınki halı saha maçına gidebilir ve maçtan sonra belki konuşabilirdi! Evet, çok iyi fikir! Baloncukları taradı gözleri hızlıca. O kadar çok olasılık vardı ki, bir an ümitleniyor bir an karanlığa gömülüveriyordu. Arada da kavganın çıkış nedenini hatırlamaya çalışıyordu ama imkansız, gelmiyordu aklına! Demek ki çok saçma bir nedenden başlamıştı kavga… Ah aptal kafam, neydi neydi! Yüzünü gözünü açsa, belki netleşirdi aklı, bileğine bağlı lastik tokayla at kuyruğu yaptı saçlarını. Olasılık baloncuklarından birinden diğerine, sonra bir başkasına geçerken annesinin sesini duydu. Kurabiyeler tamamdı, yanına bir de börek yapası tutmuştu canı anneciğinin de evde yufka yoktu, hadi bir tanecik kızı bir koşu gidip alıversindi! Baloncukları durdurdu, üzerine eşofman altını geçirip yerde duran çantasının içinden cüzdanını kaptı, çıktı evden.

Ayaklarını otomatik pilota aldı, ne de olsa gidecekleri yolu biliyorlardı, kendisi ise daha önemli konulara odaklandı, bugün Pazar’dı, Koray ne yapıyor olabilirdi? Ya birinin evinin koltuklarına tüneyip oyun oynuyordur ya da erkek erkeğe bira içip dedikodu yapıyordur! Evet, erkekler kadınlardan daha çok dedikodu yapıyorlar, biliyordu ve hatta kendi adının geçtiğinden de emindi çünkü kulakları çınlıyordu deli gibi tam da şu anda! Kendi özgürlüklerini ilan etmiş ayaklarının hızına yetişmeye çalışan kolları, sağa sola savuruluyordu. Ya, inanamıyordu, aşık olduğu adam hakkında neden şimdi böyle olumsuz şeyler söylemeye başlamıştı? Yanından geçen bir adam çarptı, pardon! Sağ elini yüzünün önünden geçirip kışt dedi uğursuz düşüncelere, kafasını iki yana salladı hızlıca, kendine geldi. O sırada önünden geçmekte olduğu avlulu kafede, geçen gün unuttuğu kitabı hatırladı. Tabi, aklı yerli yerinde durmadığından, hesabı ödemiş bahşiş olarak da kitabını bırakmıştı! Hazır geçiyorken önünden, girdi içeri. Garson kız müdavim olan İmge’nin kitabını tabi ki sakladıklarını, iki dakika beklerse hemen arka odadan getireceğini söyledi. Aman Allah’ım o da ne, Koray mı o yoksa? Camla ayrılan avluda Koray, kendisinden hiç beklenmeyecek ve olasılıklarda hiç görünmeyen bir şekilde yuvarlak tahta masada oturmuş, biraz sıkıntılı bir yüz ifadesiyle, ince bir kitabın yapraklarını çeviriyor. Ne yapsaydı şimdi, hay aksi, baloncuklarda hiç görmemişti böyle bir olasılığı, yanına gidip ne okuduğunu mu sorsa ya da onu fark etmesini mi beklese ya da çıkıp gitse hem annesi de yufka bekliyor ya da, ya da… Olasılık denizinde kaybolmuşken aklı, eline bir şeyler tutuşturulduğunu hissetti İmge. İçinde iki kahve fincanı, ah tam da Koray’ın sevdiği gibi bol köpüklü, yanında iki lokum ve unuttuğu kitabıyla bir tepsi bu! Kafasını kaldırınca gözlerine inanamadı bir an, ne işi vardı abisinin burada şimdi, hem de elindeki tepsilerle? Daha dün sabah veda edip gitmiş, artık bir iki ay sonra ancak gelirim dememiş miydi? Bir abisine bir elindeki tepsiye baktı, şaşkın bakışlarını Koray’a çevirdi, açısını genişletti ve bum, Beril Abla arkalardaki bir masada dizüstü bilgisayarında bir şeyler okuyor, anlaşıldı, abinin aklı başına geldi!

— Koray’a mı götüreyim diyorsun bunu? Beril Abla’ya mı o elindeki tepsi de?
— Evet! Aynen öyle ufaklık!

Ufaklık deme bana artık, diyecek oldu, vazgeçti. İki eliyle tuttu tepsiyi. Abisinin gözlerinin içi, bugüne kadar hiç görmediği kadar aydınlık ve kararlıydı. Sanki dünkü abi ile bugünkü abi arasında yıllar geçmiş ya da abisi ruh değiştirmişti ya da ruhunu yıkatmıştı ya da… Tam olasılık baloncuklarını yardıma çağrıyordu ki, abisinin eliyle kendisini iteklediğini fark etti.

— Ne yapıyorsun?
— Mutlu sonlarımızı yazıyorum!