Gece Lambası | Deniz Pekgenç

Saat on dokuz kırk beş. Samanla karışmış balçık, tuğla olmuş örmüş duvarları, el yordamıyla alelacele maviye çalmış evin içinden yankılandı bir yedi yaşın çığlıkları.
— Hani almamışsın! Sevmiyorum seni işte, sevmiyorum! Söz vermiştin! Hiç almıyorsun zaten! Başka babalar neler alıyor neler! İstemiyorum senin oğlun olmak, sevmiyorum işte seni!
Damla damla düştü gözlerinden hayaller, yere çarpıp tuzla buz oldu, cam parçaları gibi sivri, keskin, saydam… Oğlan koştu, odasına girdi, çıktı derhal, odası soğuk. Mecbur sobalı salonda kalacak. İki oda var zaten. Biri kendinin diğeri herkesin, büyük odadaki sedir hem ana babasının yatağı hem konu komşu gelince misafir oturağı. Soba sıcaktı, az uzaklaştı, çömelip oturdu, büzdü dudaklarını, kolları kilitli. Küstü işte, konuşmayacak babasıyla. Bugün doğum günüydü hâlbuki. Ne pasta vardı ne hediye. Anasının temizliğe gittiği evden gelmişti kalınca kırmızı halı, üzerinde ejderhalar, pembe çiçekler. Keşke o evin çocuğu olsaydı. Gözlerini kapattı, sanki babası da onu göremeyecekti.

Saat on dokuz kırk altı. Sımsıkı tuttuğu kapının pası, yalnızca Mustafa’nın parmaklarında, avucunda değil, sanki azabın lekesi gibi sarmıştı bedenini. Nasıl bir babasın sen? Nermin, yapma diyor, bakma sen ona, daha çocuk, hadi geç içeri. İlahi bir varlık, evet, ancak ilahi bir varlık olabilirdi Nermin, yaşadıkları tüm zorluklara rağmen hala gözlerinin içi gülen, sevgiyle sarılıp merhametle bakan. Badanasız dış cephede asılı ‘kentsel dönüşüm alanıdır’ levhası sarsılıyor kapanan kapıyla. Nermin’in, çorba yaptım, en sevdiğin, hadi yıka elini yüzünü gel dediğini duymuyor Mustafa. Kafasında bin bir ah bin bir vah, kalbinde kerpeten, evin erkeği ağlar mı hiç? Can Nermin, güzel Nermin, sen yine vardır bir hayır diyeceksin ya, bu sefer, ah hele de bu kış günü, işsiz kalmak, ne yer ne içeriz, odunu kömürü nasıl, nereden alırız diye düşünmemek kolay mı olacak? Daha söyleyememişti ki Nermin’e, oğlanın derdine düşüp ağzını açamamıştı.

İki saat on altı dakika önce. Saat on beş otuz, ikinci vardiyanın paydos vakti. Oğlanın doğum günü diye bugünlük mesaiye yazdırmamıştı kendini. İşe girdiğinden beridir ilk defa erken gidecekti gönlü zengin evine. Tulumu çıkarttı, üzerini değiştirdi. Sağ cebi delik emektar montunu giydi. Çok zayıflamıştı ya mont iki beden büyük gelirdi üzerine. Yılların hatırına bugün yüzünü kara çıkartmayacaktı, çıkartmamalıydı. Sağlam cepte anahtarlar, ince cüzdanı, bir de hala nasıl ödenecek diye kara kara düşündüğü gülle gibi ağır elektrik faturası. Pörsümüş delik cepte sarıp sarmalanmış küçük bir kutu, sol göğsünün altı boş, kutu atıyor güm güm, güm güm… Allah’a sığınıyor, sen yardım et, ötmeden geçeyim şu detektörden! Parmaklarıyla kutunun sağını solunu yokladı, emin ya, çıkartmıştı bandrolünü, başka bir kutuya yapıştırıvermişti, kim fark edecekti koca hipermarkette ama olsundu, bir daha bir daha kontrol etti. Yürüdü, her sabah ve gecenin bir yarısında selamlaştığı detektör, yaptı güzelliğini, hiç ses çıkartmadı. Oh, Allah’ıma bin şükür! Sağ eliyle güvenlikçiye selam verirken kutu düştü yere, Mustafa yerin bin kat dibine. Sanki hipermarketin sahibi, sanki babasının malı, ne olur görmezden gelsen be adam, ne olur! Yok! İlla, amirimi çağıracağım diye tutturdu çam yarması! Yarma amire, amir müdüre yetiştirdi. Gerisin geri marketin içine, oradan da arkadaki toplantı odasına alındı Mustafa. Neden almıştı kutuyu, neden kimseden izin istememişti, bir gece lambası hem de ayrın menli, kaç paraydı ki, neden satın almamıştı, hırsızlıktı bu!

Saat on sekiz otuz… Beyaz duvarlar siyah klasörlerle kaplı, hava gergin. Müdürün yüzü domuz gibi…
— Hırsızlık bu yaptığın, çıkışını verdik, topla eşyalarını…
— Yapma Müdür Bey, elini ayağını öpeyim, verme çıkışımı!
Oğlanın doğum günü, illa istedi ayrın men midir nedir onun gece lambasını, çıkışmadı para, zaten borçlar var, bir de icra… Gece gündüz çalışıyorum, kimi zaman üç vardiya, üç yıl oldu, yapma Müdür Bey gözünü seveyim… Boşa kürek çekti çekti, pes etti, imzaladı verilenleri… Müdür aldı kutuyu, kapıdan çıkıp gitti, Mustafa’nın içi yangın yeri… Eli mahkum topladı eşyalarını, biraz dolaştı yan mahallede, ne kadardır böyle ağlamamıştı, küçük bir çocuk gibi… Bu muydu fakir fukaranın rızkı? Bu kara yazgı dönmeyecek miydi? Nasıl giderdi evine, nasıl bakardı can Nermin’ine, ne diyecekti söz verdiği oğluna?

Ah zavallı Mustafa, içi acıyor insanın değil mi? Peki ya müdüre ne demeli? Kapitalist düzenin lümpen mahsulü! Ama durun, çok da önyargılı olmamak lazım… Müdürü hiç tanımıyoruz ki?

Saat yirmi. Oradan buradan toplanan biri ahşap diğeri çay bahçesinden emekli demir ayaklı sandalye, birinde kendi oturuyor diğerinde canı ciğeri. Minderlisi boş, oğul açmıyor gözlerini, kalkmıyor kırmızı halının üzerinden.
— Çıkışımı verdiler.
Bir hışımla içtiği güzelim çorbadan bir şey anlamamış, tat falan almamıştı. Bacağını altına aldı, yaktı bir dal sigara, çekti dumanı içine, bırakmasa nefesini, durur mu ki zaman? Gözlerini dikti boş duvara. Dayısından aldığı borca karşılık gitmişti televizyon geçen ay. Akrabadan medet ummayı da kesmişti sonra. Nermin sustu. Sessizliğin gücünü bilirdi. Bıraktı ki, Mustafa, dert salında süzülsün, gecenin karanlığı bırakacak elbet yerini güneşin umuduna.

Duman değil onlar, nefes değil aldığı, dünü, bugünü, hayalleri, düş cellatları. O ki, en büyük mutluluğu, oğlu… Gebe kalamıyordu güzeller güzeli Nermin, ümidi kestikleri anda gelmişti mucize… Bir tedavi ama pahalı… Kredi çekerdi, ne vardı ki, gençti, azimliydi, çalışır öderdi.

Sigaradan çıkartıyor öfkesini, özbeöz abisinin şerefsizliği gelip dayanınca aklına, parmaklarının arasında eziliyor anıları. Abimdir deyip attığı imzalar, borç olup çarpmıştı yüzüne, haciz demişler, maaşının çeyreğine el koymuşlar, bitmedi, evde ne var ne yok almışlardı. Esnaf dostken düşman, akraba dediği artık yabancı, üstüne işsizlik, o bankadan aldığı kredi ötekinden aldığını kapatıyor. Çektiği duman tutsak içinde, kulaklarından çıksa yeri… Nasıl babasın sen? Nasıl kocasın sen?

Yanan odunun çıtırtısı bozuyor sessizliği. An bu an, ısıtmalı içini. Omzuna dökülen saçlarını bileğine taktığı lastikle bağlayıverdi Nermin. Yüzü açıldı, ışıldadı gözleri, elini tuttu kocasının.
— Atlatırız Bey, biz seninle neleri atlatmadık ki? Hepsi gelir hepsi geçer, bak sağlığımız sıhhatimiz yerinde çok şükür. Hem sana iş mi yok, bulursun yarından tez!

Yoktu ya, yoktu… İki yıl işsiz kalmamış mıydı? Bu hipermarketteki işi pansuman olmuş, kapatmıştı yaralarını tek tek, dört beş aya bitecekti tüm dert. Ya şimdi?

Saat on sekiz, lanet olsun diyerek yaptığı konuşmadan yarım saat öncesi. Burası patron şirketi, bazen keyfe kederdir kararlar, bazen anlık, bazen ömürlük, bazen mantıklı, bazen akıl dışı ama hep muhasebe odaklı. Az işçi çok iş, bir noktaya kadar anlaşılır belki, çaylara atılacak şekerin hesabı yapılır mesela, alındığı gün kırılır küpler, ikiye bölünüp kullanılır, hatta mümkünse çay içilmese daha iyi. Hep en hesaplısı, nereden kıssam kar mantığı. Kendisi de son beş yıldır, yaşamayı unuttuğundandır belki, aldırmamıştı hiç. Ama bu sefer olmazdı, bir çocuğun gözyaşlarının sebebi olamazdı.
— Alt tarafı küçücük gece lambası efendim, kızınızın bir kahve parası bile etmez. Bu seferlik gelin affedelim. Hem Mustafa dürüst çocuktur, yapmaz aslında böyle şey.
— Çıkışını veriyorsun, bitti! Patron gibi düşün biraz Müdür Bey, kafanı kullan, hayır kurumu değiliz biz!

Saat yirmi bir, dörtte biri kalmış günün. Beklenmedik kapı sesiyle irkildi ev halkı. Çocuk gözlerini açtı istemsiz, meraklandı. Nermin kalkmaya meyletmişken, Mustafa kalktı. Bir saat on beş dakika önceki öfkeye maruz kalan kapı, kızgın Mustafa’ya, açılmıyor ilkin. Mustafa sertçe çekiyor, sobanın sıcaklığını dışarının soğuğu kesip geçiyor, çocuk sobaya sığınıyor. Kapı şaşkın bu sefer, bu adamın da ne işi var burada hem de bu saatte hem de bu tekinsiz semtte?
— İyi akşamlar, rahatsız ettim, kusura bakmayın.
Nermin, neşesini perdeleyen mahcup sese yanıt veriyor gözleriyle, kafasını öne eğiyor hafifçe, olur mu hiç, rahatsızlık da ne demek. Uzun boylu, deri eldivenli adamın üstündeki takım jilet gibi, siyah kaban gecenin karanlığında bile belli ediyor kendini, sıcacık tutar adamı. E, tabi, Müdür Bey’in özel şoförü, hatta derler ki tek arkadaşı.
— Müdür Bey bunu size yolladı, unutmuşsunuz çıkarken.
Mustafa, kendisine uzatılan, belli ki özenle hediye paketine sarılmış kurdeleli kutuyu alırken, bakıyor ellerine, gerçek mi, oluyor mu şu anda gerçekten de bu?
— Yarın da mutlaka aramanızı istedi. Yeni iş bulacakmış size.
Ne oldu, nasıl oldu hiç bilmiyor, kelimeler yok, harfleri unuttu, konuşamıyor. Titriyor yüzü, bedeni, bilmiyor soğuktan mı yoksa yaşadığı şaşkınlıktan mı? Şoföre sarılıveriyor, sırtına vuruyor dostça, yalnızca birkaç kez sigara molası verdiğinde Müdür Bey’in arabasının yanında görmüştü onu oysa.
— Ayrıca, biraz geç kaldım ama siparişinizi de getirdim.
Şoförün diğer eliyle tuttuğu, belli ki pahalı bir pastaneden alınmış karton poşeti ona doğru uzattığında artık tuttuğu yaşlar akıyor istemsiz gözlerinden. Mustafa, dönemiyor arkasını, bakamıyor içeriye. Şoför bekliyor saygıyla, yüzünde mutluluğa aracı olmanın dayanılmaz hafifliği.

Saat yirmi bir… Ya yeni taşındı ya yarın taşınacak dedirten evinde Müdür Bey… Bomboş duvarlar, geniş pencereler, sehpada bir içki kadehi, sallanan koltuk ile sehpa haricinde evin tek eşyası fotoğraf çerçevesi. Güpegündüzdü, tam da eve dönüyorlardı oysa el ele. Kayınpederi tutturmuştu illa odun fırınından illa Trabzon ekmeği diye. Girdiler tekinsiz bir sokağa mecbur, yüzü gözü birbirine karışmış, kafaları belli ki dumanlı, ellerinde tiner şişesi, şehrin ortasında iki serseri kesti önlerini. Oğlunu yandaki dükkanın açık kapısından ittiriverdi, dükkan sahibi kapıyı kapattı, kollamak için miydi oğlanı yoksa aman kendi canına ya da belki de dükkanına zarar gelmesin diye mi, hiç bilemedi. Cüzdanını almaları yetmedi, ceketini verdi, yetmedi, deri ayakkabılarını çıkartıp attı kemik gibi önlerine, yetmedi dişlerini verdi aldığı tekmelerin karşılığında. Kapalı pencerelerin ardındaki gözler, biri polisi arar diye kurtarıcı bekleyen izleyiciler, açıktan açığa telefonuyla belgesel kaydı yapanlar… O anda dizilerden fırlamış gibi, takım elbiseleriyle dört adam çıkıverdi köşeden ve silah sesleri yıldırım gibi düştü sokağa. Ne zaman oğlu çıkmıştı o demir kapıdan, ne zaman koşmuştu ona doğru, nasıl isabet etmişti şakağına o cani kurşun, kayıptı zaman, kayıptı o anlar, kayıptı aklı. O gün kaybetti oğlunu, aynı günün gecesi karısını, gece yarısı ruhunu. Ehliyeti var mıydı acaba Mustafa’nın? Bu sezonda iş bulamazdı şimdi ona, en iyisi şoförü yapmaktı. İki şoförü olurdu, neden olmasın? Biri sabah biri akşam kullanırdı arabayı. Kar yağmaya başladı, iyiydi, soğuğu biraz kırardı.

Tüm dilekleri gerçek oldu. Geceleri artık ayrın men koruyacak onu ışığıyla… Mumlarla dolu çikolatalı pasta önünde hem de kar yağıyor dışarıda, yaşasın, yarın da tatil olur okullar inşallah!

Sehpanın üzerindeki fotoğraf çerçevesinde, babasının beline geliyor anca boyu, beş yıl sonra ilk defa gülümsüyor mavi gözlü bir erkek çocuğu.

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: